Öğrenilmiş Çaresizlik
Fabl bu ya, günlerden bir gün kurbağalar yarışa tutuşmuşlar. Oldukça yüksek kulenin tepesine çıkan kurbağa yarışı kazanacakmış. Yarışmacılar ve diğer kurbağalar direğin etrafında toplanmışlar. Yarış başlamış. İşin ilginç yanı hiçbir izleyici kurbağa, kulenin tepesine çıkılabileceğine inanmıyormuş. Yarış başlayınca sesler yükselmeye başlamış:
“Çıkılamaz ki! Başarılamaz ki! Haaa haa! Boşuna yarışıyorsunuz! Zavallılar!” gibi bütün kurbağalar bağıra bağıra yarışmayı izlemeye başlamışlar. Yarışan kurbağalar bu sesleri duyunca kulenin tepesine ulaşamadan teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Bu son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler.Kuleden inince bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye? O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış!
“Öğrenilmiş Çaresizlik/ Learned Helplessness”, belli bir durumda sürekli olarak olumsuz tepki alma deneyimi sonucunda ortaya çıkan, başarısızlığı kökten kabullenme durumudur.
Yazıya Fablla başladık madem hayvanlarla ilgili birkaç ilginç öğrenilmiş çaresizlik deney örneği daha vereyim.
Öğrenilmiş çaresizlikle ilgili psikologlar bir pire deneyi yaparlar. Pirenin ne kadar zıpladığını ölçerler ve 50 cm zıpladığını görürler. Pireyi yüksekliği 30 cm olan cam kavanoza koyarlar. Kavanozun ağzını kapatırlar. Kavanozun altından ısıtırlar. Pire ısındıkça zıplar ve zıpladıkça kapağa çarpar. Bir süre sonra pire kapağa çarpmamak için 29 cm sıçrar, düşer. Ama kapağa çarpmaz. Pire bunu alışkanlık haline getirdikten sonra kavanozun kapağını açarlar. Pire hala 29 cm sıçrıyor. Halbuki eskiden 50 cm sıçrardı. Pire bu deneyle 29 cm’ den fazla sıçrayamayacağını öğrenir.
Bir diğer deney beş Maymunun deneyidir.
Bilim insanları kafese beş maymun koyup, ortaya bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkılır. Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde soğuk suyla ıslatılır. Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar. Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır...
Suyu kapatıp maymunlardan biri dışarı alınıp yerine yeni bir maymun koyulur. Yeni maymunun ilk işi muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler.
Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir. Ve bu ikinci maymunda merdivene ilk yaptığı atakta köteği yer. ilginç olan ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur. ıslak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur.
Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır. Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmelidir...
Bu deneyler sadece masum türler üzerinde denenmemiş.
Bir köpekbalığı oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye konulmuş. Cam bölmenin diğer tarafına da küçük balıklar. Köpekbalığı ne tarafa gitse cam bölmeye çarpmış. Bir süre sonra cam bölmeye çarpmamayı öğrenmiş. Çünkü ne kadar uğraştıysa da diğer taraftaki balıklara ulaşamamış. Köpekbalığı 21. günden sonra cam bölmelere hiç çarpmamayı öğrenmiş. Cam bölme çıkarılmış. Köpekbalığı oralı bile olmamış. Kendisinin sadece o bölme alanına kadar yüzebileceğini sanıyormuş. Artık diğer balıklara ulaşamayacağını sanıp onlara dokunamamış. Çünkü köpekbalığı çaresizliği öğrenmiş.
“Öğrenilmiş çaresizlik” deneylerinin bir numaralı ismi Martin Seligmandır.1965 yılında İvan Pavlov’un deneylerini-klasik koşullanma- tekrarlamak isteyen Seligman, deney sırasında köpek davranışlarını gözlemlerken deneyin yönünü değiştirmesi sonucunda farklı sonuçlar elde etmiştir. Seligman’ın deneyini yer darlığından burada anlatmaya gerek yok.
Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler, araştırmacıların bireylerin stres karşısında gösterdikleri pasif tutumların öğrenilmiş çaresizlik ile açıklanıp açıklanamayacağı konusu üzerinde durmalarına yol açmıştı. Japon Bilim insanı D. S. Hiroto, 1974 yılında insanlar üzerinde yaptığı bir çalışmada; kaçma, çaresizlik ve kontrol grubu olmak üzere, üç grup denekle iki aşamalı bir deney uyguladı. Deneyde itici uyarıcı olarak yüksek ve rahatsız edici tonda bir ses kullandı.
