Göz Âmâdır
Mahkemeye görülen davaya şahitlik etmesi için piri fani bir teyze getirilir.
Kadıncağız yerine oturur. Davalının avukatı sorar:
- Teyzeciğim beni tanıdın mı?
Teyze cevap verir:
-A evet Avukat Bey! Sizi çocukluğunuzdan beri tanıyorum. Çocukken ailenizin baş belasıydınız. Her suçunu başkasına yükler, sürekli yalan söylerdiniz. Hala öyle olduğunuzu duyuyorum. Yalancı şahitlik için insanlara para veriyorsunuz ki yalan söylesinler. Böylece adaleti yanıltıyorsunuz. Daha fazla kazanmak için her türlü taklayı atıyorsunuz.
Davalının avukatı başta olmak üzere bütün salon şok olur. Avukat ne yapacağını bilemez bir halde kadına hedef şaşırtarak tekrar sorar:
E şey! Teyzeciğim, ya karşı tarafın avukatını tanıyor musunuz?
Teyze yine cevaplar:
Tabi ki tanıyorum. O çocukken evlerinde çalışmıştım. Tembel, ödlek ve şimdilerde alkol almadan duruşmaya gitmeyen dedikoducu bir hanımdır. Egoistin tekidir. Hırçındır ve kendinden başka kimseyi düşünmez. Geceleri de hala altına kaçırıyordur muhtemelen.
Yine herkes şokta.
Bütün salonu bir uğultu kaplar. Hâkim kürsüye tak! Tak! Tak! Vurup herkesi susturur. Her iki tarafın avukatını da kürsüye çağırır ve kulaklarına şunu fısıldar:
-Eğer bu kadına beni tanıyıp tanımadığını sorarsanız anam avradım olsun ikinizide harcarım!
Teyze, bildiğimiz yufkaya havada yedi takla attıran ya da baklava tarifleriyle ünlü bir teyze olmadığı kesin. Buna mukabil sözünü budaktan esirgemeyen gözün görmek, kulağın işitmek istemediğini dile getiren keskin bir dile sahip olduğunu söyleyebiliriz. Radar gibi göze ve kulağa sahip olduğu ise muhakkak.
1962 ‘de ölen Fransız şair filozof Gaston Bachelard, “Göz âmâdır, kendini göremez her şeyi görür” der.
Göz geçmişe kapalıdır. Kulak ise geçmişe kulak kabartır. Muhayyile geleceğe dairdir.
Göz, ibnü’l vakte(ana) şehadet eder. Ârifan geleneğimiz “ ibnü'l vakt” için hakikate erişmiş kişi olarak geçmiş ve gelecek zaman arasında olan tanımını yapar. Yani ne geçmişte kalan ne geleceğe varmış ne de şimdi/hal/dir. Üçü denge halinde olunca hakikatlidir.
Çocuk, yaşamaya dair geleceği olandır. Genç, anı yaşayan, geleceğe dair hayalleri olandır. Yaşlı ise geçmişi olan; görmüş, işitmiş dolayısıyla sözü olandır.
Çocuk düşmeyi ve kalkmayı deneme yanılma yoluyla öğrenir.
Yaşlı olan deneme yanılma yoluyla öğrenmeden korkacak kadar muhafazakârdır. Bilişsel öğrenme üst düzeydedir.
Genç olan, radikal ve tutucudur-iş ve kişisel eşya-. Görmeye meyyal-telefon tv internet gibi-, işitmeye duyarsızdır. Geçmişe değil geleceğe bakar.
Yaşlı bilir, genç yapabilir. Çocuk ne bilir ne de yapabilir. Modern dünya teknoloji ile bunu tersten işletir. Modern dünyada geçmiş kötüdür, gelecekse ana ve göze hapsedilir. Göz dışarıyı iyi görür. Ama kendi içini göremediği için çürümeye yüz tutar.
Modern dünya, geçmişin tecrübesini yok sayar. Genç, geçmiş insanların çok şey bilmediğini düşündüğü için kuşak çatışması yaşamaz aslında. Çatışmadan daha da acısı gencin geçmişle bağı kopmuştur. Yaşlı ise gence bu kopukluğu anlatacak ve giderecek dili kaybetmiştir.
Hakikat işitilebilir. Ancak görünmez. Gerçek ise görülebilir ve her görünen gerçek hakikat olmayabilir. Bu nedenle “gördük ve itaat ettik” demeyiz. “İşittik ve itaat ettik” deriz. Zümer suresinde peş peşe şu ayetlerde vahyin kendi özgün dilinde işitmeye dayalı hitabı görülür.
11-De ki: "Bana, dini sadece kendisine halis kılarak Allah'a ibadet etmem emredildi."
12 - "Hem O'nun birliğine teslim olan Müslümanların ilki olmam da bana emredildi."
13 - De ki: "Eğer Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkarım."
14 - De ki: "Ben dinimi kendisine halis kılarak yalnız Allah'a kulluk ederim."
15 - "Siz de O'ndan başka dilediğinize kul olun." De ki: "Asıl hüsrana düşenler, kıyamet günü kendilerine ve mensuplarına ziyan edenlerdir. Evet, işte asıl açık hüsran budur."
Kuşkusuz erbabınca bilinecektir ki “De ki” diye hitap edilen ayetler Zümer suresindeki bu ayetlerle sınırlı değildir.
Nübüvvet tarihi boyunca iman etmeyenler, işitmekten rahatsız olurlar. Ve sürekli “göster” biçiminde itiraz ederler.
Kur’an’da tebliğ sıralamasında kulak gözden önce tebliğ aracıdır. Evvel ve ahir kulakla bilinebilir.
Geçmiş kulak, modern dönem gözdür. Kulağı/eskiyi/ geçmişi; sadece menkıbelerden ibaret sayan anlayıştan, şimdiyi/hali; hazdan ve hızdan kurtarmak elzemdir.
Modern günlerden geçen insan her şeyi görebilen teleskopu icat etti. Bilmem kaç pikselli, yüksek kameralarla doğadaki ayrıntıları izleyebildi ama aynı insan, geçmişten geleceğe anlaşılabilir makul ve ideal bir yol çizmekten mahrum bırakıldığı içindir ki geleceğe dair pusulasını şaşırmış, hiçbir şeyi kestiremeyen âmâ haliyle arzı endam ediyor.
İşitmek, görmek, duymak ve akletmek…
Çocuk, genç, yaşlı insanlar, toplumun olmazsa olmaz deveranında nasıl bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı ve birbirinden bağımsız değilse; işitmek, görmek ve akletmekte o derece bir diğerine bağlıdır.
Huzur-ı mahşerde görülecek davalarda epeyce teyzelerin var olacağını hatırlayalım.
İlahi uyarı haktır. Hakkın konuşulduğu yerde susulur sadece.
“…onların kalpleri vardır, bununla (gerçeği) kavrayıp anlayamazlar. Gözleri vardır, onlarla (ibret alarak) görüp bakamazlar. Kulakları vardır bununla işitip (hakikati) duyamazlar. Bunlar, hayvanlar gibidirler, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar, (yaratılış amacından ve ahiret hazırlığından) gafil olanlardır.”(Â’raf; 179)


