Hey Garson! Masterchef’e Söyle
Bir kahve! Acı olsun dertlerimiz gibi.
İçine ihanet doldurulmuş şu pet şişeyi de kaldır gözümün önünden. Kalbin kadar temiz bir bardak yerleştir masaya. Lale renkli yanakların, bal süzülen dudakların olduğu yere var. Yeşil yaprak budakların gölgesindeki serin sulu bulaklardan doldur suyu. Ebu Müslime, ibn-i Bakü’ye de Ümmeti Muhammedîn selamını söylemeyi unutmayasın.
Ortaya karışık bir salata; hayatımız gibi anlarsın ya. Ha, salataya maydanoz olacakları da uzak tut buradan. Kendimle konuşacağım biraz.
Hey garson! Bana bir huzur, sadesinden. Yanında kızarmış yüzler, velfecri okuyan gözler istemem. Malum! kolesterolüm var, kalbe dokunur.
Dumanı tüten şükür çorbası ver oradan, kahve sonrası.
Masterchefe söyle; tövbe ağacından istiğfar yaprağı karıştırsın. Kalp havanında dövülmüş tevhid ununu insaf eleğinden geçirip vicdanıyla hemhal kaynatmış olsun. Öyle getir.
Kepçe kepçe hamd ile servis eder misin? Keşkelerden pişmiş tövbelerden sıcak sıcak… Sipariş öncesi şu müziği de değiştir.
Sustur şu çığlık sesli kadını. Attila İlhan üstadın şiirini Nur Yoldaş’ın gürül gürül sesinden aç ‘Sultan-i Yegâhı’. Kapat kapıları, yabancı gelmesin.
"Bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
Eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
Ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
Çünkü yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak
Su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak
Belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın"
Sultani Yegâh nedir, bilir misin? Yaklaş yamacıma anlatayım. Klasik Türk musîkisinde bir şed makamıdır. Yani bir makam dizisinin kendi yerinden başka bir perde üzerine göçürülmesi. Sultani Yegâh da buselik makamının yegâh (re) perdesindeki şeddidir. Karar perdesi yegâh (re), güçlüsü dügâh (la), malzemesi ise si’dir (ama bu si normal si değil, si’nin küçük mücennep bemolü). Küçük mücennep bemolü beş komalık bemol demek. Türk müziğinde iki nota arası dokuz komaya ayrılır. Bu onlardan beşincisi yani. Bu makam, Hammamizade İsmail Dede Efendi tarafından II. Mahmud'a ithaf olunduğu için bu ismi almış. Anlamadığın halde dinlediğin için tebrik ederim garson.
Attila İlhan, “bestelenen şiirlerimden sadece Sultan-ı Yegâh’ı severim, çünkü sultaniyegâh makamında bestelenmiştir” derdi.
Neyse garson...
Bu arada, çorbanın içine limon sıktım sıkalı sözümün fiyakası ekşidi. Sıcak mezelerden iyice ayıklat. Ortaya şöyle irisinden haysiyet, vicdan doğrat.
Ülkem kadar güzel bir yemek olsun yanında.
Tadı tuzu olsun, ağzımın tadını kaçırmasın, dolmaları götürenleri hatırlatmayan cinsten. Yetimin yiyeceğinden araklananları getirme. Masterchefe söyle müteahhit gibi malzemesi çalıntı olmasın. Kusmuşum boğaza tıkanan lokmanın hartasını.
Zamansız kesilen medeniyet sesimi de getirebilir misin garson, takvim yapraklarının arasından. Kükremek istiyorum üstüne üstlük. Estergon demiri bileklerimi getirebilir misin portmantodan, kırmak istiyorum tutsaklık zincirlerini.
Bilir misin garson? Refik Halit Karay’dan Selim İleri’ye kadar damak zevkini edebi zevke dönüştüren yazarlarımız vardı bir zamanlar. Masterchefe sor bakalım, Tarık Buğra’nın ‘Havuçlu Pilav Meselesi’ öyküsünü bilir mi? Ya da Niyazi Ağırnaslı’nın ‘Geçmişin Tadı - Zirai İstihsal Davamız’ yazısından haberdar mıdır? Özge Samancı’nın ‘Geçmişten günümüze Türk mutfak kültüründe limonata’ yazısını okumadığından adım kadar eminim. Siz genç kuşak seyyar limonatacıları fotoğraflardan tanırsınız. Limonata ikram tarihimizde önemliydi bir zamanlar. Kolanın zaferini ilan etmediği yıllardan bahsediyorum, gündüz düğünlerinde limonata ve baton sale (tuzlu çubuk) ikram edilirdi. Hangi içecekler çıkarsa çıksın limonata egemenliğini sürdürdü uzun süre.
Hey garson Masterchefe söyle. Musa Dağdeviren’in ‘Unutulmuş Halk Yemeklerinden Yedi Tarifi’ne baksın, eski ağızlara yeni tat olarak değerlendirsin bir ara.
Bana öyle gülme lütfen. Tabi sen benden gençsin. Dilerim her şeyin yolunda gitsin. Adını bağışlar mısın? Anlıyorum ki sıkıldın benden. Nereden bileceksin ne geçiyor içimden. Bak “Sultaniyegah” da bitti, çal ardından “Mihrimahı” ki; “muhayyer kürdi” bir bestedir. Mihrimah
Mihr-ü mah...
Farsça güneş ve ay…
Garson kardeş! Bunun bir de şehir efsanesi vardır. Şehir efsanesi olsa da hoştur be! Üsküdar’dakinin de Edirnekapı’daki Mihr-î-Mâh Sultan Camii’nin banisi de Mihrimah Sultan’dır. Rivayet odur ki; Koca Sinan, Üsküdar’daki külliyenin iki minaresi arasından akşam üzeri dolunay doğarken, Edirnekapı’daki külliyenin kubbesi üzerinden güneşin battığının görülebileceği gibi aynı paralel çizgide yapmıştır. Ertesi sabah Üsküdar’dakinin iki minaresi arasından güneş doğarken Edirnekapı’dakinin üzerinden ay batar. 21 Mart’ta camilerden güneşin batışı ile ayın doğuşunun art arda görülebilidiğine inanılır. Bırak dinleyelim çalsın “mihrimah”.
Korkma! Bakma şimdi üstümün başımın kirine pasına. Meraklanma hesabı hayatımla ödeyeceğim. Artarsa.. Üstüne biraz ''gurur'' al. Onu da mezarıma getir.
Son olarak bir çay getir, kan kırmızı olsun.
Ne o? Yoksa bahşiş mi bekliyorsun? Haydi, öyle olsun!


