Başbakan’ın Ermeni Açıklaması ve Düşündürdükleri(1)
Anadolu coğrafyasının yerlileri Kürtler, Araplar, Ermeniler ve Rumlardır.
Bu gün Anadolu’nun ekseriyetini teşkil eden Türkler olarak, bu coğrafyaya Miladi 1.000’li yıllarda, gelmeye başladık. 1.071 Malazgirt savaşında, Sultan Alpaslan’ın Bizanslıları mağlup etmesiyle de, bu coğrafyaya hükmetmeye başladık.
Selçuklular döneminde olsun, Anadolu Selçukluları döneminde olsun, Osmanlılar döneminde olsun; Müslüman olmayan milletler, bu coğrafyada; daha önce yaşadıkları ortamdan, daha güvenli bir ortamda, hayatlarını idame ettirmişlerdir.
Özellikle Osmanlı döneminde, azınlıkların dinî ve dünyevî hayatları, olabildiğince güvenli olmuştur.
Avrupa Hıristiyanlarının, Kudüs’ü Müslümanlardan almak (Kendi deyimleriyle ‘kurtarmak’) için oluşturdukları Haçlı orduları; o dönem Bizans hâkimiyetindeki topraklardan geçerken, Ortodoks Rumların mallarını gaspetmişler, kadınlarına tecavüz etmişler, mallarını yağmalayıp, talan etmişlerdi.
Fatih’in İstanbul kuşatmasına başlaması üzerine Bizans Kralı Konstantin, Papa’ya haber göndererek, Ortodoks Kilisesi’yle Katolik Kilisesi’ni birleştirmek için hazır olduğunu söyledi. 12 Aralık 1452’de Ayasofya’da Katolik ayini düzenlendi. Ortodoks halk ve din adamlarının çoğu, Bizans Kralının bu teklifini protesto etti. Ortodoksluktan vazgeçmeyen Bizans halkı, Katolik Papalığa borçlu kalmaktansa; Osmanlılar tarafından yönetilmeyi, tercih ediyordu. Şehirde birleşme protesto edilirken, Ortodoks Grandük Notaras, Bizanslılar’ın duygularını “Şehirde kardinal külahı görmektense, Türk sarığını yeğlerim” diye dile getirdi.
Anadolu, Miladi 1.000’li yıllarda Sultan Alpaslan’ın fethinden ve Türklerin bölgeye gelişlerinden sonra, hızla İslamlaşmaya başladı.
Gayr-i Müslimleri zorla Müslümanlaştırma politikası, Osmanlı imparatorluğu döneminde, hiçbir zaman yapılmadı.
Osmanlı o kadar müsamahalı davranıyordu ki, Gayr-i Müslim vatandaşlar, bulundukları vilayetlerde yapılan seçimlerde, hiçbir engelle karşılaşmıyor ve seçilmelerine müdahale etmiyordu. 1850’li yıllarda Meclis-i Mebusan’ın 1/3’ünü, Gayr- Müslimler oluşturuyordu. O dönemde Avrupa’da ve Rusya’da, Parlamento bile yoktu. Gayr-i Müslimler, yönetim otoritesine karşı çıkmadığı müddetçe; dinini serbestçe yaşıyor, dilini herhangi bir engelle karşılaşmadan konuşabiliyor, yazabiliyor ve ticaretini serbestçe yapabiliyordu. 1800’lü yıllarda devlet dairelerinde memurların birçoğunu, Gayr-i Müslimler oluşturmaktaydı.
Osmanlıların son dönemlerine kadar, tüm gayri Müslimler gibi Ermeniler de; güvenlik içerisinde, herhangi bir baskı ve zulme uğramadan, hayatlarını idame ettiriyorlardı.
Fransız İhtilâli’nden sonra yayılmaya başlayan Milliyetçilik akımlarından, Osmanlı içerisinde yaşayan milletler de, etkilenmeye başladı.
Azınlık bir kesimi de olsa Ermenilerin içerisinde, Milliyetçilik cereyanı gelişmeye başladı. Tam bu dönemde de, Osmanlılar da İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin, devlet içerisindeki etkinliği artmıştı.
Bu arada Doğu Anadolu bölgesinde, yoğun olarak yaşayan Ermeniler arasında, milliyetçilik zehiri artmaya başladı. Ruslar ve İngilizler tarafından desteklenen, Hınçak ve Daşnak adlarındaki örgütler vasıtasıyla, Doğu Anadolu’da özellikle Birinci Dünya Savaşı dönemlerinde, bölgede kargaşa çıkarmaya; Müslüman ahaliye saldırmaya başladılar. Müslüman ahali de tepki vermeye başlayınca; bölgede büyük bir huzursuzluk ve kargaşa yaşanmaya başladı. İttihat ve Terakki içerisindeki milliyetçi akımlara, gün doğdu. Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilere karşı, sindirme ve yıldırma olaylarını körüklediler. Birinci Dünya Savaşı döneminde başlayan sindirme ve yıldırma politikaları, Cumhuriyet döneminde, artarak devam etti.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde; devletin ana politikası, milliyetçilik ve özellikle de Türk milliyetçiliği üzerine oturtulduğu için; azınlıklara karşı, büyük bir nefret oluşturulmaya başlandı.
Bu nefret söylemi çok yaygınlaştı. Akabinde, söylemden fiiliyata geçerek, Gayr-i Müslim azınlıkların ellerindeki imkânlara, haksız bir şekilde el koyma dönemlerinin başladığını görüyoruz.
1940’lı yıllarda ‘Varlık vergisi’ kanunu çıkarılır. Çıkarılan vergi kanunu o kadar adaletsizdir ki; Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlar ellerindeki ev, işyeri, arsa, tarla ve tüm mülklerini satanlar bile; vergisinin tamamını ödeyemediği için, borçlu kaldığı miktarı, Erzurum Aşkale’de yol inşaatında taş kırarak ödemişlerdir.
6-7 Eylül 1955 olayları da, Ermeni ve Rum vatandaşlarımız için büyük bir faciadır. Tam faşizan bir olay sergilenerek, Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlarımızın, malları yağmalanmış ve el konulmuştur.
Devletin polisinin gözleri önünde ve hatta yer yer polisin yardımlarıyla; İstanbul ve İzmir’de yaşayan Gayr-i Müslimlerin evlerinin, işyerlerinin, kiliselerinin, hatta mezarlıklarının yağmalanması sağlanmıştır. Bu olayların akabinde, İstanbul, İzmir ve Anadolu’da yaşayan birçok Rum ve Ermeni vatandaşımız, doğup büyüdükleri toprakları, terk etmek zorunda kalmışlardır.
(Devam Edecek)


