Kolezyumdan Çıkmak
Düşünce insanı için fikirlerini ifade etmek ahlaksal bir seçimdir. Tıpkı cerrahi ameliyedeki doktorun insan hayatı söz konusu olduğunda canlı eti kesme kararı almasının ahlaksal bir seçim olması gibi. Nasıl ki cerrah, kesme işlemini gerçekleştirdiğinde acıma duygusuna kapılamaz, fikir insanı da kanatsa da acı verse de sözlerinden veya yazdıklarının vereceği rahatsızlıktan ötürü geri duramaz.
Gündemde olan, gündeme giren veya servis edilen mevzular üzerine söz ve yazıyla çeşnicilik, bana günlük hayatın meşakkati gibi gelir. Gündeme ilişkin yazılar, eğer insani değerlere atıf yapmıyorsa sadece popüler kültürün ürünü olarak, bugün parlak cümlelerle doğar yarında tüketilmiş olarak ölür. Bu türden yazılar, bir çeşit postacılık mesleği olarak bir başkasının hayatıyla yaşamak gibidir.
Her daim güncelliğini koruyan esaslı meseleleri perdeleyen popüler gündem, çirkinliğinden ötürü her gün değişen moda gibidir. Sosyal psikoloji unsuru olarak hatırı sayılır düzeyde etkin olması kadar, zihinsel kontrolü çokta fark edilebilen bir şey değil. Günceli takip, okuyucuya da bir onbaşı kültürü katar. Şayet bu onbaşı kültürüyle generallik fetvalar veriliyorsa orda da ciddi bir sorun var demektir.
İnsanlar hâle(ana) tanıktır. Dolayıyla günceli daha rahat ve sıkılmadan rahatsız olmadan izlemeyi sever. Ta ki kişinin kendisini rahatsız edecek bir şeyler olana dek.
Gündemden dokunmak benim için ahlakidir velev ki acıtsa da. Rahatsız olacağınız bir konuda yazan, risk alarak sizi rahatsız etmeye gelmiştir.
Romalılar, Colosseum (Kolezyum)’da oturup insanları parçalayan vahşi hayvanlara bakarak, kan ve şiddet manzarası karşısında kendilerini eğlendirdiklerinde, başkalarının eylemleriyle yaşamlarına bir tat katmış oluyorlardı. Modern dünya insanının elindeki akıllı telefonla başkalarının hayatını izlemesi gibi. Kimse rahatsız etmese, oldukça haz verici bir şey (!). Böylelikle hayat, bilgisayarın sanal âleminden akıp gider. Oysaki bu hakikat değil. Dışarda ‘gerçekten’ olaylar oluyor…
Artık Colosseum yok, ancak şehir çok daha büyük bir arena ve çok daha fazla insana yer var. Bu gün o keskin pençeler, yırtıcı hayvanların pençeleri değil, bu kez insanların pençeleri klavye ile bileylenmiş, çok daha keskin ve kötücül.
20. yüzyılın başına kadar atom altı parçacığından haberi olmayan bir bilimin, attığı ve aştığı tüm adımlardan sonra, her olmaz ve imkânsız denilen şeyi merak edip araştırdık ve çoğu şeyin olur hale geldiğini gördük.
İnsan kendine özgü şekilde ateşi keşfetti, çiçeği kokladı. Denizde balık gibi yüzdü. Havada uçtu ama yerde öldü.
Muhteşem şiirler yazdı, mükemmel şarkılarla mest oldu. Dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgelerle hayaller kurdu. Aynı insan kendisine savaş açmaktan, çevresini yok etmek gibi yanılgılara düşmekten bir türlü vazgeçmedi. Terazinin bir kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine nankörlüğü konulduğunda neredeyse dengede kaldı.
Hayatımıza dokunan gelişmelerle çok şey değişti. Değişmeyen tek şey, insanın düzenli bir şekilde elle tutmadığı şeylere olan inançsızlığı oldu.
