Muhafazakârlığın Ölmesi Gerek
Kişi konuşurken veya yazarken kalbi ağzında ya da kaleminde derler. Bense konuşma veya yazımda dimağ dilimden dökülsün veya kalemimden damlasın tercihindeyim.
Söylenen her söz veya dimağdan yazıya dökülmüş her ifade bizi zamana yerleştirir. Ve üzerine yemin edilmiş zaman her ana tanıklık eder. Konuşma, insanın aklını diliyle kullanma sanatıysa, yazma aklın fihristidir.
Fihristin başı ve indeksi arasında olan hayat; duygulananlar için bir trajedi, düşünenler için leib ve lehüv (oyun ve eğlence) müsameresinden ibarettir esasında.
En önemli şeyi her şeyiyle yaşamdan haz almak olanlarla, hakikatli yaşamaklara adanmış bedenlere ve ruhlara zaman tanıklık eder. Ta ki Kişinin kıyametine üfürüldüğünde O’na (HU) döndürülene dek.
Ölüler, güç ve bilgilerini beraberinde götürmezler, yaşayanlara miras bırakırlar. Ancak kış geldiğinde, soğuklar bastığındandır ki çam ve selvinin direnci fark edilir.
Ölüm, kadim vakitlerden beridir bilinen bir hakikattir; ama her insana yeniymiş gibi görünür. Doğru olan şu ki kıyametin hakikati en yalın haliyle teneşirde yatana yüzünü gösterir.
“On truth (gerçek üstüne)” denemesine Sir Francis Bacon, İsa(as)’yı Çarmıha gerdiren Pontius Pilatus’un sorusuyla başlar; “Gerçek nedir?”
“Ben hakikate tanıklık etmek için doğdum ve dünyaya geldim. Hakikatten yana olan herkes sesimi işitir.”
Platus ona: “Gerçek nedir?” dedi.
Bunu söyledikten sonra yeniden dışarı çıkıp Yahudilerin yanına gitti ve onlara: “Ben onda hiçbir suç bulmuyorum” dedi. Fakat Pasah bayramında bir kimseyi salıvermem sizin için bir gelenek olmuştur. O halde, Yahudilerin kralını (İsa’yı) salıvereyim, ister misiniz?” Bunun üzerine hepsi: “Onu değil, Barabbas’ı isteriz” diye bağırdılar. Barabbas ise, bir hayduttu”(Yuhanna, 18/28-40, Matta, 27/1-2, 11-14, Markos,15/1-5, Luka, 23/1-5).
Pilatus; hayatında ilk kez felsefe ile yüzleşti. İsa depremiyle açığa çıkan enerji; ‘hakikat nedir?’ sorusunu yüzüne çarptı. O hakikati anlamak yerine klasik bir insan gibi davranarak kolay olanı yaptı; kendini ve tebaasını aldattı. İsa’yı alaya alma yöntemiyle; hakikati bir maskeye dönüştürüp kendi yüzüne taktı. Adına ‘gerçek’(truth) dedi.
“Gerçek benim! Gerçek biziz! Gerçek Roma’dır!” dedi. Çünkü Romalılar kendi dışındakilere ilkel lehçeyle konuştukları için “Barbar(kekeme/ber ber/ bugün bizim vır vır dediğimiz)” derlerdi ve hakikat İsa (a.s)’nın dediği olamazdı(!). Tıpkı Arabın “Arap” kelimesine yüklediği “Usta” kendi dışındakilere “Acem” (acemi, çocuksu, tufeyli) antropolojik kodlaması gibi.
Evet, bir gerçek vardı orada; o da İsa(as)’nın dediklerinin hakikat, gerçeğinse hakikate muhalif olduğu.
Hakikat, çarmıhta yapayalnızdı kaldı.
Üstelik hakikat, o an; günahkârdı(!), suçluydu(!).
Tıpkı belagat kitaplarında bahsedilen güzel, alımlı ama çıplak dolaşan “Hakikat” adlı kadın gibi. Çıplaklığından ötürü edepsizlikle suçlanıp dışlanan Hakikat, bir kuyuya sığınır. Orada piri fani, dişleri dökük bir kadınla karşılaşır ve sorar;
- “Adın ne senin?”
-“Benim adım Mecaz!” der yaşlı kadın. Hakikat, kendi güzelliği karşılığında kadından elbiseleri alır giyinir ve halkın arasına girer. İhtimamıyla saygı görür.
Hakikat çıplaktır. Ve yalın hali dokunur, yaralar.
