Neyi Kaybettiğini Hatırla
Üzülüyorsun, takma diyorlar.
Kızıyorsun, değmez diyorlar.
Boşveriyorsun gamsız diyorlar.
Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar.
Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar.
Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.
Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar.
Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar…
Ölünce ne diyecekler?
Muhtemelen... Ölüm sana yakışmadı.
Normal tabii, dirimizi beğenmediler ki ölümüzü beğensinler.
Neyzen Tevfik
Kırk sofinin bir kilimi paylaştığı, iki sultanın dünyayı paylaşamadığı üç günlük darı dünya da çoğu kez burnunun dibindekini anlayamama hali…
Sözün sükuta mahkûm olması gerektiği vakitler kadar, sözün sükuta isyan etmesi gereken zulüm anları kadar bütün mesele anlama ve anlaşılmak üzerinden okunmalı.
Yanıbaşındakini anlamaktan aciz kalıp ümmetçi veya evrensel düşündüğünü iddia edenler garabetinde söz sükuta mahkum kalır.
İlişkiler sermayesi ile büyüyenler ile sermaye ilişkileriyle büyüyenler dünyasında; kimi musibetlerle her şeyini kaybediyor, kimi her şeyini kaybedince kendini buluyor.
Bir de kaybettiğini hatırlamayanlar ve neyi kaybettiğini bilemeyenler vardır ki söz ve sükut ecza olmaktan ırak kalır.
Nicedir bu coğrafyada neyi kaybettiğini hatırlamayanlar kulübünün üye sayısı hayli kabardı.
Taocu bir Çinli bilgenin, bir Kızılderili şefinin, bir antik çağ filozofunun, bir ortaçağ metafizikçisinin, Avrupalı bir mistiğin, yada karşı kutuptaki herhangi bir fraksiyonun cümlelerinden bir zihin inşası ile ideolojik duruşlarla insanlık namına savaşan çelebiler için söz de sükutta çözüm olamıyor.
Sussan gönül razı değil, desen dilin razı değil. Desen öldürürler, demesen öldün.
Sustuğumuz için çoğu kez üzgün olduk ve çokça pişman olduk…
Kâğıt banknotun adaleti belirlediği modern zamanlarda bu tahakküm sisteminden, bu tarumar sistemden adalet dilenmek zulme yanaşık düzenin neferi olmak değilse nedir? Bu adaletle (!) tahakküm kurma becerisini çözemedik ve monologlara duçar olduk.
Birçok kez sustuk…
Parasal ilişkilerde adalet sistemi; rantı, kutsal ve onurlu kelimeler üzerinden koruyan ve kutsayan, abrakadabra çekerek emeğini sömürdüğü yoksul çoğunluğu, ötekileştiren ve dışlayan bir sistem oluyor, biz susuyorduk.
Devlet düzeni; küresel güç sahibinin emelleriyle dizayn ediliyor, bedensel yaşla fikirsel buluğ arasında uçurumlar oluşuyordu. Çocuklar, Pepe’nin maceralarını izlerken büyükler pepemeydi…
Deliler konuşuyor, ölüler susuyordu.
Okumuşlar ve akıllılar tilki postuna bürünmüş, gönence bakışlı omurgasız bir hayatı bahş edenlere ya şükranlarını arz ediyordu…
Vatansa okumamış çocukların omzunda yükseliyordu.
Herkesi oyalayacak oyuncaklar icat etmişti modernizm.
Patronlar kardeşti, işçilerse birbirine kalleş…
İllüzyondan sıyrılabilen az sayıdaki zekâ, inadına mahallemizden çıkmamayı huzura kaçış olarak görüyorduk.
Tilki kapanından kaçabilenler olarak kendi mahallemizi kitaplardan oluşturmuştuk. Kendi mahallinde pak-u saf Anadolu çocuklarıydık…
Dostlarımız kitaplarda bizimle oluyordu.
Mahallenin bilge alkoliği “Dostoyevski”, arkasına “Karamazov Kardeşler”i alarak mahalleden tefecileri kovalıyor, çingeneler arasında büyüdüğü için Puşkin içine kapansa da mahallenin karısına kızına balkonundan serenat yakan “Shakespeare”i adam etmede oldukça mahirdi.
Birde bıyığının kabalığından ne söylediği anlaşılmayan “Nietzsche'nin tanrı sorunu vardı ama kafası basıyordu.
Neyi kaybettiğini hatırlamayanlara kelimeler üzerinden hatırlatma çabaları işe yarar mı?
Adalet, merhamet,fedakarlık erdem, doğruluk, adamlık, cesaret…
“Bu canım dünyanın orta yerinde
Hayvanlar kadar bağlanamamışız birbirimize
Yalan mı? Gözünü sevdiğim karıncalar
İşte: Hamsiler sürü sürü
Arılar bölük bölük geçer
Leylekler tabur tabur
Ya bizler? Eşref-i mahlukat! ..
Boğazımıza kadar kendi murdar karanlığımıza gömülmüşüz
Bizler bölük bölük, bizler tabur tabur
Bizler sürü sepet
Yalnız birbirimizi öldürmüşüz” Bedri Rahmi Eyyüpoğlu