Her teknoloji ürününü alkışlarla karşılıyoruz. Karşılığında bedel olarak hayatımızın değerlerinden bir şeylerinde gittiğini fark edince üzülüyoruz. İlk kez TV seyrettirilen ve kameraya doğru yaklaşan treni görünce ekranın önünde korkuyla ve şaşkınlıkla kendini yerlere atan yerliler gibiyiz. Her yeni duyulan bilgiden kaçıyor ve önce reddediyoruz. Sonrasında korkunç bağlanıyoruz. Belleğimizde ne kadar bilgi varsa hakikatinde ondan ibaret olduğu zannediyoruz. Adam akıllı ikna edilene kadar bu bilgiye saplanıp kalıyoruz. Suyun kaldırma kuvveti ve uyandırma kudreti gelene dek bu böyle devam ediyor.
Kolbastı çıkınca hemen öğrenen, apaçi keşfedilince zaman kaybetmeden kıvırmayı başaran, ‘erik dalı gevrektir’le coşan, envaı çeşit hedonist (haz) aktivite dünyasındayız. Hayatın esaslı anlamından gitgide uzaklaşan, popüler kültür siyasetinin çocukları bizler; kadim hakikate kulak tıkamış, sırt dönmüşler olarak, kör gözle bakıyoruz dünyaya. Oysa parlatıcıyla aydınlanmaz gelecek, fön çekince düzelmez hayat ve fondotenle kapanmaz yaralar. Ve geçmişe sadece mazi deyip noktalamaz beşeriyet.
"Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir" diyordu Tolstoy. Bizse her gün yaşadığımız şehirde her gün kendimize yeniden yabancılaşarak hayat sürüyoruz. Bir çeşit şeytanla tokalaşıp her gün yeniden akit tazeliyoruz.
Peki, şeytanla tokalaşmanın bedeli, ağır faturaları görebiliyor muyuz? Bir bakın.
Son derece modern meskenler yaptık ama içinde huzurumuz var mı?
Kuştüyü yataklar kondurduğumuz evlerimizde rahat uyuyabiliyor muyuz?
Moda saatler bileklerimizi süslerken, hiçbir randevuyu saatinde icra edemez olduk.
Çocuklarımızın son model cep telefonları tabletleri bilgisayarları karşılığında ne verdik? bir bakın. Arkadaşlıklarını dostluklarını yok ettik. Bütün iletişim damarlarını kestik.
Her istediklerini alarak rahatlığa alıştırdığımız çocuklarımızda neden bir tatminsizlik var? Bu davranışımızla sevinme güdüsünü, bekleme, yokluk empatisini nihayetinde sabırlarını ve sabrımızı tükettik.
Okula derslere fazlaca anlam yükleyip; ayakta kalma, problemlerle baş edebilme, mücadele azimlerini mahvettik.
Küçükleri kreşe bırakıp ebeveyn sorumluluğunu dümura uğrattık.
Dokunulmaz zırhlarla donattığımız çocuklarımızın öğretmenlerine karşı saygıyı yok ettiğimizde kendimize olan saygımızı da yok ettiğimizi göremedik.
Okunan hatmi şeriften hâsıl olan sevabı cümle aleme dağıtırken çok takvalıydık. Yapılan ticaretten hâsıl olan kârı dağıtmadaki cömertliğimize ne oldu? Paramız var bereketimiz yok,
Okumadan yazıyı, tanımadan yazarı eleştirdik. Dinlemeden konuşmayı, camiye gitmeden imamı, namaza gitmeden ehli salatı, hacca gitmeden Hacı abiyi eleştirenler ne kadar tutarlı olur ki?
Âmâlar şaşıları yönetiyor. Bir tutam ot için yardan sürükleneceğini göremeyen keçiler, Abdurrahman Çelebi pırpırıyla metropolde dolaşıyor.
Kuşlar daha uçmayı öğrenmeden yuvadan ayrılıyor,
Merkeplerin çalgısına öküzler raks ediyor.
İnsan gereğinden çok konuşarak da, gereğinden çok susarak da günah işleyebiliyor. Ve yanlışı zevkle izlemek kadar acımasız ve kayıtsız kalabiliyor.
“Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi” şarkısından “Allah’ım Ben Nerde Yanlış Yaptım” şarkı moduna geçmeli.
Mektebi arifanda ilk ders kırmamak son ders kırılmamaktır. Hayatın arifan mektebine yeniden dönüş vaktidir. Popüler kültür yazıları gibi ömrümüzü de çöpe atmak sadece kendimize ihanettir vesselam.


