Bizim tarihsel tecrübemiz yeter
Gözünü sevdiğim kurumsal hafıza.
Biz Osmanlı’nın sadece savaş meydanındaki kahramanlık destanlarına meraklıyız. Mesela Sâri Hastalıklarla Mücadelesine değil. Osmanlı bürokratlarının, dünyanın her yerinden yolcu alan liman olan imparatorluk İstanbul’unda elde ettiği geçmiş pandemi tecrübesini biz de bilmiyoruz ve yeteri kadar ilgi duymuyoruz.
Bugün yaşanan soruna çözüm olarak, tüm Türk-İslam mazisinin tecrübesini atlayıp Asrı Saadet referansı veriyoruz.
Oysa temel referansı Nas ve Asrı Saadet olan çok büyük bir fikri birikimimiz ve çok güçlü bir fıkıh külliyatımız var.
Elbette referansımız Asrı Saadet ama birden çok Nas ve yüzyıllar içinde tecrübe edilen maslahatı birleştiren ve güncele dair fikir veren fıkıh külliyatını ve uygulama örneklerini birlikte değerlendirmek lazım.
Ümmetin büyük öncülerinden merhum hocamız Timurtaş Uçar’ın oğlu Yusuf Tarık Uçar’ın bir whatsapp grubuna gönderdiği mesaj bana tarihsel tecrübemizi hatırlattı.
Yusuf Tarık Uçar bir referans gibidir. Politikadan sağlığa, güvenlikten adalete ne zaman bir kriz durumu olsa mutlaka bir referans görüşüne tanık oluyorum.
Timurtaş Uçar hocamızın fikri mirasının temsil ediyor adeta. Hatırlar mısınız bilmiyorum. Sanıyorum Ispartalı bir usta diyordu ya hani “Bir Bakıma Ben de Bir Milli Servet Gibiyim”. Düşünce tarihimizin fikri birikimini temsil edenlere işte bu şekilde milli servet muamelesi yapmamız gerekiyor. Bugün içinde bulunduğumuz iklimin fikri mimarlarından Timurtaş Uçar’ın veya diğer öncülerimizin fikri mirasçılarına bu şekilde milli servet muamelesi yaparsak, her krize kendi birikimimiz içinden bir çözüm bulmayı hatırlatacak bir kaynağı canlı tutmuş oluruz.
Yusuf Tarık Uçar’ın hatırlattığı Osmanlı devlet tecrübesi pandemi durumuna ilişkin çok önemli bilgi birikimi ve çok değerli modeller üretmiş.
İnsanlık salgın hastalıklara ilk defa tanık olmuyor. İnsanlık tarihinin çok büyük salgın hastalık deneyimi var. Bu deneyim eşliğinde gelişmiş çok güçlü bir fikir ve fıkıh külliyatımız da var.
Cumhuriyetin ilk yıllarında salgın hastalıklar ile ilgili düzenlemeler de Osmanlı tecrübesinin bir ürünüdür.
1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu var. 1930 senesinde Osmanlı bürokratlarının hazırlamış olduğu düzenlemede bugün pandemi ile ilgili konuştuğumuz konuşmadığımız nerdeyse her şeyi ve fazlasını düzenleme altına almışlar.
- muhacirin sıhhat işleri
- hapishanelerin ahvali sıhhiyesi
- sıhhi neşriyat ve propagandalar.
- tıbbi istatistiklerin tanzimi
- mektep hıfzıssıhhası
- belediyelere verilen detaylı pandemi görevleri .
Hele bir sari ve salgın hastalıklarla mücadele bölümü var ki bugün yurtdışı kaynaklı yaşadığımız meselelerin algoritmasını çıkarmış. Bırak içeride yetkileri dışarıdaki konsoloslara bile raporlama görevi vermiş.
Henüz yaşanmamış meselelere bile değiniyor, tedbirler alıyor.
Memleket dahilinde olan salgınla ilgili de hiçbir şeyi eksik koymamış.
Konutlarda alınacak karantina tedbirlerini saymış. Evinde cebri tecrit edilenlerin iaşesini düzenlemiş.
Kullanılmış elbise, ev eşyası vesairenin fennen dezenfekte edilmeden satışını bile yasaklamış.
En güzeli de tüm tedbirleri köy idaresi seviyesine kadar yerelleştirip takip mekanizmasına bağlamış.
Taşıyıcı olduğuna kanaat edilen kişiyi mahalli merci çalışmaktan men edebilir demiş mesela.
Bugün Türkiye’nin salgın hastalık mücadelesi, sahip olduğu büyük tarihsel tecrübeye istinat ediyor.
Bizim fıkhi tecrübemiz de salgın hastalık döneminde kamu otoritesinin kararlarına bir dini kimlik giydirmiş ve karantina tedbirlerine koşulsuz uymayı bir dini yükümlülük olarak kabul etmiştir.
Bu tarihsel ve fıkhi birikim üzerine bina edilen mücadelemizin sonucu da hayırlı olacaktır inşaallah.


