Ya Ben Öleyim mi Söylemeyince
Fikret Kızılok, 90 lı yıllarda “Pişşt Barmen” adlı bir şarkıyla Zülfü Livaneli ye ve Ahmet Kaya’ya çatmıştı.
“Pişt barmen
Sen de bizdensin.
Karlı kayın ormanında
Bisiklete binersin.
Başkaldırıyorum de…
Kaldır başını,
İndir kaşını.
Azgın demokrat…
Geceleri gökyüzünde,
Şairlerin önsözünde,
Sağdan vurup sol gözünde,
Parsa topla benim için.”
Zülfü Livaneli cevap vermedi ama Ahmet Kaya öyle bir kaya fırlattı ki söz ve sazın ayrı tellerde çaldığı hayatlar için ideolojinin namusunu sorgulatır cinsten bir cevap oldu.
“Piposu ağız kenarında
Bodrum'un entel barında
Herkesi yargılamaktan
Kimse kalmamış yanında
Sakalları şarap tasında
Dikilmiş barın ortasında
Tanınsın diye bekliyor
Sanırsın dev aynasında
Bir eli televizyonda
Öteki eli basında
Bir şeylerin tadı kalmış
Dişlerinin arasında
Başkalarına hümanist
Karısına karşı dayı
Nasıl beceriyor bilmem
İkisi birden olmayı
Konuşurken solcusun
Yaşarken karambolcusun
Oportunizme bulaşmış
Tipik bir orta yolcusun
O yandasın bu yandasın
Hovardasın hep bardasın
Artık rol yapmayı bırak
Sen bir entel magandasın
Be hey sanat hırsızı
Be hey üretme kabızı
Birazcık efendi ol
Bırak elinden şu sazı”
Ahmet Kaya marjinal protest bir solcu, Fikret Kızılok Ulusalcı solcu, Zülfü Livaneli Kemalist solcu olarak tanımlandı. Bizdeki bu ayrışma sadece sola ait değil. Kendini dindar çizgide konumlandıranlarda da aynı durum söz konusu. Bundan sonraki satırlar münhasıran buna dairdir.
Bedenen kavi, aklen zayi sahabe görünümlü kostümleriyle apaçık din üzerinden tüccarlığa soyunanlar ile İslami değerler manzumesini merkeze alanları aynı havuza koyabilir miyiz? Kendini karşı kutupta konumlandıranlar çoğu kez böyle bir ayrım yapma ihtiyacı hissetmiyor. Namuslularla namussuzları aynı kefeye koymak ne kadar namusluca olur ki?
Yunan düşüncesinden mülhem yeni Eflatuncu ve gnostik anlayışlara biraz Hindu mistisizmi katmış her taraflarından şirk kokan “şeyhi cühela-i azamlar” ile “irfan ehlini” aynı çizgide görmek mümkün mü? Değil tabi.
Bu itibarla;
Bilme, düşünme ve bunların üzerinde yükseldiği aşkın ahlakın öncelenmediği düşünce vahyin çizgisi dışında kalır.
Nicedir ki bilgi işportaya düşürülüp cühela tezgâhında ahlaksızca satılır oldu. Nicedir sermaye sınıfının veya dış istihbarat servislerinin ya da aileden akçeli cücelerin tepelerde gezindiği iklimleri solar olduk. Bütün riyakâr ve örgütlü siyasal maskelerini düşürecek olan; bilmeyi, düşünmeyi ahlaki zeminde buluşturmuş olan ehli ilimdir. Onun için bütün sahtekârlar ortak payda da önce ilim adamına saldırır. İtibar suikastı yapar. Tarihsel dinamiklerde bu hep böyleydi.
Hangi ideolojik gözlükle bakılırsa bakılsın ortak payda da ahlak ve vicdani kaygılar varsa farklılıklar sunilikten öte değildir. Ancak evrensel vicdan ve evrensel insani değerlerden yoksun olunanın bulunduğu kanat “belhüm âdel”dir. Nihayetinde her ideolojik kanat kendi ahlaksızlarından çekiyor.
Ahlâkın gücü kültürlere toplumlara yön verdiği zaman siyaseti anlamlı ve değerli kılar. Ruh ancak ahlâkla fiile yönelir ve ahlâk siyasetle tamamlanır. Ahlâklı olmak imanını dünyaya yaymak, irfanını fiil haline koymak demektir; bu ise ruhun kudreti sayesinde mümkündür. Ruhunda kudret, aşk ve cesaret bulunmayanın irfanı da olmaz. Hakiki siyaset ahlâka, hakiki ahlâk ruhun mertebelerine dayanır. Ruhun mertebelerinden geçmek psikolojik ve sosyal gelişme demektir.
