--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Koronavirus Ve Geleceğin Dünyası

Hüseyin Acarlar
Hüseyin Acarlar
9

Hokka ile kalemi ve yazmakta olan şeyleri tanıklığa çağırıyorum;

Yanıltıcı akşam karanlığı, gece ve gecenin canlandırdığı her şeyi tanıklığa çağırıyorum;

Ayın on dördü ile şafak vaktini tanıklığa çağırıyorum;

Kıyamet gününü ve kendi kendini kınayan ruhu tanıklığa çağırıyorum;

Her insanın daima zararda olduğuna dair. Her şeyin başlangıcı ve sonu olan zamanı tanıklığa çağırıyorum.” (Kur’an-ı Kerim’den, Meşa Selimoviç: Derviş ve ölüm, 480)

Ve “Asr (zaman)’a yemin olsun (Asr suresi:1.ayet)

Gelecekte ne olabileceği sorusu toplum nereye gidiyor? Sorusunun cevabını değerli kılar.


Geçmişten bugüne, bugünden yarına ve diğer gelecek günlere bizden bağımsız bir şekilde ısrarla yoluna devam eden bir gelecek var.
Zamana bakış açımız, gelecekle ilgili anlamı belirliyor. Anlamı belirleyen etmenin arkasında da kader ve gayba dair inancımızın biçimi vardır.
Kaderi eline verilen insan ne olacağını bilmeden ve nasıl öleceğini bilmeden ölüyor. Ölüm son olarak algılanıyor. Başı olmayan ölüm neyin sonu olur ki? Hayatın mı? Zamanın bir anına hükmedemeyen ne zaman ve nasıl öleceği hakkında fikri dahi olmayan insan, nasıl sınır tanımlaması yapar ki? Son görülen şey başlangıçtır der vahy.


Postmodern özne kendi geçmişiyle, insanlık tarih ve bilincinin kendisiyle hesaplaşan son insan görünümünde ve “Geçmiş” bu anlamda son insanın kendisini izlediği ayna konumuna yerleşmektedir.
Tarih, ancak bir 'gelecek' tasavvuru olana kendisini anlatır ve yine ancak böyle bir kişide tarihin anlatımı karşılık bulabilir. Ufuk sahibi olan, 'gelecek' hakkında niyeti olan, 'dün'le, 'bugün'le değil sadece, aynı zamanda 'gelecek'le de hesaplaşan, hesaplaşabilecek bir mevkide duran kişi, yola çıkış noktalarını farkeder, yol alış şekillerini bilir; kaynaklarını tanır, sonuçlarını öngörür.
Geleceğin toplumu üzerine kestirim, toplumun merkezîlik ve kuşatıcılığından kaynaklanan bir zorluğu içinde barındırıyor. Siyaset başat etken olmak üzere teknoloji, ekonomi, işletme, sosyoloji, psikoloji de dönüşüm yaşanmaya başladı. Bu dijital dünyaya geçişin adı nasıl tanımlanırsa tanımlansın yarının tarihçileri bunu korona virüsle başlatacaklar.


Kapitalist sistem mevcut sistemi tasfiye etme hazırlığını uzunca bir süredir yapıyordu. 2008 yılındaki “ekonomik virüs” krizindeki gelişmeler bunun habercisiydi. Makro ekonomik verilerle finansal sistemin birbiriyle örtüşmediği bir dönemdi. Parasal genişlemeye rağmen bir şeylerin dengesinin bozulduğu, tek elde biriken bir servet ve ekonomik olarak büyüyemeyen bir dünya vardı. Gelir dağılımı eşitsizliğinde derin faylar oluşmuş ve refahı birileri paylaşmayı düşünmüyordu. O dönemde ekonomik virüs ya da kriz diyelim, başta Fed olmak üzere majör merkez bankalarının devreye girmesiyle 2014 yılına kadar yumuşatılarak sürdü. Hali hazırda 260 trilyon dolar borçlu bir dünya var. Karşılığı olmayan bu paranın ödenebilirliği mümkün değil. Bunun sürdürülebilir olmadığı 2020 yılı için kabul edildi. Üretime katıl(a)mayan yığınla dünyada insan var tüketici olarak algılanıyor. Ve servet piramidin tepesindekilerin elindeyken iş ülkelerin merkez bankalarına kalıyor. Anlaşılan o ki büyümenin olmadığı bir durumda da durgunluğu ve kapitalist dönüşümü sağlayıcı olarak virüs bir görev icra edici. Komplo teorisi gibi görünen bu ifadeleri yine de bir kenarda tutun derim.
Meraklısına Hollywood yapımı bir filmle ilgili şu notları düştükten sonra devam edelim.


