Hırsızı Gördüm! Hayalleri çalıyordu
Kapitalist finans terörünü anlamanın üç temel kavramı anlamayla yakın ilişkisi vardır. Bunlar; Birey, zaman ve hayal.
Kavramlar üzerine konuşabilmek için şöyle bir soru sorayım sözüün evvelinde.
100 doların 500 dolarlık hacim oluşturup somut anlamda kimsenin cebine girmeden sistemi domine etmesi ve kurtarması mümkün mü? Cevabı için Fransa'nın Riviera kıyısındaki küçük bir kasabada geçtiği rivayet olunan fıkra gibi olay -belki de fıkradır-aydınlatıcı olacaktır.
Mevsim yaz, aylardan ağustos...
Riviera kıyısında küçük bir kasaba. Yaz sezonu, ancak yağmur yağıyor ve kasaba bomboş. Herkesin birbirine borcu var ve kredi ile yaşıyorlar. Şans eseri otele zengin bir Rus geliyor ve resepsiyona 100 dolar bırakıyor. Ancak odayı beğenmezse parasını alıp gideceğini söylüyor ve yukarı çıkıyor. Otel sahibi parayı alır almaz kasaba olan borcunu ödüyor. Kasap, 100 doları hemen alarak toptancıya olan borcunu vermeye gidiyor. Toptancı büyük bir sevinçle parayı alıp, kriz nedeniyle kredili hizmet veren hayat kadınına götürüyor. Kadın parayı alıp aynı otele giderek oraya olan borcunu kapatıyor. Ve o anda Rus müşteri odadan geri dönüyor, odayı beğenmediğini söyleyip 100 dolarını geri istiyor. Parasını geri alan Rus müşteri, kasabayı terk ediyor. Rus müşterinin bu ziyaretinden somut olarak hiç para kazanan olmuyor. Ancak tüm kasaba borçlarından kurtuluyor.
Rus müşterinin odayı beğenmeyerek otelden ayrılmasında sonuç şudur aslında kimse iş yapmıyor. Üretim yok, herkes zararda. Burada Rus müşterinin yerine bir bankayı konumlandırın bir an. Eğer odayı beğenmezse tüketici haklarını ihlal gerekçesiyle-bankanın gerekçesi genelde hizmet kelimesidir-%2 tazminat alacağını söyleseydi, otelci razı olur muydu? Evet, otelci borcunu ödemek ileriye (hayale) rahat bakma adına bu riski üstlenirdi. Aynı Rus müşteri esnafa da aynı şeyi yapsaydı sonuç değişmeyecekti. Herkes %2 tazminata razı olurdu. Bu durumda her yerde ihtimam gören, hizmet gören, ağırlanan Rus müşteri yani banka toplamda hiçbir iş yapmadan %8 kazançlı olurdu.Finans uç beyleri bankalar, zaten böyle çalışmıyor mu?
Kaliforniyalı John Steinbeck’ın 1939’da yazdığı “Gazap Üzümleri” romanı büyük buhran(1929) sonrası Kaliforniya’da yaşayan işçi sınıfının hayata tutunmaya çalışmasını ve finans terörizminin ayak seslerini duyurmaya çalışıyordu. Çiftçilerin yüzlerce yıldır ekip biçtikleri toprakları bir bir ele geçiren bankaların sözcüleri, sonunda köylülerin kapılarına dayanıp arazilerini terk etmelerini talep ettiklerinde ancak çiftçiler nasıl bir matematiksel dümene uğradıklarını, yeryüzünün yeni tip üçkâğıtçılarını fark etmeye başlıyorlardı.Bu durumda yazarın gençliğinde bir zamanlar çalıştığı Salinas Vadisindeki işçilerin bazısı matematikten nefret ediyor, bazısı korkuyor, bazısı ise korku ve travmayla kurtarıcı olarak toprağın yeni sahibi bankaya ve onun yüce matematiğine(!) tapıyor! Romanı okumakta zorlananlar için sinemaya uyarlanan ve Henry Fonda’nın başrolünü oynadığı filmini tavsiye ederim.
