--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kekî; Kalahari'den Selam Olsun

Hüseyin Acarlar
Hüseyin Acarlar
3

Aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir. (Afrika Atasözü) 

Sevgili KekÎ;

Kalahari çölünden kalkan sıcak rüzgâr kumlarıyla selam gönderiyorum.

Burada aylardan sıcaklık. Sizin orda bahara girildi biliyorum.  Bulunduğum yere Gaborone diyorlar. Güney Afrika’ güneyimizde kalıyor. Komşu ülkeler Zımbabve, Nambiya.

Bura Afrika’dır Kekî.

İngiliz ve Fransızların Güney Afrika’nın altınlarına sahip olup, insanların anasını ağlattığını biliyordum. Buraya gelince gördüm ki burada anada bırakmamışlar. Parlak elmaslar için siyah adamları yemiş bitirmiş beyaz adam. Yerli kardeşlerimin çoğu Korona virüsü gibi çeşit çeşit hastalıklardan, açlık ve susuzluktan kırılıyorlar. 

Artık altınları yok ama beyaz adamdan miras İncilleri var. 

Zulu ve Hutu kabileleri sürekli ve de anlamsız bir savaşın içindeler. Savaş hali olunca beni oraya bırakmadılar. Her gün birbirlerinden canlar gidiyor. Aynen bizim oralarda yaptıkları gibi. Yerli kardeşlerim kaknüs kuşu gibiler bizim Asya ülkeleri de diğer kuşlar gibiler. Şimdi kaknüs nedir diğer kuşlar nedir diye soracaksın biliyorum.

Mantıku't-Tayr'da Şeyh Feridü'd-din-i Attar der ki;  muhteşem Anka kuşu da etrafına topladığı çalı çırpının ortasında bir gün öyle bir sayha çekti ki öyle bir 'ah' etti ki kanatlarının çırpınışından kıvılcımlar çıktı, çalı çırpı tutuştu ve yandı. Cihan küle kesti. Ve bu kıyametin içinde o da kül oldu. Şeyh Feridü'd-din-i Attar bu kuşa 'Kaknus' der.

Oldukça iri bir masal kuşudur kaknüs. Uzun, kuvvetli üç yüz altmış deliği bulunan ney gibi bir gagası vardır. Çok delikli gagasından yel estikçe bir takım sesler çıkarırmış. Bu kuşun eşi de yoktur. sesinin güzelliğinden bütün kuşlar susar. ömrü bin yıla yakındır. Öleceği vakit çalı çırpı toplar, onları çepeçevre yığar. tam ortasına geçer ve yüzlerce türlü nağme ile feryada başlar. Hem feryat eder hem de ölüm derdinden gazel yaprağı gibi titrer. Feryadını duyan kuşlar onun ağlamasına ağlar, bir kısmı dermansız bir halde ölürler. Bir soluk ömrü kaldığında şiddetle kanatlarını çırpar. Kanadından bir kıvılcım ateş çıkar, etrafı alev alır. O ateş çevresindeki çalı çırpıyı tutuşturur ve tamamıyla yanar gider. Külde bir zerre bile ateş kalmayınca, o külden başka bir kaknüs kuşu doğar.

Sırrı yazdı Feridüddin Attar. Dış dünyadan iç alemlere kapı açtı Mantıku't-Tayr ile. Kuş diliyle konuştu bizimle, aslında bize bizi anlattı Simurg hikayesinde. Nereden bilebilirdi;

"tiryâki-i herze hâb-ı menhûs

âteşler içinde hemçü kaknûs"

beyti can bulacaktı Şeyh Galib'in dilinde?

Neyse derin mevzular bunlar…

Buraları soracak olursan diyeceğim o ki; namütenahi hak ve sınırsız sorumsuzluk üzere dal-başak gezinmelerden başka bir şey yok. Tesettür hak getire…

Gerçi bilirsin hep söylerim: “Başın özgür değilse örtün özgür olsa ne olur?

Nihayetinde hadım edilmiş idrakle metropolde kendini örtülü sanan ne metropollü olmuş ne de köylü kalabilmiş acıların çocuklarının çocukları dolaşır oldu.

Sabah vakti, sağcı ideolojiler kurban edildi efendilerin kahvaltısına, öğlen yemeğinde solcular, asır vakti İslamcılar sofraya konmamış mı?

Yine derin mevzulara daldım kekÎ. Alışkanlık işte. Bilirsin, suare saatlerinde beyaz adamı keşfedeli beridir derin uyku benden ırak oldu. Derin mevzular da zihnimi işgal eder oldu.

j. Paul Sartre oldukça haklıydı. 1961 de Frantz Fanon şu Frantz olarak Cezayir’de doğup Allah rahmet etsin İbrahim olarak vefat eden Cezayir’in büyük düşünürü var ya işte onun “Yeryüzünün Lanetlileri” eserine yazdığı önsözde şöyle diyordu J. Paul Sartre :  “Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beşyüz milyon insan ve bir buçuk milyar “yerli”. Birinciler “söz”e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı. Bu ikisi arasında aracı olarak hizmet veren satılmış kralcıklar, derebeyleri ve tepeden tırnağa sahte bir burjuvazi vardı. Sömürgelerde gerçek çırılçıplak ortadaydı. Ama “metropoller” bu gerçeğin giyinik olmasını yeğliyordu; yerlilere kendilerini sevdirmek zorundaydılar. Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka yaratmaya kalkıştı. Gençler arasından ayıklayıp seçiyorlardı. Alınlarına kızgın demirle batı kültürünün ilkelerini dağlıyorlardı. Ağızlarını seslerle, tumturaklı, parlak, içi boş sözcüklerle tıkadılar. Metropolde kısa bir süre kaldıktan sonra, gözleri boyanmış bir halde ülkelerine yolluyorlardı. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Yalnızca yankı yapıyorlardı.”