Michael Lewis’in “The Big Short (büyük açık): Inside the Doomsday Machine” isimli kitabından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda yer alan Adam McKay, patlak veren ekonomik krizin öncesini ve sonrasını dinamik bir anlatımla sunuyor. Krizi öngören dört farklı karakterin hikayesini paralel olarak anlatan filmde popüler kültüre, ekonomik terimlerin korkutucu dünyasına ve para-ahlak ikilemine yoğun göndermeler var.


Filmde ele alınan ekonomik kriz; kabaca mortgage ve diğer alanlardaki kredilerin birleştirilip önce yatırım bankalarına oradan da yatırımcılara satılması, böylece çok büyük miktarda riskli krediler yaratılıp yüksek kazançlar elde edilmesine dayanıyor. Kısacası krizin bir ucunda dolandırıcılık yapıp alt gelirlilerin cebindeki parayı çalan yatırımcılar, diğer ucunda ise bütün olanlardan habersiz, sıradan insanlar bulunuyor. Film karakterleri, hem ekonomik krizi öngörüp önlemlerini almak, hem de kriz konusunda daha üstte yer alan kişileri uyarmakla uğraşıyorlar. Bir noktadan sonra krizi önlemek bir yana; insanların zaten iyi-kötü bu krizden haberdar oldukları ve pozisyonlarını değiştirmedikleri anlaşılıyor. Böylece yıllar boyunca yaşanan tüm krizlere karşı kapitalist düzenin bir çözüm üretmekten ziyade, kaostan daha güçlü çıktığı da vurgulanıyor. Filmin bir saat ellinci saniyesinde kadraja “welcome to New York Cıty” tabelası giriyor. Ardından yürüyen merdivenlerde karşılaşan film kahramanı ve filmin konusuyla hiçbir ilgisi olmayan Çin vatandaşının selamlaşma sahnesinde dikkati çeken detay, kalabalığın aksine her ikisinin dezenfektan maske takmış olması (!).
Dünya nereye doğru gidiyor? Çocuklarımız gelecekte nasıl bir toplumda yaşayacak, daha doğrusu yaşamaya çalışacak?


Günümüz dünyası, küreselleşme terimiyle anlatılan hızlı, hızlı olduğu için de anormal sonuçlara gebe bir değişim süreçten geçti. Kimilerine göre bu süreç devam ediyor. Bu yüzden geleceğe yolculuk sürecinde elele gelişen normal kadar anormal trendler dikkat çekiyor. Coğrafyamız bundan beri değil. Küreselleşme sürecinde Türkiye'de hızla dünyanın bir parçası oldu. Dünyadaki trendler ile Türkiye coğrafyası etkileşimleri siyasal gelecek perspektifimizi dolayısıyla politikalarımızı gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor. Dünya kadar dünyanın bir parçası olarak Toplumumuzun evirildiği dönüşümü ıskalamak telafisi zor bir fatura çıkaracak. Modern dünyayı karakterize eden bu hızlı değişim, geleneksel, istikrarlı dünyadaki gibi tipleştirmelere meydan okuyor. Bu geçişkenlik, en iyi, “modern-sonrası, seküler-sonrası, sanayi-sonrası toplum” vs. deyimlerinde olduğu gibi, yaşadığımız çağ ve toplum için yaygın olarak kullanılan “-post/-sonrası” nitelendirmesinden anlaşılabilir. Ve bu dönem “e -dünya”ya evrilme trendi gösteriyor.


