• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI
11 Ağustos 2019

Bulgaristan Türklerinin Sürgünü (12 Ağustos 1950) ve Genel Göç Meselelerine Bakış (1)

Tarihler 10 Ağustos 1950'yi gösterdiğinde Bulgar Hükümeti önce Türkiye'ye 304-50-1 sayılı nota'yı verdi, daha sonra da 250 bin Türkü sınır dışı etmek suretiyle Türkiye'ye gönderdi.

Çiçeği burnunda Menderes Hükümeti bunların iskanıyla uğraşırken göçlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bu ne ilkti ne de son olacaktı.

İlk ve zorunlu göç 1877-78 Rus Harbinde (93 harbi) başlamıştı.

Vatan şâiri Namık Kemal, o tarihlerde Osmanlı Devleti'nin en büyük eyâleti için "Bizim nihâi hattımız Tuna'dır, Tuna düşerse vatan elden gider" demişti. (Tuna Valiliği çok önemli bir görev addediliyordu.)

İşte Ruslar Tuna'ya dayandıklarında Plevne müdafâsı bu düşünceyle destanlaşan büyük bir kahramanlıkla savunulmuştu ama olmadı. (Ruslar sadece Tuna'yı geçene kadar 50 bin ölü, 100  bin yaralı vermişlerdi. Bu zayiatları Plevne Muharebelerinde daha da arttı.) Tuna düşmüş, düşman Namık Kemal'in dediği gibi Yeşilköy'e gelmişti.

En önemlisi yüz yıllardır orada oturan Türkler için yürekler dağlatan göç de başlamıştı. (Rumeli, İstanbul ve Trabzon'dan önce fethedilmiştir.)

Çünkü Panslavizm düşüncesiyle Rus ve Bulgarlar eşi ve benzeri görülmeyen bir katliama başlamışlardı. Halk başına gelen felâketle çıldırmıştı. Zağra gibi pek çok şehir halkı tamamen kılıçtan geçirilmiş, kaçanları gidebileceği fazla mesafe olmadığı için çoğu yakalanıp gözleri oyularak öldürülüyor, akla hayale gelmeyen işkence çeşitleri uygulanıyordu.

Yollarda kâfileler, arkalarından yetişen Rusların eline düşmeden kadınlarını ve çocuklarını kendi elleriyle boğuyor sonra kendileri acımasızca öldürülüyorlardı. Trenler tıka basa tavana kadar insanlarla doluydu ve binebilenler bahtiyardı.

Vagon yetmiyordu, asker ve yaralı taşıyan vagonlardakiler yanlarından yalvararak geçen kafileleri gördükçe gözyaşına boğuluyorlardı.

Sınıra yaklaşanlar bile zulümden nâsibini alıyordu. Evlatlarını ve kadınlarını elleriyle Meriç'e atarak boğan babalar, bebeklerini karların üzerine atarak kaçan analar hep rastlanılan vakâlardı.

Genel vali atanan Prens Çerkasky, Tırnova'da kurduğu iđâre merkezinden bağırıyordu: "Tuna'dan Marmara'ya, Karadeniz'den Adriyatik'e Türk istemiyorum."

Varna'daki Fransız Konsolosu Aubaret'in gönderdiği rapor sadece küçük bir örnek. Aubaret raporda diyor ki; "Tırnova Sancağına bağlı Balvan 250 hâneli, 1900 nüfuslu bir Türk köyüdür. 7 Temmuz 1877'de Ruslar köye girdiler bütün köy halkını öldürdüler. Yalnızca 75 yaşında Mehmed oğlu Osman kurtuldu."

Şumnu'da bulunan Avrupa'nın en büyük 19 gazete muhabiri ortak imza ile tuttukları raporda, "Razgrad ve Şumnu'da Ruslar ve ayaklandırdıkları Bulgarlar Türkleri Kadın, çocuk, ihtiyar demeden gözlerimizin önünde öldürdüler" diye yazmışlardır.

Edirne ile Tatarpazarcığı arasında işleyen vagonlar yetersiz kalmış, Filibe'de istasyon civarında günlerce karlar üzerinde yatan kadın ve çocuklar ile yaşlıların çoğunun vefât ettiğini Filibe mutasarrıf vekili Nâfiz Bey bildirmiştir.

Yine Burgaz civarında yolları kesildiği için 20 bin kişilik kafilenin sinek gibi kırıldığını Daily Telegraph muhabiri iletmiştir.

Yine Bela Ormanında gizlenmiş büyük Türk göçmen kâfilesinin nasıl imha edildiğini Grandük Nikola ağzından kaçırmıştır.