Hakikat; mecaz haliyle ağlayan yüzündedir İsa(as)’nın. Sabrında belirir Eyyub’(as)un. Gözyaşında saklıdır Yakup(as)’un. Kuyuda ve zindanda var olmasının adıdır Yusuf’(as)un.
Ve Hakikat, Vahyin güllerini insanlığa sunan Muhammed (sas)'in her anıdır.
Hakikati anlatmak için mecaza ihtiyaç duyulur. Sanırım sanat denilen lütuf, bu hakikate araç olma özelliğinden ötürü naiftir.
Piri Mevlana’ya “Divan-ı Kebir”deki gramer ve vezin kusurları sorulduğunda, “benim gayem şiir söylemek değil hakikati söylemek. Ben şiiri hakikatin üzerine inşa ediyorum” demişti.
Ve kelam ve kalem ve tefekkür ve hikmet, hakikate taşıyıcılık yapar…
***
Ehl-i Hikmet Ve Ehl-i Ümera ve Ehl-i Hükema ve Ehl-i –Şuara ve Ehl-i Ulema ve Ehl-i Şüheda hakikati kendi neşvesince anlatır.
Hakikati olduğu gibi yalın anlatmaz. Anlatılamayacağını düşünür. Zira tasvir, teşhir gibi görülür. Bu nedenle “tasvir” suret oluşturmak olarak anlaşılır kadim medeniyet dilimizde. Bir çeşit François Mauriac’ın “Romancı; insanların arasında Tanrı’ya en çok benzeyendir. Tanrı’nın maymunudur. Canlı yaratıklar doğurur, kaderler icat eder, bu kaderleri hadiseler ve felaketlerle dokur. Sanatçı ile eseri arasındaki bu ironik ve dramatik ilişki, sanat ve sanatçının niyetleriyle de yakından ilgilidir. Bir senaryo yazarı ise asla senaryosuna ve fikirlerine âşık olmamalıdır. Senaryo yazarlığı esnek olmayı gerektirir. Çünkü bir senaryo, perdede yansıyacağı ana kadar çok kişinin emeği ve katkısıyla gelişen bir yapı olmalıdır. Senaryo yazarına düşen görev Tanrı’ya öykünmek olmamalıdır.” anlayışında olduğu gibi Doğu düşüncesi, bir şeyi aslıyla(hakikatiyle) asla tasvir etmez ki Allah’ı taklitten sakınmış olsun.
Bu nedenledir ki, semavi dinlerin ve öğretilerin konusu daima hakikatin doğası oldu.
Hikmetin hakikat bilgisi, adı ve diliyle müşriklerin eliyle tevhit ontolojisine dokundu. Hikmet’in adı felsefe, Hakikat ’in ismi gerçek oldu. Dil latinleşerek, seküler boyayla ve bambaşka bir formla hakikati perdeleyerek farklı boyutta soruyu sordu: Gerçek nedir?
Böylece, Kadim hikmet hakikati ile felsefe arasında en büyük kırılma, hakikat ve gerçeklik ekseninde Pozitivzmle/ olguculukla meydana geldi. Modern dünyayı kuşatan modernite ürünü düşünce ve ideolojilerle de anlamı tauni (veba) bir kurşuna dönüştü.
Pozitivizm; ‘hakikat nedir?’ sorusunu ‘gerçek nedir?’ sorusu ile değiştirdi. Bu inkıraz ve bunalımın yarattığı büyük külliyatın çocukları hakikati unuttu. Gerçeği “Hakikat “ diye belledi. Sonra onu Show’a dönüştürdü.
Ve gerçek artık Show’du. Gerçeğin Show’u/ Reality Show…
TV’yle başlayan internet ve sosyal medya aygıtlarıyla devam eden teknolojik zamanda, odalarımıza bırakın hakikati, fotokopisi dahi giremez durumda. Yerine sofalardan gerçeğin kurgulanmış hali yayılıyor (propaganda slogan vb.). Bir süredir kurgu gerçeğin de yerini alır oldu. Bu haliyle gerçek, hakikatin tahtına kuruldu. Artık bir şeyin gerçekten olup olmadığı, hangi konuda üzüleceğimiz veya sevineceğimiz, nasıl giyineceğimiz ne yiyeceğimiz, evimizin duvarlarının rengi, çocuklarımıza ve eşimize nasıl davranacağımız gibi bütün detaylar, kurgu aygıtlarınca belirlenir oldu. Bunu yaparken TV, internet ve sosyal medya bir vaiz gibi davranıyor. Somutlaştırırsak; reklamda ‘diş macunu kullan’ denir (Tebliğ). Bu kutsal emre uymayıp kullanmayan kişi sarı dişleri yüzünden sevgilisi ve toplum tarafından dışlanarak cezalandırılır. Böylelikle kutsal emre uymayan kişinin başına gelebilecek olanlar gösterilir (Günah ve Cezalandırılma). Sonuçta hidayete erilir ve diş macunu kullanılır. Finalde, adam bembeyaz dişler ve gülümseyen bir yüzle kendisini dışlayan toplum ve sevgilisinin yanında görülür(Tövbe ve Arınma). Bütün TV reklamlarının senaryosu aşağı yukarı bu kurgu üzerine bina edilir.
Ondandır ki gerçek sözler güzel değildir, güzel sözler de gerçek olamıyor.
Akli gerçeklik vurgusu; Hakikati, bir algıyla aldanma ve aldatma dünyasına, oradan da tersten bir içeriksiz mefkûre/ ülkü olgusuna mahkûm etti.
Kurgulanmış gerçeklik düzeni mühendisliği, saf haliyle hakikatin yeryüzünde anlaşılmasını ya engelledi ya da tanımlanmış pratik gerçekler ile kısa süre içinde deforme ederek yeni sürümleriyle sundu. Enstrümanlar değişse de tarihsel yöntem hep böyleydi. Önce saf tevhit vardı. Şirke bulaştırıldıktan sonra kutsal ve dokunulmaz biçimiyle tahakküm etti.
Onun içindir ki, İsa’(as)nın tebliğ ettiği berrak saf İslam, Hıristiyanlık; Musa’(as)nın pak İslam’ı, Yahudilik oldu.
Konfüçyüs’ün ilahiyat öğretileri ahlaki mitolojiye, Buda’nın etik değerleri; mistik Budizm’e dönüştü. Hakikatli düşünceler tüm zamanlarda buna isyan etmiştir.
“Zulüm bizdense ben bizden değilim" ifadeleriyle akıllara kazınan Rachel Corrie’nin haykırışının manası budur; gerçek buysa ben gerçek değilim.
Marx’ın da Lafargue’ye hitaben söylediği “Eğer Marksizm buysa, ben Marksist değilim” cümlesinin anlamı aynı meyandadır.
Kuranı Kerim’in Maun suresinin dördüncü ayetindeki “feveylün lil musallin( Vay o namaz kılanların haline!)” ifadenin dehşet uyarısının derinliği de budur.
Vakıa şu ki; İslam ideolojik bir düşünce değildi. Ancak “din esnafları” marifetiyle bambaşka formlar içine hapsedilmeye çalışıldı, çalışılıyor. İmitasyon ürünü anlayışlar her yanımızı sarmış durumda.
Hiçbir hakikat yoktur ki, o hakikatin, kendinden daha parlak daha cilalı, alımlı imitasyonu üretilmesin ve içinden faşizm cini çıkarılmasın. Kişisel ve kurumsal faşizm fetişizminin çıkış nedeni bu.
Hakikatin, despotizminden kurtulması devlet ve toplum ilişkilerinin adalet merkezine gelmesi için münevverlerin fenerine ihtiyaç var.
Gazali, on birinci yüzyılın bidayetinde; –Aldous Huxley’in güçlü ifadeleriyle- hakikatin mütalaa edilmesinden, hakikatin tefekkürüne ve doğrudan idrakine, filozofların saf entelektüel disiplininden mutasavvıfların ahlaki ve manevi disiplinine dikkat çekmişti.
Uzunca bir süredir insan, sadece hakikati mütalaa ediyor. Bir hakikat disiplini kurgulamıyor daha da ötesi görsel kurgulara teslim görüntüsü veriyor.
İşin ilginç yanı bugünün Türkiye Devleti ve Türkiye sosyolojisi, milletin feraseti ve irfanıyla yeni bir gerçeklik üzerinden yapısal dönüşümün sancılarını da yaşıyor.
Yenilenmiş mecaz elbiseli ‘Hakikat’ yelpazesi, milletin irfanında makes bulmuş gibi eski yapıları bir bir yenme azmindeyken “Gerçekliğin Show’u (Reality Show)” bunu örtüyor. Mevcut Demokrasinin ötesine geçen bu irfana; despotizm, siyaset eliyle ve medyatik unsurlarıyla direniyor, perdelemeye devam ediyor.
Bugünün irfan hakikatinin imtihanı; artık eski ile savaşarak tükenme iradesinden uzak duruyor.
Yeni’nin imtihanı; hakikat ile aldanma ve aldatma arasındaki gerçeklikle imtihandır. Dönüşüm, dinamiklerin hakikati ile aynı dinamikler üzerinden aldananlar ve yanıltanlar arasında olacaktır.
Kendilerini Devlet görenlerin ve STKcı ‘Neo İslamcılığın’ sağ merkez kulvara gelmesi ve yerleşmesi tabiatı gereğiydi. Bu yeni süreçte de, yine ve hızla, hakikatin yerine, imitasyonlu gerçek ile reel politik yerleşmeye çalışıyor.
Devletçiliğin-devletin değil- bu doğası, toplumu, hakikatin derinliğini idrake değil, hakikatin dışına, içeriksiz ve o oranda seküler bir showa, tiyatroya zorluyor, zorlayacaktır.
Devletçi çocuklar erki, bunu daha önce ‘Sağ’ ve ‘Sol’ gruplar üzerinden yaparak genç nesilleri kendine kurban aldı. Nice idealist topluluklar, bu nedenle bir gerçeklik dahi olamadan show kurbanı olarak kendi içlerine çöküp, ideolojik olarak tükendiler.
Şimdi devletçi kral soytarıları; dönüşümün özünü anlamadan, onu anlamaya çalışmadan, devrimciliğin kabuğuna tutunarak, doğru-yanlış demeden, sorgulamadan, her sunulanı körü körüne savunan, en küçük bir olumsuzluğa tahammül edemeyen, şekilci, fetişist, fanatik yeni tür bir sağcılık inşa etme peşinde. En bariz haliyle sosyal medyada paylaşımları bu yönde.
Kifayetsiz muhteris devletçilik canavarı; Müslümanlığı da, keyfiyetsiz ve kifayetsiz, etik değer ve adaletten beri, bireyselci, egoist bir şekle sokarak, dünyevileştirme kazanı içinde haşlamak istiyor.
Görünürde kurucu felsefenin yetersizliği yön verici düşünsel çoraklık Sosyal Demokrasiye güç veriyor gibi görüntü verse de; Hakikat olan, dünyada demokratik sistemlerin krizde olduğudur.
Bu krizde ideolojilerin fark edemediği, kadim coğrafya siyasetinde Milletin etkinlik ve yaptırımı gücü potansiyelidir.
İstisna olmaksızın bütün ideolojiler; ezber ve şablon diskurlardan(vaaz) ibarettir.
Bu kez projektör devletçilerin değil milletin elinde. Toplum bu projektörü devletin yüzüne zaman zaman tutuyor.
Yüzüne parlak ışık tutulunca, açıkta, öylece savunmasız kalan bir tavşan gibi yakalanan devletçi klientlerin uzun vadede dirençlerinin kırılacağı mukadder hakikat görünüyor.
Milletin yükselttiği irfan anlayışında ihtiyaç olan; yeni Türkiye’nin şekilciliği değil, yeni Türkiye’nin hakikatidir.
Bilmek, ileriyi görmek; ileriyi görmek, güçlü olmaktır.
Millet ve Devlet konsolidasyon (ihtiyaç) için diri enerjilere ihtiyaç duyuyor. İdeolojiye değil.
Toplumsal dönüşümde muhayyileyi ve kavramları daraltan ideolojik ön kabul, saplantı haleti ruhiyesinden kurtulmalı. Özellikle ‘kâr’ öncelikli muhafazacılık (muhafazakârlık)! en zayıf halkada duruyor. Muhafazakârlar; dogma haline getirdikleri cemaat, abi, STK, tarikat anlayışlarıyla bu toplumsal siyasal dönüşümde kendilerine fazlaca anlam yüklediler. Bu topraklarda İslam ve Müslümanlık; “muhafazakârların” çizdiği ya da dayattığı muhteva, hudut ve vizyondan daha büyük. Türkiye Türkiye’den büyüktür. Fıtratı bozulmamış bir insan bedeni, nasıl ki, neye ihtiyacı olduğunu beyne sinyal yoluyla bildiriyorsa bunun gibi mafyöz ve dominyon olmayan bir devlet de kendinin ve milletinin ihtiyacını görür.