Geleceğin trendlerinde daha sofistike bir nüfuz ile çok eski ile çok yeni iç içe geçecek kapitalizm damgasını vuracak. Malumat yığınıyla daha karmaşık ama “gelişmiş” hale gelse de dünyamızın daha güzel hale gelmediği kesin. Uzunca bir süredir; derinlikten yoksun, ukala, eleştirel ve hazla yaşayan bireyciliğin tavan yaptığı, tüm kutsalların içinin boşaltılarak slogana indirgendiği profan düzlemde hayat sürüyoruz. İşin fakında olan ve bundan kendini yalıtan az sayıda cins zekâ ise çoğunluğun itibar suikastlarına maruz kalıyor. Bilmeyen bilmediğini bilmeyen yığınlar metropollere yığıldı. Sayısallaşan bir dünya var. Ölümler bile bir sayı olarak anlamını buluyor insanda. Bilgisayar-internet odaklı teknoloji, üretim kadar tüketim biçimlerini, hayat tarzlarını da kökten değiştirdi. İnternet, basitçe “sınırların aşınması” olarak tanımlanabilecek küreselleşmenin ana motoru, bilişim çağının taşıyıcısı olarak işlerken, yeni dönemde dijital dünyanın aracı olmaya devam edecek. Yeni toplumların inşası uzunca bir süredir sanal alemlerden yürütülüyordu. Yeni tip insan psikolojisi, toplum psikolojisi var.


Hayatında anlam arayan bir özne olarak insanın kontrolünden çıkan teknoloji, insanların hayatları üzerinde amansız bir kontrolün aracı haline geldi. İnternet teknolojisi, çağa özgü çelişkileri de içinde barındırıyor. Bir açıdan “e-devlet” (elektronik devlet) kavramıyla anlatılan bilişim teknolojisine dayalı kamu hizmeti, banka hesaplarının yönetimi, okul ve kurslara kayıt, hastane rezervasyonu, uçak, tren, otobüs bileti, e-satış vs. gibi geleneksel olarak beyaz yakalıların yaptığı birçok hizmette dahil, eğitim ve uzun vadede yargı, internet ortamına korona virüs dönemiyle daha da hızlı geçecek. İnsanlar, e-ödev, e-danışma, e-fetva’ya alışmışken bunların olması olağandışı gelmeyecek.

Egemenlerin hem hizmetlerini görecek- işçi, memur köle, cariye gibi- hem de onlar adına savaşacak insanlarla alt tabaka ilişkisi geçmişte bir zorunluluktu. Wendy Brown, "bu zorunlu ilişkinin sonuna geldik; zenginlerin, çalıştırmak ya da savaştırmak için fakirlere ihtiyacı yok. Artık onların yapay zekâlı robotları var" demesi boşluğa söylenmiş bir cümle gibi görünmüyor. Zira devletler yurttaşlarının ihtiyacını gidermek gibi bir sorumluluğu taşırken, şirket devletlerin böyle bir sorumluluğu yok.

Üstüne üstlük 21. Yüzyılda insanlar modernleşme tuzağına yakalandılar ve devasa şehirlere kitleler halinde yığıldılar. İşsiz kaldıklarında şehirlerde hayvan bakma, kendi gıdalarını yetiştirme imkânları yok, dönecek bir köyleri de yok. Kırsal arazilerin, devletlerin iş birliği ile büyük şirketlere devredilme sürecinde -kredi, ipotek, haciz üçgeni ile- geri dönüşümsüz yola gireli çok oldu. Örneğin 2017 TUIK verilerine göre Türkiye’nin sadece %7,5'u köylerde yaşıyor. Bunun da %3,8’i üretici değil, kırsalı sayfiye olarak kullanıyor.) Ancak fakirlerin dönecek bir köyleri olsa da dönemeyecekler. Çünkü kırsal da yaşayabilme yetisini kaybetmiş, rahata ve konfora alışmış haldeler.


Modern şehir insanı, bir fobiler manzumesiyle kuşatılmış durumda: açık yer, kapalı yer, derinlik, yükseklik, uçuş ve de bizzat insan vs. korkularını anlatan agorafobi, klostrofobi, batofobi, aviofobi, antropofobi “korona virüs fobi”...