Bütün girişimlere rağmen katliamların yapılmasına Avrupa’nın tamamı seyirci kalmıştır. Sultân Abdülhamid Hân Almanya Büyükelçisi Prens Reuss'e, bu kadar katliam, tecâvüz ve işkencelerin hiçbir savaşta ve dönemde duyulmadığını, devletler el birliği ile tedbir almazlarsa herkesin bundan zarar göreceğini söylemiştir. Ama duyan olmamıştır. (Şimdiki gibi.)

Sirkeci Garı, Ayasofya, Sultanahmet, Nuruosmaniye, Bayazıt, Yeni Câmi, okullar ve resmi binalar göçmenlerle doldu taştı.

En fakirinden en zenginine bütün İstanbullular evlerine götürmek için, göçmenleri taşıyan trenleri bekliyorlardı.

İşin boyutu büyüyünce Anadolu'ya sevkiyat başladı. Yetmedi gemilerle Filistin, Ürdün, Suriye taraflarına göçmen gönderildi. Bir gemi Kıbrıs açıklarında batınca 400 Rumeli Türkü göçmen sulara gömüldü. (Akdeniz'de şimdi yine göçmen dramı devam ediyor.)

Bu göçler Balkanlar'dan Anadolu'ya sürekli devam etti. 1877' de başlayan ve milyonlarca insanın hayatına mâl olan göç dalgası taa 1989'a kadar aralıklarla sürdü. (1912-13 Balkan Savaşlarını saymıyoruz o konuyu ayrıca işleyeceğiz.)

Büyük âlim Şumnulu Ahmed Davutoğlu Hocaefendi bile 1944 Rus işgâlinden nâsibini alanlardan. Nüvap Medresesinde müdür iken Türkiye lehine casusluktan tutuklanarak zindana atılmış, bir müddette Rositsa'da baraj inşaatında çalıştırılmıştır. 1949 yılında Türkiye'ye kaçmış vaizlik yapmış, 18 Kasım 1959'da İslâm Enstitüleri açılınca orada yöneticilik yapmış ve İbniabidin'in 18 ciltlik Reddü'l Muhtar'ını (en kıymetli fıkıh kitabıdır) tercüme etmiştir.

Yalnızca o mu? Türk çocuklarını, "Truduvak" adı verilen asker işçi taburlarında ve okul çocuklarını ise "Brigadir" adı verilen işçi gruplarında ağır şartlarda çalıştırmışlar, yetmemiş 1948'de iki Türk uçağı ile Filibe Konsolosluğumuza alenen saldırmışlardı.

1989'lara gelindiğinde manzara şudur. Komünist diktatör Jivkov'un emriyle  asimile edemedikleri Türklerden şimdilik 330 bin kişiyi sınır dışı ettiler. "Niye böyle yapıyorsunuz suçumuz nedir" diye soranları ise Belene Adasına işkence odalarına gönderiyorlardı.

O zaman dağıtım yeri olarak kurulan, Kırklareli’ndeki Gazi Osman Paşa Çadırkentinde ilk gelenleri, şu anda olduğu gibi bir takım homurtu ve hırıltı çıkaranlara rağmen, rahmetli Türkeş Bey'le karşılamaya, anavatanlarına hoş geldiniz demeye, moral vermeye, gönül yaralarını sarmaya gitmiştik. Sürgünün insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini orada görmüştüm.

Şimdiki durum farklı değil, 1877-78'de Müşir Mehmed Ali Paşa Rusya’yı Cenevre Konvansiyonu hükümlerine uymaya ve bütün devletlerin buna uyması noktasında Rusya'ya baskı yapmasını istemesine rağmen katliamlar engellenemedi. Bugün de Suriye'de bütün çağrılara rağmen katliamlar yine engellenemiyor.

Geldiğimiz nokta şudur, Müslümana, mazluma ve mağdura yapılan zulüm, işkence ve sürgünlerde suçlananlar hep mağdurlar olmuştur. Buna sebep veren devletlere kimse buğz mahiyetinde dâhi bir şey söylememektedirler. Allah (c.c.) akıl, iz'ân ve insaf versin.

Ancak şu da unutulmamalıdır Türkiye eski Türkiye değildir.

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Suer Ateş

Insallah sancak dustuğu yerden kalkacak Ayasofyada kılinan namazla YENİ TÜRKIYE mazlunlarin hesabini soracak Nesli Ati geliyor..yakindir..selamlar..
  • Yanıtla

Dogrucu davut

Bizde aynisini yapmadik mi. Akincilar veya din adina cihad denilen sey nedir. Cicek mi verdik onlara da onlarda bizi topraklarina aldilar 600 sene once. Biz yaparken iyi , hristiyanlar-yahudiler yapinca kotu mu oluyor.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23