İdeolojiler arasındaki farkların katlanılabilir, olağan insani toleranslar aşamasına gelmesi bununla bölünmüşlüğün ve kamplaşmanın izale edilmesi muhafazakârların kendi tabularını kırmasına bağlı. Hakikatle oyun oynamaktan ve sahte ilim (popüler kültürden yalıtılmış) takva numaralarından vazgeçerek, slogandan kalbe yüzleşme vaktidir. Allah’la arasını düzeltmek ve evrensel hakikatten özür dilemek zorunluluğu var. Aksi durumda toplumun yaktığı Devlet ateşi, önce muhafazakârları yakacak. ‘Seçilmişlik’ psikozu fıtraten necib kavme(Yahudiler) yaraşır, Müslümanlara değil. Devlet de Milletle; onurlu, gururlu ve “kendi” olduğunda asalet ve hakkaniyet gelir.
Din, her insana bir deyn(borç) faturası çıkarır. Tahsilat için Hakikat olan ölüm vaktini bekler sadece. Hayatın ironisi burada saklı.
Ve hayat öğretti ki, güncel reel politik; dişlileri el ve koldan mamul koca bir çarktır ve gün gelir her yanına yaklaşana şamarı patlatır.
Devlet politikadan ari ve daha derin siyasetle meşgul olurken, işine karışılmasın diye ön bahçede yutmacasına gülle oynayanları politik vitrine taşıyabilir bazen. Bu ‘gerçeklik’tir, buna aldanmaksa ‘hakikate muhalif’liktir.
“Devlet görmüyor mu? Neden duruyor, neden sessiz?” denildiğinde olayın esasında başka bir şey olduğundan emin olabilirsiniz.
Geçmişin idrakleri, gelecek iradeleri belirlemese bile etkiler. Geçmişin yazgısı (kader) ve geleceğin yargısı (kaza) “şimdi”de ve birlikte vardır.
Bazen abartılı bir kader örgücüsü çağrışımıyla, siyasal olayları yüksek perdeden/ müteal bir üslupla sunmak şaşkınlık oluşturabilir ancak zararsız geçici şoklamalardır bunlar.
‘Hakikat çıplaktır, acıtır’ diyerek başlamıştık söze. Bundandır ki kovulur, rağbet görmez. Hakikat, ‘uydum kalabalığa’ niyetindeki kıyamcılara bir şey veremez. Mecaz libasını giymeye ihtiyaç duyar, kalabalıktan uzaklaşır.
Tarihsel hakikat gösterdi ki, yerel ve küresel egemen güçler(devlet, cemaat, örgüt, STK vb.), kendi despotik iktidarlarına rıza için tek çıkar yol olarak şiddeti uygulamazlar. Zira şiddet eksenli yönetim, maliyetli ve uzun vadede “sürdürülebilir” bir yönetme tarzı değildir.
Yönetilenlerin, yönetenlerin despotik uygulamalarını gönüllü olarak kabullenmeleri, bunun mümkünse farkına bile varmamaları, varmışlarsa da doğal karşılamaları yönetilenlerden beklenen asıl davranış biçimiydi.
Ve sağa, Devletçilik limanına demirleyen STK künyeli muhafazakârlık, idam sehpasında celladına gülümseyip kendi idam taburesine tekmeyi sallayarak onurlu bir ölümü seçmek zorunda görünüyor. Gerçeklik hitabete yaslanır. Hakikat hâle bakar. Hâlin fotoğrafı bu.
Hz. Zekeriya (as) ve Hz. Meryem’in Savm-ı Samt'ı (susma orucu) Hakikat arayışı için elzem görünüyor. “Mutü kable entemutu” emri fermanı, ölümün hakikati bunu gerektirir. Yeni doğumlar için muhafazakârlığın ölmesi gerek!
Hakikat bir denizdir, şeriat onda gemi,
Çokları gemiden çıkıp, denize dalmadılar!
Hakikat erenlerin şer ile bilmediler;
Hakikat diriliğine çün riya demediler!
Çoklar gelmiş kapıya, şeriat tutmuş durur;
İçeriye giripte ne vardır bilmediler!
Dört kitabı şerh eden, hakikatte asidir;
Zira tefsir okuyup, manasını bilmediler!
Şeriat oğlanları, bahsedip dava kılur;
Hakikat erenleri, davaya girmediler!
Ödünü sıdır, eğer bu yola girdin ise,
Ödünü sıdırmayan, bu yola gelmediler.
Yunus nefsin öldür, bu yola geldin ise;
Nefsin öldürmeyen, bu demi bulmadılar.
Yunus Emre


