Hayatı Tam Kalbinden Vurduk!
Aydınlanma çağının aşırı iyimserliği, yirminci yüzyılın ikinci yarısında yerini vaatlerinin çoğunu gerçekleştirememiş bir kötümserliğe bıraktı.
Bugün, dünya sosyolojisinde ütopyaların yerini distopyalar aldı. Bu kötümserlik halet-i ruhiyesi uzun bir süre daha gidecek gibi.
Gerçek şu ki;
“İdeolojinin sonu”, “tarihin sonu”, “ulus-devletin sonu”, “sınıf politikasının sonu” “modernitenin sonu” gibi ‘son’lar silsilesinin ortak özelliği, demokrasi gemisinin krizlere demirlediğidir.
İnsanoğlu, bu kez hayatı tam kalbinden vurup intihar ediyor.
Bu nasıl oldu? Nasıl oluyor?
Açalım;
İnsan üretim tüketim ilişkisinin en son hali Modernizm, esasında insan olma erdemine saldırdığı oranda palazlandı.
Modernizm, insanlığa İki dünya savaşı armağan etti. Bugün, barış adına vekâlet savaşlarını play station keyfiyle izleyen mazoşistlere dönüştük.
Devletler, küresel gücün aktörlerinden biri olmak için taşeron örgütler eliyle üçüncü dünya savaşını korsanca konsolide ediyor.
3.dünya ülkelerinde kan ve gözyaşının yoğunluğu arttığı oranda gelişen ülkelerde konfor arttı. Beraberinde şiddet psikolojisi hayatın her anında var oldu.
Onun içindir ki günümüz insanı, evde, işte, eşte, trafikte, siyasette, mektepte cep teknolojisiyle patlamaya hazır bomba gibi asabi asabi dolaşıyor
Gelişen teknik, ruhsal iletişimin canına okudu.
Dinin, fikrin, dilin, vecdin diyalektiği anlaşılamaz hal aldı.
Yerin yönü değişti. Adaletin terazisi şaştı.
Eşrefi mahlûkatın derinliğindeki anlam buharlaştı. Dolayısıyla toplumsal ruh, semantik(anlamsal) intiharı yaşıyor.
Allah insanı yarattı. İnsansa modern yapılar inşa ederek kendine dünyayı zindan etti.
Binalar yükseldikçe insanlık küçüldü. İnsanlar küçüldükçe zulüm kalıp değiştirdi, dozajını arttırdı.
Modernizm, zaferini ebedi ilkelerin hayattan kovulması üzerine kurdu. İnsanın Allah’tan başka kimseye kulluk etmeme vasfını yok sayıp, insanı yalnızca yurttaş yaptı.
Göğe azmetmiş Nemrut tapınağı banka mabetleri(!), namuslu vatandaşların şefaat dilendikleri yegâne dergâhlar oldu.
Modern dünya, nazenin hanımefendileri evinden koparıp bankacı yaptı. Bu bankacı hanımefendiler, “Rabiatül Adeviyye” rolünde, çalınmış paralarla verilen faizli kredileri lütuf saydı.
Sistemin çarkı, geri ödeme yapamayanları, tefeci menkul şirketlere kurban edip soydukça, insanlık paritesi dibe vurdu.
Komşusu açken tok yatan merhamet salhanelerinde; merhamet halinden beri, kal de kavi, mabadından gelen gaza tepik sallayan tosuncuklar yetişti.
Komşusuna, akraba-i taallukatına hava atan görgüsüzlerin sayısı arttıkça şeytan muhafazakâr gülücükler dağıttı.
Modernizm, profan (boş) bir hayat bahşetti. Çağın İdeolojileri, deli gömleklerini giydirirken kiminin cebine kırmızı kart, kimininkine kredi kartını bonusladı.
Mutlu azınlık, açlık sınırı işareti asgari ücretliden, emekliden, vergi dairelerinde işi var görünen borçlu işsizden, alt gelir düzeyinde çalıştırılan işçi ve memurdan, evsiz barksız, garip gurebanın emeği üzerinden keyif çatarken, mutsuz çoğunluğa TV’lerden dini bütün ve kanaatkâr olmaları yönünde telkin bahşedildi.
Modernizmin işgal ürünü vesayet demokrasi anlayışı, “Allah” tasavvurunu; yalnızca vicdanlarda sevilen, haşa ulu Nirvana dergâhında oturup, dünya işlerinden anlamayan, kültürel paçoz sevgilere hasretti.
Bu demokrasi anlayışı;
Bürokrasiyi kutsadı.
Siyaseti, politikaya tahvil etti.
Hukukçuları ve politikacıları kutsal peygamber, kurtarıcı seviyesine çıkarttı.
Bir adım ilerisinde hikmetinden sual edilmez ve asla dokunulmaz ilah yaptı.
Dokunanları kendi üretimi kaypak şakşakçılar, troller eliyle boğmaya, yok etmeye çalıştı. Yok edemediklerini itaatkâr köle haline, daha da olmadı itibarsızlaştırarak toplumsal çemberin dışına itti.
Gözler görmez oldu, kulaklar sağır!
“Kanaat tükenmeyen hazinedir” ifadesi fukaralara teselli ikramiyesi yahut amorti bileti yapıldı.
Hikmet, yitik bir mala dönüştü.
Hükmü verecek hâkim, adil kavramını unuttu.
Mahkemelerde vicdanlar mahkûm edilmeye başlandı.
Tahakkümü dillendirecek hakem lal oldu.
Mihkem, manadan maddeye evirildi.
İdeal; ütopya,
Borazancı; Entelektüel,
Dava; kuru cihangirlikle infaz olundu.
Fikirde naçar, dilde pepeme, fiilde embesilleştik.
Dinsel kast örgütlerinden siyasal proseslere kadar, kendisine güç izafe edilen bütün yönetici/patrisyenlerin kulluk rejiminden topladığı parsaya karşılık, kullara sunulan mitoslar rejimine Dostoyevski gibi kumarbazları kovalayarak itiraz edenler, delilikle taltif edilir oldu.
Yıllarca sustuk…
Görüldü ki;
Finans hanedanlığının sürdürülebilir kalkınmayı, insan haklarını desteklediğini iddia eden bankaları; masum sivilleri öldüren, sakat bırakan misket bombaları ve seyreltilmiş uranyum da dâhil diğer silahların satışını finanse edendir.
Görüldü ki;
Savaş yoksulluğun başlıca sebebidir. Savaş, okulları ve hastaneleri yok edip tarım arazilerini gelecekte kullanım dışına çıkararak bir ülkenin kalkınma beklentilerini tümüyle baltalıyor.
Görüldü ki;
Dünyanın en yoksul 20 ülkesinin %80’inin tamamı son 15 yıl içerisinde büyük bir savaş yaşadı.
Görüldü ki;
Dünyanın en fazla çocuk ölüm oranına sahip 10 ülkenin 9’u son yıllarda çatışmalar yaşadı.
Görüldü ki;
Patrisyenler, patronuslar aristokrat mösyö klientleri savaş ve kaostan kandan ve gözyaşından besleniyorlar. Engel gördükleri millileşmeye itirazla ortalığı ateşe vermelerinin nedeni bu.
İnsana dair toplumsal dinamikler yok olmadan, ruhlara tabibi aşk ile merhem, maraz olup namlusunda şişen mermi olmadan ve şaşırmadan ve kahrolmadan, nihayetinde insanı yaşatan değerler göç etmeden, vatan; çıplak dağ ve taşlardan, köyler kasabalar ve şehirler viran olmadan, modern zindandan çıkış için tazeden Hay De! Bismillah…