Birçok gündür yozluk ve yobazlık cehalet ve tabanında aşkın ahlakın olmadığı gündemler hepimizi soluksuz bırakıyor. Aşırı siyasallaşmış, politize olmuş zihin yapımız var ama o da popüler siyasetle değişip duruyor. Dindarlar uzunca bir zamandır teoride eleştirdikleri ve düşmanı oldukları ne varsa hepsine can suyu verip, güçlendirmenin dışında bir faaliyet yürütmüyor. En çok bağıranlar, kitleleri en fazla ajite edenler, çok konuşanlar ama hiçbir şey söylemeyenler baş köşelerden sesleniyorlar. Kısır siyasi çekişmeler büyük siyaset teorileri olarak pazarlanıyor. Zekâ parıltısı yok, ışık yok, çözüm yok. Hepsinden öte evrensel ahlak olan vicdan karaborsa oldu.
Entelektüel ya da siyasi düşünce, pratik yaşam alanında “öteki” nefretiyle doldu. En somut örneği sosyal medya araçlarındaki paylaşımlarda açığa çıkıyor. Politize olmuş yığınlar, politik kaygılar üzerinden Müslüman kimliklere en ağır hakareti “ameli salih, emrül bil maruf” belliyor. Çirkin olarak tanımlanan “ötekinin” suçu, çoğu kez kendi cemaat veya meşrep veya partisinden olmaması.
Başkasının çirkinliği üzerine güzellik binası dikilmez. Ya da birinin kötü olması diğerini ahlak abidesi yapmıyor. Körü körüne düşmanlığın rasyonalitesi yok. Temel parametre “üsvetül hesene” olmalı değil mi?
Batılı değerlere itiraz edenler pekâlâ seküler hayatın özlemini yaşayan kompleksli portreler çiziyor. Bizzat kendi siyasal anlayışımız ve toplumsal yapılarımız batılı değer yargılarının tahrifatından daha büyük facialar yaşatıyor. Eleştiriler, Batı değerleriyle hesaplaşma iddiaları beylik lafların, sloganik söylemlerin ötesine geçmiyor.
Uzunca bir dönemdir büyük sorular soramıyoruz. Meşakkatli zihin yolculuklarına çıkamıyoruz… Zor olandan kaçıp güce payanda olunca her şeyi hallettiğimizi sanıyoruz. Varoluş sancısı yaşamıyor ve yaşamak istemiyoruz. İster Doğu’da ister Batı da varoluş sancısı yaşayanlara da yeterince saygı duymuyoruz. Müstağnilik ve aymazlık içinde sivil toplumculuk oynarken bu durumu çok matah bir şey zannediyoruz.
İletişim ve ulaşımdaki teknolojik gelişmeler ve servet zenginliği insanları bağımsız ve müstağni bireyci çıkarcı yaşamaya sevk etti, bu da sosyal değişmeleri beraberinde getirdi. Transhümanizm dönemiyle tekilliğin yüceltildiği, insanın köpeği ısırmasının haber yapılıp vahşilik sayıldığı günlerden geçer olduk. Eskiden mahalle, sokak, cami, mahalle kahvesi şeklindeki yapılanmanın yerini internet cafeler, fitness salonları eğlence yerleri, spor kulüpleri almaya başladı. İnsanlar sosyal çevreden soyutlanıyor. Sosyal çevrenin yerini sosyal medya ikame ediliyor.
Pandemiyle “fizİki mesafe” yerine “sosyal mesafe” bilinçaltına kazınır oldu. Daha kompleks ve karmaşık sosyal çevreye yelken açıldı. Genelde; mahallesine, şehrine ve soyuna göre aidiyetler ortaya koyan insanlar, bugün dernekler, partiler, kulüpler, futbol takımları, internet gruplar üzerinden aidiyetler belirliyor. Dindar kesimde buna paralel olarak çoğu kez dernek veya vakıf şeklinde örgütlenen, dünyevî kaygıları ve hedefleri öne çıkaran cemaat ve grup aidiyetleri önem kazanmaya başladı. Dinî aidiyeti öne çıkaran ve ahirette kurtuluşu (necât) hedefleyen kadim düşüncenin, dünyevî menfaat ve aidiyetleri öne çıkaran bu yeni anlayışıyla bağdaştırılamayacağı ortada.
Büyük sorular sormaya ve cevaplar vermeye hokkabaz malumatfuruş din bezirgânlarını aşarak yol alınabilir. Bunun içinde Ahmet Kaya gibi sanatsal araçlarla sorgulayıcı göndermelere bugün daha fazla ihtiyaç var.
“be hey yunus sana söyleme derler
ya ben öleyim mi söylemeyince"