Biz yerli kalabildik mi? Her şey, Batılılaşma, çağdaşlaşma, kalkınma adı altında yürütülen sömürgeleştirme sürecinde, “Bu devlet nasıl kurtulur, nasıl kalkınır?” sorularıyla başlamıştı. Velakin bizimkiler bu işe uyanamamış, milleti soysuzlaştırma ve köksüzleştirme ile sömürgecilerin değirmenine su taşımışlardı. Oysa biz biz olmaktan çıktıktan sonra kalkınamazdık ki?

Bilirsin KekÎ;

Bir toplum kültürünü “gericidir” diye inkâr ederse, tarihsel süreklilik nasıl sağlanır? Tarihsel olarak geride kalmış olan bir kültür toptan geri, bugün yaşayan da mutlaka “ileri” ve “ilerici” olur mu?

Kurban olam Kekî sen söyle?

Eğer geçmişle bağlar kesilirse oluşan boşluk başıboşlar tarafından doldurulmaz mıydı? Cumhuriyet aydınları bu soruları genellikle sormadıkları gibi, sorulmasını da tartışılmasını da engellediler. “Başarıları” yaptıkları savunmanın ve teorik argümanların gücünden değil, arkalarındaki küresel sermayenin oluşturduğu iktidarların baskıcı gücünden kaynaklanıyordu. Ürettikleri yalanla yaşamayı “aydınlanma” sananlar, yalanlarını yüzlerine vurmaya başlayan yerli durmaya azmu cezmu kast eylemiş biz iflah olmaz gericileri nereye koyacaklarını şaşırıyorlar. Nerden peydahladı bu gericiler? Hem de onların ellerindeki entelektüel donanımlarını ellerinden alan?  Odur bugün İdlib meselesinde ortak duygu ve düşünceler oluşmuyor.

Keki, soruyu baştan sormak gerekmez mi? Bu nasıl bir saplantıdır ki akıl bunu kabullensin. Türkiye’de, “Batı’ya rağmen Batılılaşma”, “halka rağmen halk yararına devrim yapmak” garip, ama yaygın bir aydın saplantısı değil miydi? Müslüman ülkede İslamcılık yapmak kadar kadar çok garip bir hal.

Yer ki arından çatlak, sema  ki arza düşman.

Sevgili Kekî;

Bizim oralarda hâlâ İnsanlar saçına göre değer buluyor değil mi? Hâlbuki sakalına göre fikir sahibi olsak, ona göre davransak ne olur? Hemen kızdığını biliyorum, şaka ya hu! Kıldan işlerle kanaat sahibi olunduğu müddetçe rahmeti rahmana kavuşmuş bir dostun ifadesi ile bodur ve pişkin suratlar güpegündüz kantocu yosmalar gibi gerdan kırmaya devam eder.

Velhasıl tedavülden kalkmış insanlar, manasını yitirmiş duruşlar, modası geçmiş kıyafetler... .

Tembellikten dönmeye cesaret edemediğimiz öteler ötesi vatana sürgüne sabırsızlıktan geldiğini bilemeden ikide bir Oscar Wilde’ nin tabiri ile “çirkinliğinden sürekli değişen modaya” vurulma yerli olmaktan çıkmışlığın alameti farikasıdır der, bunu bilirim.

Burada ki yerli kardeşlerime bunları anlatabilecek bir dil bulabilecek miyim, bilmiyorum. Bulsam bir anlamı olacak mı onu da bilmiyorum? Aç adama entelektüel muhabbet açmak ne kadar ahlaki olur ki?

Neyse uzatmayayım.

Sessizce kendi içlerine gömülen ölülerin dirilişi için, göğe Zülfikar hışmı ile bir “la” çizmek öncekilere sonra “illa ki “ALLAH” gelir diyeyim.

Buralardan havadisleri sana yazmaya devam edeceğim. Baki selamlar.

Yorumlar

(3)

Yorum yazın

0/1000

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

şenay doğan

4 Mart 2020 19:17

kaknus kimsenin bilmediği hakikate vasıl olmuş....herşey helak olur gider baki kalan yalnız allahtır(kartalın zikri)namı değer rahman 26-27 allaha emanet olun ya habiballah

Cihat

4 Mart 2020 12:49

Özünden koparılmış toplum başkasına köle olur. Teşekkür ederim.

Murat

4 Mart 2020 11:57

Zindzi esmer incisi, Afrika’nın bir ucunda tutuşan bilinci ile aşamadı sıcak kumları yüzyıllardır!!! Ama sıcağın selamı da güzeldir... A.S.

Hüseyin Acarlar Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle