Virüse meydan okumak
Meydan okuma genlerimizde var. Bu toprakların çocukları, hiçbir sayısal güç hesabı yapmadan Allah aşkı ve vatan sevdasıyla ölüme meydan okumayı alışkanlık haline getirmiştir.
Kendisinden kat kat büyük haçlı ordularını dize getiren bu milletin genetik kodlarında diz çökme veya kaçma yoktur.
Yoktur da, virüse haçlı ordusu muamelesi yapan ve senden korkmuyoruz ne yandan gelirsen gel demenin ne akla ne de dine uygun bir tarafı da yoktur.
Korkmak başka bir şeydir, bir salgın hastalık karşısında Müslümanca duyarlılık üzerine bina edilmiş sorumluluk başka bir şeydir. Sorumluluk duygusunu askıya alan cesaret gösterisinin bizim dini literatürümüzdeki karşılığı vebaldir.
Yeni Türkiye’nin fikri mimarlarından Nureddin Topçu’nun 1934 yılında Sorbonne Üniversitesinde sunduğu “Conformisme et Révolte” isimli doktora tezinin ismi biraz da tercüme hatasıyla İsyan Ahlakı olarak Türkçeye çevrilmişti.
Ahlakı, sorumluluk temelinde tanımlayan Nureddin Topçu, yarınki Türkiye’nin ancak kökü Anadolu topraklarında olan millet ve milliyetçilik temelinde yükselebileceğini savunuyordu.
Bakın etrafınıza, en uysalından en isyankârına kadar, bu topraklardan doğmuş her ne varsa içinde asaleti, şefkati, arzuyu, tevekkülü, yaşamayı, yaşatmayı barındırdığını göreceksiniz.
İsyanımızda da bir asalet var bizim, teslimiyetimizde de. Küskünlüklerimizin bile asaleti var. Dünyanın neresinde şehre küstü mahallesi var. Şehre ancak küseriz biz. Küsersek çekiliriz. Sadece tekrar davet edilmeyi ve gönlümüzün alınmasını bekleriz. Kin tutmayız.
İsyanımızı Dadaloğlu, irfanımızı Mevlana, aşkımızı Ferhat biliriz. Niyazi Mısri, Mısır’lı değil, Anadolulu’dur. Sezai Karakoç da bu toprakların çocuğudur. Necip Fazıl da.
Bizim eşkıyalarımız bile efedir. Asil, vakur, gururlu ve yerli. Nam için yaşar, nam için ölürüz.
Ahlakımızın ve isyanımızın temeli sorumluluk duygusudur.
Sorumluluğumuzun sınırlarını çizen inançlarımız ve değer yazgılarımız var.
Karantina dönemlerindeki sorumluluklarımız aynı zamanda dini yükümlülüklerimizdir bizim.
Uzunca bir tarihten bu yana büyük bir salgın hastalık ve dolayısıyla yüzleştiğimiz karantina uygulaması bulunmadığı için unutulmuş olabilir ama bizim fıkıh külliyatımızda karantina hükümleri de var.
Karantina fıkhı diyebileceğimiz külliyatın birinci kuralı ise kamu otoritesinin karantina kararlarına kesin olarak uyma yükümlülüğüdür.
Karantina kararı verenlerin bu tedbirlerinin doğru tedbirler olup olmadığının da bir önemi yok. Bunları tartışacağımız zamanlar, salgın riskinin sona erip her şeyin normale döndüğü zamanlardır. Kaldı ki devlet kurumlarının, salgın riskini çok iyi yönettiği konusunda da herkes hemfikir.
Şu anda hepimizin yükümlülüğü karantina tedbirlerine koşulsuz ve tam olarak uymaktır. Karantinanın getirdiği nimetleri de tatmaktır. Evimizi mescide çevirmek ve ailemizle yan yana bu kadar çok zaman geçirme fırsatı bahşeden Rabbimize şükretmektir.
Tedbirlere uymamak, başka insanların hayatı üzerinde tehlikeye neden olmak son derece ağır bir vebaldir. Ve İslam Hukuku açısından insan hayatı üzerinde tehlike oluşturan hiçbir davranış meşru değildir.
Bu bakımdan bize yakışan, içinde bulunduğumuz koşulların fıkhı neyi gerektiriyorsa bir ibadet şuuruyla bu fıkha riayet etmektir.
İslam’ın fıkhı temelinde yükselen sorumluluk anlayışımız Malazgirt’te sorumluluk anlayışımız dedelerimize kefenlerini giyerek haçlı ordularının karşısına çıkmayı emrediyordu, Çanakkale de kınalı kuzularımıza düşman kurşunlarına göğüs germeyi emrediyordu, dün 15 Temmuz’da hepimizi tankların ve uçakların önüne siper olmayı gerektiriyordu.
Bugün aynı sorumluluk anlayışımız, bizi ailemizle birlikte evlerimizi mescide çevirmeye çağırıyor.
Bize yakışan d,a inançlarımız ve sorumluluk anlayışımız neyi gerektiriyorsa hiç tereddüt etmeden bunu yapmaktır.


