Platon Dayıdan Günümüze Devlet ve İlahiyat
Ulus devletler düşüncesi teolojiktir yani ilahiyata dayanır. Kemalizm itikadı da aynı minvaldedir. Bu yazı oldukça karmaşık bir sarmalın düğümlerini açmaya ve anlaşılır kılmaya dönüktür. Bu yazının sonunda murad edilen siyasal zeminde Tevhid ve şirk kavramlarının netleşmesidir.
Mantıkçı pozitivistlerin (Viyana çevresinin) İngiltere’de doğup Amerika’da ölen düşünürü Alfred Whitehead, "Bütün Batı Felsefesi tarihi Platon'a düşülmüş bir dipnottan ibarettir" der. Nietzsche de, geneoloji (soy bilim/şecere) ve etik üzerinden , “Antik Yunan'dan beri, spesifik (tek tür) olarak Platon'un Devlet yapıtının; felsefe, siyaset, etik, sanat düşüncelerinin üzerine çöreklendiğinden beri bizim yeni bir sorumuz yok” der.
Neden Platon?
Platon’u önemli kılan şu ki; Hristiyanlık, Platon’un pagan (çok tanrılı) okulunun görüşlerinin hâkim olduğu Helenistik dünyada yeşerdi. İsa (as) sonrası İsevi tevhidinin Hristiyanlığa dönüşüm ve teolojisindeki sapmalarda -tahrifte diyebilirsiniz- en etkin düşünce oldu. Hristiyanlığın İsa (as)'dan bile daha etkin olan mimarı St Augustine, Platonizm İle Hristiyanlık arasında düşünsel olarak köprüyü kuran adamdı. Bu köprü, zamanla düşüncelerin inanca dönüştüğü, mitolojik ögelerle akli düşüncelerin Tevhidi inancı bulanıklaştırdığı - Kur’an’ın tanımıyla şirkleştirdiği- birbirinden farklı İnciller kavgasının atmosferinde Baba (tanrı)- oğul (İsa-Mesih)- kutsal ruh itikadını doğurdu.
Öteden beri paganlarda Tanrı Zeus- bence Deyus (!) diye okumanızda hiçbir sakınca yok-, Babaydı ve oğulları vardı. Bunu şu sorunun cevabında muğlaklık kalksın diye söyledim. Nasıl oldu da İsa (as)’nın saf tevhid akidesine “baba- oğul“ kavramsal ve işlevsel olarak bu kadar sağlam ve hızlıca yerleşik hale geldi?
Hristiyan felsefesi Platon’la zirve yaptı. Bunda Platon ve öğrencisi Aristoteles’in ve devamcılarının bilimsel çalışmalarda -daha çok teknoloji ve sosyal bilimlerde- başarılı olmalarının kuşkusuz payı çok büyüktür. Ta ki skolastik döneme kadar bu böyle devam etti.
İslam düşüncesinin yükselişiyle birlikte fetret dönemine giren batı Hristiyan dünyası, birkaç yüzyıllık aradan sonra Rönesans aydınlanmasına Platon tartışmalarıyla geri dönüş yaptı. Modern ulus devletler, Platon ve öğrencisi Aristoteles üzerinden yapılan tartışmalardan doğdu. Kardeşim bırak bunlar geride kaldı diyorsanız eğer bu inanç sistemine uzak olmadığımızı belirtmek için iki kavramı sorgulatayım. Bugün okullarımızın adı neden akademidir veya lisedir dersiniz?
Paganist Platon, kurduğu okula “akademi “ dedi! Akademi ismini bugün yükseköğretim kurumlarını tanımlamak için kullanıyoruz. Polis Akademimiz var. Harp Akademimiz var vs. Öğrencisi Aristoteles, bir yerin etrafındaki yürüyüerek öğretmenlik yaptığı okuluna isim verdi. Lise! Konuyu dağıtmadan ifade edeyim. Modern dünyadaki Rektör (başpapaz demek) ve dekan (papaz demek) sıfatları hatta protokol kavramları o dönemlerden miras. Kep ve Kep atma mezuniyet törenlerini araştırın mesela.
Bak! Panpa tüm kariyerimizi bu iki dayıya borçluyuz. İnanmazsan aha dayıya sor! Her neyse devam edelim
Bugün eğer Platon’un Devlet eserini yalayıp yutmamışsanız, siyaset bilimciler sizi ciddiye almaz. Sosyetik düşünürler arasında entelektüel sayılabilmeniz için Platon’unu “apoloji” sine atıf yapmanız elzemdir. Yoksa siz düşünceden anlamayan “koyden indim şehre” profilinde bir kırosunuz demektir!
Yöneticilere ilahlık payesinden pay düşürme tüm zamanlarda oldu. Birkaç örnek vereyim.
Japonların dini inancı Şintoizme göre yönetimin tepe noktasında imparatorun olması itikadi bir zorunluluktur. Zira imparator güneşin oğludur! Meşruiyetini milletten değil direk kutsallıktan alır.
Hinduizm’de, en tepede yönetici sınıf Brahman'ın başından yaratıldığına inanılan din adamları vardır. Kutsaldırlar. Brahmanlar, Hint kozmolojisinde piramidin en tepesindeki insan oğullarıdır. Ruhları reenkarnasyonla beden değiştirmiştir. Brahman sınıfı, her şeyi yiyip içemez. Daha alt sınıftakiler, onların yemeklerini özenle hazırlamakla sorumlu olup onlara hizmet için yaratılmışlardır! Brahman dayılar, toplumun en alt sınıfındakileri adam yerine bile koymazlar, onlarla konuşmazlar. Ve Brahmanlık babadan oğula geçer. Askerler, tüccarlar, çiftçiler ve işçiler tanrısal bedenin daha alt kastlarında bulunurlar. Paryaların(köle) herhangi bir kutsal karşılığı olamaz! Haliyle söz hakları yoktur.
Sasani (pers) İran'ında da yönetici tanrısal kimliktedir. Ülkeyi yöneten kişi Şahinşah Kisra'nın damarlarında "tanrının kanı" olarak akar. Meşruiyet damarlardaki asil kanda (!) mevcut oluncada haliyle yönetici olmaları gayet meşrudur! Bugün İran’da yönetimin üst kademesinde “Ayetullah”, “Ruhani lider” gibi tanımlamalar tesadüfi takılan isim veya sıfatlar değil. Pers kök ve geleneğinin etkisi halen devam ediyor.
Akadlarda Nemrud, Roma'da Sezar ve Mısır'da Firavun (RAmses) ise bizzat tanrı olarak yönetme hakkının ellerinde olduğunu iddia ettiler.
Platonculuğun şekillendirdiği Katolik Hıristiyanlıkta krallar ve imparatorlar, meşruiyetlerini Tanrı'nın Hıristiyanlığı korumak üzere papaya verdiği "iki kılıç"tan birini ellerinde bulundurmalarından alıyorlardı. Tanrının hakkı Tanrıya, Sezarın hakkı Sezara /din-devlet ayırımı/ Kılıcın ruhani olanı Papadayken- Şövalye takdislerini hatırlayın- cismani kılıç kilisenin himmetiyle, müsadesiyle kraldadır. Onun içindir ki devlet, kiliseye ve din adamları sınıfına tabidir. Bugün de iktidar devir teslim törenlerinde kilise ve ruhaniliğin önderliğinde yapılan ritüel (tören) değişmemiştir. Değişen yönetim şeklinin adıdır sadece.Bugün Modern ulus devletler döneminde buna “ileri demokrasi” uygulamaları deniyor. Katolik Papaz nikâhındaki iyilikte sağlıkta… Diye başlayan nikâhı kıyarak adına “resmi nikâh” demekte ileri demokrasi(!) uygulamasıdır mesela.
Hz. Ebu Bekir (ra) seçilerek iktidar olunca, aynı hastalık Müslümanlara sıçrar. Ona "Allah'ın halifesi" dendiğinde "Ben Allah'ın halifesi değilim, Resul’ün halifesiyim." diye itirazda bulunan Ebubekir-i Sıddik’in İtirazı size çok şey anlatsın. Hz. Ömer (ra), "Resulüllah (sas)’ın halifesinin halifesi" oldu. Çoğu zaman kısaca "halife, imam veya emirül müminin"diye hitap edildi. Muaviye'den sonra Emeviler, Bizans geleneği -Jüstinyen'in sıfatı- olan "Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi sultan" ünvanını kullanmaya başladılar. Osmanlı padişahları da bunu -Zillullah fi'l arz- ya da Yavuz’la birlikte ”Halife-i Ruy-i Zemin” dediler. Osmanlı sonrası kurulan Cumhuriyet döneminde bu ön ad uygulaması soyad olarak değişti.Türkleri ve vatanı kurtarmasından ötürü önce Gazi Hazretleri sonrasında Mustafa Kemal’e, “Türklerin atası” manasında Atatürk denildi.
İcrada Platon’dan miras insanı tanrılaştırma geleneği devam etti.
Platon’dan bu yana ilahiyata yaslanmayan yönetici yönetici olarak kabul görmüyor. Bunun adı demokrasilerde liderlik veya önderlik gibi sıfat veya isim değişikliğiyle devam ediyor.
Modern dönem uygulamaları diğer yazıya kaldı.