Bugün bankaların efendiliği aynı üçkağıtla bireyler üzerinden ülkelere, iktidarlara devletlere uzandı. Dijital geçişle de sistemini kusursuz hale getirmeye çalışıyor. Türkiye dâhil birçok ülkenin devlet başkanları, ülkelerine karşı “finansal komplo” kurulduğundan şikâyet ediyorsa bunu pasif savunma refleksleri olarak almak doğru değil. Tröstler,ülkelerin geleceğini / hayalini finansal durumlarına elverişli duruma dönüştürürken uygunsuzları, huysuzları, uyumsuzları dijital rakamlarla diz çöktürme peşindeler.
Üç kavram demiştik…
Finans Terörizmi, bireylerin hayalleri –fantezi de diyebilirsiniz bence mahsuru yok- üzerinden hayallere ulaşma aracı olarak kendini takdim edip, hayal satma üzerinden zamanı satar. Zaman üzerinden faizi işletir. Zaman-bankalar buna vade diyor- olmasa finans olur muydu? Enflasyon denilen şey bu vadeden yani zamandan çıkan sonuçtur aslında. Yani birçok iktisatçının iddia ettiği gibi enflasyon neden değil sonuçtur. Bu tefecilik sistemi kendin aylık açıklanan enflasyon rakamlarında ele verir. Aylık “tefe” şu kadar diye. Bundan daha iyi itiraf olabilir mi?
Bireyciliğe gelince bir soru; neden “birey hakları” kavramı öncelenir de “toplumsal haklar” geriden söylenir? Sosyologlar, buna toplumu oluşturan bireydir cevabını verir? Tersten gidin. Toplum olmasa birey yaşayabilir miydi? Toplumun en temel yapısı aile olmadan bebek kendi kendine büyür mü? Bırakın büyümeyi yaşayabilir miydi?
Bireycilik enaniyetir. Üst egodur. Kişinin kendi çıkarlarını toplumun yani cemaatin yani cemiyetin önüne koymasıdır. Kur’an’ın ruhunda, bütün ayetlerde fert değil cemaat olma övülmüştür.
Ben bireyim demek “tanrısız ve toplumsuz ben kendi ayaklarım üzerinde durabilirim” demenin ameliyesidir. “Benim kimseye ihtiyacım yok” diyen finans teröristlerinin oltasına gelmiş demektir. Bu insanlıktan “belhüm adal’e (hayvandan aşağı durumu)” yolculuk serüvenine çıkmak demektir. İnsan olmak insana yaklaşmak demektir. Beşer birbirine yaklaştıkça insan olur. Bizim Medeniyet muhayyilemiz cem etmeye dayalıdır. Biz birken değil bizken güzeliz. Kültürümüzün tanımı budur.
Kapitalist finans terörünü besleyen faizle ilgli bir darb-ı meselle bitirelim.
Rivayet olunur ki vaktin birinde satrançta rakip tanımayan bir hükümdarın karşısına tıfıl bir genç gelir. Ve eğer satrançta hükümdarı yenerse ödül olarak her satranç karesine bir altınla başlayarak katlamalı olmak kaydıyla altın talep eder. Satrancı genç kazanır. Ve satranç tahtasındaki 64 kareye birden başlayarak altın bırakırlar. Yani birinci kareye bir, ikinci kareye katı iki, üçüncü kareye ikinin katı dört şeklinde. Sonuç sarayın hazinesi 64. Kareye gelmeden boşalır. Neden mi? Hesap makinasını alın ve başlayın hesaplamaya. Sonuç rakamları makinanız almayacaktır. Faiz böyle bir şey … Son söz “Vel asri innel insane lefi hüsr (Zamana yemin olsun ki insan hüsrandadır)”. Zamanın sahibi Allah’tır. Rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun ifadesiyle;
"Burası dünya ne çok kıymetlendirdik, oysa bir tarla idi ekip biçip gidecektik."