Deney şöyle;
Deneyin birinci aşamasında kaçma ve çaresizlik grubundaki denekler tek tek bir deney odasına alınmışlardır. Kendilerine zaman zaman tepedeki bir hoparlörden gelen çok rahatsız edici bir ses duyabilecekleri, ancak, önlerinde bulunan düğmeye bastıkları zaman bu sesin duracağı söylenmiştir. Deney, kaçma grubundaki deneklerin düğmeye basarak sesi durdurabilecekleri, çaresizlik grubundaki deneklerin ise ne yaparlarsa yapsınlar sesi durduramayacakları biçimde düzenlenmiştir. Kontrol grubundaki denekler deneyin bu aşamasına katılmamışlardır. Deneyin ikinci aşamasında, her üç gruptaki denekler tek tek bir odaya alınmış ve kendilerine tekrar rahatsız edici bir ses duyacakları, ancak, ellerini önlerindeki panelde doğru yöne ittikleri zaman sesin duracağı söylenmiştir.Deneyin sonuçları, çaresizlik grubundaki deneklerin kaçma ve kontrol grubundaki deneklere oranla gerek deneme sayısı gerekse deneme için harcanan süre olarak, doğru yönü bulmak için daha az çaba gösterdiklerini ortaya çıkarmıştır. Araştırmacı Hiroto, kontrol edemedikleri bir itici uyarıcıya maruz bırakılan deneklerin deneyin ikinci aşamasında daha az çaba göstermelerini öğrenilmiş çaresizlikle açıklamıştı.
Bilimsel anlamdaki bu çabalar, zihin kontrolü ve yönlendirmelerde kullanılmaya başlandı. Aslında bu çalışmalar bilinen çalışmalar. Esas açıklanması gereken İngiliz düşünce enstitüsünün çok daha önceleri zihin kontrolü üzerine yaptığı çalışmalardır. “Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü” veya kısa adı TIHR, kendini sosyal bilimi çağdaş sorunlara uygulayan, kâr amacı gütmeyen bir İngiliz hayır kuruluşu(!) olarak tanımlıyor. Kuruluş yılı 1946. O gün bugündür çalışma ve sonuçları ise meçhul.
İnsanlar üzerinde “öğrenilmiş çaresizliği” bir savaş enstrümanı olarak tarihte başarıyla uygulayanlar Moğollardı.Kuşkusuz moğollar bilimsel araştırmalarla bu işi yapmıyorlardı. Başarı derken yaptıklarını tasvip etmem tabi ki mümkün değil. Ancak toplum psikolojisini kullanmada onlardan daha mahiri olmadı.
Ünlü tarihçi İbnü'l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih kitabında (ark yayınları); Moğol istilâsını yazmamak için hayli direndiğini belirttikten sonra, düşmanla bizzat karşılaşmamışsa da kendisine anlatılan, aktarılan ve çeşitli yollarla ulaşan bilgilerden hareketle olan biteni anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Tahammülü güç hadiselerin yaşandığını, feryatların gökleri tuttuğunu ve yaşananları yazmanın bir insan, hele hele bir Müslüman için hiç de kolay olmadığını ifade eden tarihçi, topladığı bilgiler karşısında şaşkınlığını dile getirmekten aciz kalır. Hatta bunları duymaktansa hiç dünyaya gelmemiş olmayı, unutulup gitmeyi temenni eder. Ona göre dünya yaratıldı yaratılalı, insanlık Hz. Adem’den bu yana böylesi bir facia yaşamamıştır.
Moğollar Cengiz Han komutasındaki ilk istilâ hamlesi sırasında bazı şehirlerde –meselâ Otrar’da- şehir halkından hiç kimseyi sağ bırakmamışlardı. Sığnak ve Eşnas gibi birazcık direnen şehirleri ise halkını kılıçtan geçirerek yerle bir etmişlerdi. Katliamın ve tahribatın duyulmasıyla korku, dehşet ve panik havası öteki kentlere yayılmış ve buralar kısa zaman içinde kendiliğinden teslim olmuştu.Buhara ahalisini de katliama tabi tutmuşlardı.Dahası Cengiz Han yeni ele geçirdiği kente girdiğinde, Ulu Camiye atıyla dalmış, oğlu Tuli (Tuluy) de minbere tırmanarak halka talimatlar yağdırmıştır. Bu sırada Mushaf (Kur’an-ı Kerim) dolaplarını yere boşaltarak atlarına yem teknesi yapmışlar, çalgıcıları ve şarkıcıları mabede doldurmuşlar, şarap içerek eğlenmişlerdi. Her şeyi tam bir teslimiyet ve çaresizlik içinde seyreden halk ve ulema, eğlence bitip Moğollar istirahate çekilirken olayı kendi aralarında Allah’ın gazabının yansıması olarak değerlendirmiştir!
Öğrenilmiş çaresizlik sürecine giden yolda ilk kırılma noktası, bizzat Sultan Muhammed’in komuta ettiği Hârizmşâh ordusu ile Cuci kumandasındaki Moğol güçlerinin karşı karşıya geldiği savaştır.
Semerkand’a doğru yola çıkan Moğollar, sefer sırasında orduya eşlik edemeyen esirleri katletmişlerdi. Moğollar Semerkand halkına da merhamet etmediler. Şehir zapt edildikten sonra yağmalandı. İşlerine yaramayacağına inandıkları herkesi öldürdüler. Bütün bunlar olup biterken Hârizmşâh “öğrenilmiş çaresizlik” örnekleri sergiliyordu. Yalnız sultan iki defa asker takviyesi girişiminde bulunmasına rağmen askerlerin Semerkand’a gitmeden döndükleri kaydedilir.
İbnü'l-Esîr’in kayıtlarında rastlanabilecek en ilginç öğrenilmiş çaresizlik örneklerinden birisi şudur. Bir Moğol kadını bir eve girip orada kim var kim yoksa öldürmeye başlamıştır. Tarihçinin anlatımından birbiri ardınca öldürülürken evdekilerin ona hiç direnmedikleri anlaşılıyor. Çünkü bu Moğolu erkek zannediyorlarmış. Silahını elinden bırakınca kadın olduğunu anlamışlar. Bunun üzerine esir alınanlardan birisi nihayet kendinde katili öldürme cesareti bulabilmiş.
Bir başka ilginç öğrenilmiş çaresizlik örneği ise hemen bu haberin peşinde kayıtlıdır. Meragalı birisi anlatmıştır. Bir Moğol askeri yüz erkeğin bulunduğu bir mahalleye girmiş ve tamamını birbiri ardınca öldürünceye kadar katliamı sürdürmüş de içlerinden hiçbirisi direnç göstermemiş. İbnü'l-Esîr insanların zillete duçar olduğundan yakınır ve kendilerini az çok savunmayışlarına bir anlam veremez. Allah’a sığınmaktan başka çaresi kalmamıştır! Sözlerini bir dua cümlesiyle tamamlar.
Aynı olay, Beylakan’ın istilâsı esnasında da yaşanmıştır (Ramazan 618/Ekim-Kasım 1221). Kalabalık bir grubun bulunduğu mahalleye giren bir Moğol, tamamını birbiri ardınca öldürmüş ama içlerinden hiçbirisi elini kaldırmamıştır.
Erciş’e girdiklerinde (628/1230) yaptıkları katliam sırasında da yukarıda anlatılanlara tamamen benzer öğrenilmiş çaresizlik örnekleri yaşanır.
Bir Moğol bir köye veya mahalleye giriyor orada bulunan çok sayıdaki insanı peş peşe öldürüyor ama hiç kimse direnç göstermiyordu. Hattâ ünlü tarihçinin bizzat dinlediğine göre bir Moğol, esir aldığı bir Ercişliye öldürecek alete sahip olmadığı için “Başını yere koy ve sakın kımıldama!” deyip ayrılmış, bir kılıçla dönüp başını vurmuştur. Kurbanı ise katilinin komutuna canı pahasına uymuştur. İbnü'l-Esîr, bir başka olayı da bizzat yaşayanın ağzından nakleder. Olayın kahramanı 17 kişiyle yolda gitmekte iken bir Moğol süvarisi önlerine çıkıp bunlardan birbirlerini bağlamalarını ister. Arkadaşları emri yerine getirmeye başlarlar. Bunun üzerine adam, Moğol’un tek bir kişi olduğunu hatırlatıp onu öldürerek kaçmayı önerir. Diğerleri korktuklarını belirtirler. Bu kez Moğol’un kendilerini anında öldürmek niyetinde olduğunu, ölümü beklemektense saldırıya geçip düşmanı yok etmenin daha doğru olacağını söyler. Fakat hiç kimse buna cesaret edemez. Adam bıçağını çekip Moğol’u öldürür. Hep birlikte kaçıp kurtulurlar. İbnü'l-Esîr ekler: “Daha bunun gibi nice hadiseler olmuştur.”
Kimi tarihçilere göre 1402 Ankara savaşında Osmanlı askeri Timur’un ordusunun karşısına daha çıkmadan moralmen çöktüğü için yenilmiş. fetret başlamıştı.
İnsanların belki de en güçlü duygusu hayatta kalmak duygusudur. Moğol istilâsısında insanların bu duygularını bile harekete geçirmediklerini üst derece de öğrenilmiş çaresizlikle açıklayabiliriz ancak.
Öğrenilmiş çaresizlik modeli, kontrol edilemeyen olaylara maruz kalma sonucunda, tepkilerin sonuç üzerinde bir etki sağlamayacağının öğrenileceğini ve bu öğrenmenin kontrolü mümkün koşullara genelleneceğini öngörmektedir. Bu, kontrolsüzlük deneyimi neticesinde gelişen kontrol yetersizliği algısı hayatın diğer alanlarında da depresyona yol açar.
Bu kadar uzunca bir yazının son cümlesi. Bugünler de korona üzerine bir de bu açıdan yaklaşılmasında fayda var. Artrit, lupus, multipl skleroz gibi kronik hastalıklarla boğuşan kişilerde de (sağlık durumlarını kendi çabaları ile iyileştirme imkanına sahip olmayan, yıllarca bu duruma maruz kalan) öğrenilmiş çaresizliğin geliştiğini söylüyor tabipler.
Uzun süre hastanede yatan hastaların ailelerinde öğrenilmiş çaresizlik belirtileri sıklıkla gözlemlenmekte. “…Umudu dürt/ Umutsuzluğu yatıştır…” (Edip Cansever: “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinden) vesselam...