Büyük şehrin psikolojik hastalığı olarak panik atak, nezle kadar yaygınlaşmış durumda. Freud’un “bütün insanlık benim müşterimdir” ifadesi bu durumda boşa sallanmış bir söz olmaktan çıktı. Ne yaman çelişkidir ki sözde iletişim çağında insanların yabancılaşma ve yalnızlaşması, dijital çağla zirveye çıkacak. Bilişim çağı, hakiki bilgilenme ve iletişim imkânlarını yok ederek insanları daha çok yalnızlığa ve de en önemlisi cahilliğe sevk etti, ediyor. Sanal alemde fotolara daha çok beğeni ve yorum bunun en büyük kanıtı. Sanal dünyada internet toplulukları oluşturma yanında reel dünyada, büyük şehirlerde gettolaşma ve hemşerilik-temelli dernekleşme, nasıl bir sürece evrilecek belirsiz. Ancak bu STK adlı hareketlerin radikalleşme trendine girmesi gibi bir tehlikeyi içinde barındırıyor.
Kapitalist dünya, bu sürece “Yaratıcı Yıkım” diyor. “Kazanan Hepsini Alır” üzerine bir kurgu var. Prof. Noah Harari ; “ Belki de işin en tehlikeli kısmı bu. Bu sürecin ne getireceğini, nereye kadar gideceğini ön göremiyoruz." Derken Zygmunt Bauman, "Dünya, ıskarta insan, (işsiz) tüketilmiş mal ve eşyanın çöpleri ile doldu. Modernite için, bir varlık olan insanın ıskartaya (çöpe) dönüşmesi ile eşyanın çöpe dönüşmesi aynıdır. Atık insanlar hız kesmeden çoğalıp muazzam miktarlara ulaşırken gezegendeki çöp alanları ve atığı geri dönüşüme sokacak araçlar giderek azalmakta.’ Bundan sonra gündemimiz, ‘atık insanların ve insani atıkların tasfiyesidir" diyebiliyor. Bu ifadeler sıradan vaka-i adiyeden sayılabilirdi belki ama geçilen süreç bunun böyle olmadığını gösteriyor. Normlar, kökten kırılma yaşamaya başladı.


Glokalizasyon kavramı, zıt ve çelişkili süreçleri anlatmak için globalleşme ile lokalleşme tabirleri birleştirilerek icat edilmiş bir kavramdı. Bir tarafta ekonomik çıkarların gökdelenlerde bir araya getirdiği şirketler ve çalışanları, diğer taraftan kültürel yabancılaşmayı aşmak için yeni kabilevîleşme süreçlerine giren yığınlar.
Distopyalara karşı Allah’ın gülleri yakamızı bırakmasın.

Yorumlar

(9)

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

KARTAL

23 Mart 2020 10:32

Değerli Abim yüreğinize sağlık

aşı maşı olman; denek misiniz?

20 Mart 2020 01:17

Havada karada yazlıkta 15 gün yaşıyormuş bu virüs; küllüm yalan âbi; ne bulursa yalayıp yutan bi kitle olduğu sürece gazlayıp gidecekler bunlar. Doğru haber seneye gelecek, yani artık bize lazım olmayacağı zaman.

Future

19 Mart 2020 18:39

Gelecek daha iyi olur inşallah

Kadir

19 Mart 2020 15:38

Yazilariniz gümbürtüye gidiyor sanki Hüseyin Bey. Az önce hazine bakanini dinlerken Nedense o da 2008krizinin sonrasini ele aldi yorumu ondan yazdim. Dediklerini sizin yazinizdan sonra dinlemek ilgincti

Sabri

19 Mart 2020 13:20

Bilgi içerikli yazınızdan dolayı teşekkür ederim. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de birileri insanlık üzerine tahakümlük kurup sinsi kral olmak istiyor.

HER DERTLERE DERMAN ALLAH

19 Mart 2020 12:55

allaha emanet olun ya habiballah

Murat

19 Mart 2020 12:40

Eyvallah...!!!

mustafa

19 Mart 2020 10:54

bu günlerde bitecek güzel günler yeniden gelecek

A. Demir

19 Mart 2020 09:30

Hayırlı günler Hocaefendi! Önümüzdeki zamanlarda kesinlikle ortaya çıkacaktır ki dünya nüfusunun en az yüzde kırkında Korona testi pozetif olacak. Çünkü özellikle 30 yaş üzeri insanların hemen hemen hepsi kronik hastalıklardan muzdarip. Kronik hastalarda testin pozetif çıkma oranı çok yüksek. Hastalıkların gerçek saikaları bedende toplanan her türlü zehirlerdir. Virüs ikincil sebeptir. Zira virüsler zehirli ortamlarda en iyi şekilde gelişip çoğalıyorlar. Dünyanın hiçbir ülkesindeki kısa, orta ve uzun vadeli zehirlere karşı tedbirler yok denecek kadar az veya bu zehirler önemsenmiyor. Daha önce defalarca Yenı Akit'teki yorumlarımda belirttim ki Türkiye'deki besin maddelerinin 160 adedi radyoaktif zehirli katkı maddeli gıdalar ise kimyasal zehirli. Bazen gıdalardaki zehirler hakkında öyle sert yorumlar yaptım...

Hüseyin Acarlar Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle