Türklerde devlet adamlığı ve adalet
Dünya üzerinde yaşayan milletlerden en eski bir millet, Türk milletidir. Türkler zaman içinde devletler, imparatorluklar kurmuşlar, esareti asla kabul etmemişlerdir. İslam ile şereflenmeden önce ve sonra Türk milleti vatan sevgisi, aile mefhumu, adalet, büyüklere saygı, küçüklere sevgi, mazlum ve düşkünlere yardım etme gibi güzel hasletlere çok değer vermişlerdir. Tükler savaşta ve barışta düşmanlarına daima adaletle muamele eylemişlerdir. Tarih incelendiğinde gelmiş geçmiş Türk devlet adamlarının yüksek bir adalet ve fikir anlayışına sahip olduklarını görürüz. Türk devlet adamları aynı zamanda bilgin, filozof oldukları her zaman hukukçuların seslerine ve ulemanın uyarmalarına kulak vermişlerdir. Ulemanın görevleri devlet adamlarını şer’i ve hukuki ölçüler içinde ikaz etmek ve uyarmaktır. İlim adamı, bilgin zevat; iktidar sahiplerinden menfaat beklemek şöyle dursun, icap ettiğinde kendisine sorulsun veya sorulmasın, hayatı pahasına yılmadan hakikati haykıran adamdır. Türk tarihinde verdikleri hükümler neticesinde: “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diyen alimler daima var olmuştur.
Tarihte Harun Reşid’i ve kardeşi Behlul Dane’yi çoklarımız duymuşuzdur. Özellikle Behlul ile akalı çok enteresan kıssalar kitaplarımızda yer almaktadır. Esasında Behlul Dane akil ve bilgin bir zat olup sureta deli görünmekteydi. Behlul bir gün Harun Reşid’in sarayına gelir. Hükümdarın oturduğu köşke girer. Etrafa bir göz geçirir. Kimseler yoktur. Hemen Harun Reşid’in oturduğu tahta çıkıp, padişah gibi oturur. Nihayet hizmetkarlar Behlul’un Harun Reşid’in makamında oturduğunu görürler. Şaşırırlar. Ellerine birer sopa alarak Behlul’u şiddetli bir şekilde döverler. Behlul yüksek sesle ağlamaya başladı. Harun Reşid bu sesi, feryadı işitir. Harun hemen halvet hanesinden dışarıya çıkarak Behlul’un neden böyle avaz avaz ağladığını sorar? Hizmetkârlar cevaben: “Padişahim. Büyük bir küstahlık ederek senin tahtı şerifine oturmuş olduğunu gördük. Bir iki değnek vurarak onu makamından indirdik” der. Behlul bu sözleri işitince Harun Reşid’e hitaben: “Kardaşım, Vallahi ben dövüldüğümden dolayı ağlamıyorum. Senin tahtında bir an oturmakla ben bu kadar kötek (dayak) yedim. Sen ise yıllardır bu tahtta oturuyorsun. Allah bilir ne kötekler yemiş ne azaplara uğramışsındır diye kardaşlık hissiyle senin için ağlıyorum” dedi. Bunun üzerine Harun Reşid kardeşi Behlul’e: “Aziz kardaşım, o halde bana bir nasihat et. Bu azaptan kurtulmanın çaresi nedir söyle” dedi. Behlul cevap verdi: “Haddinden aşırı işlere girişme. Sakın sakın zulmetme ve zalimlere yardımcı olma. Zalimler ve onun yardımcıları cehennemdedir, hadisini kendine rehber yap.”. Mevlana’nın mesnevisinde şöyle anlatılır: “Ört ki senin de ayıbını örtsünler. Tam emniyet ve selamet makamına erişmedikçe kimseye gülme. Bu sandıkta senin gibi niceleri kalmışlar, kendilerini belaya uğratmışlardır. İster eziyet versin ister zarar, kendi beğendiğin makbul gördüğün şeyi başkasına da yap. Çünkü Allah gözetleme yerinde ve pusudadır. Kıyamet gününden evvel herkesin cezasını verir. Daima kendi ahvalini murakabe et, Adalette huzuru, zulüm de zehri, gör.”. Yine Mesnevide şöyle geçer: “Padişah da aslında padişah olana denir. Yoksa hazinelerle ordularla kimse padişah olamaz. Padişah kendiliğinden padişah olmalıdır ki, Ahmet dininin saltanatındaki yücelik gibi ölümsüz olsun, buyruk yürütsün. Önce doğru-düzen inanırsan, iki dünyanın da sahibi olursan başına buyruk kesilirsin. İki günlük iğreti, sakat padişahlık değil, ebedi valilik, ebedi padişahlık elde edersin. Savaştan, döğüşten kurtulur, kendi işine bakarsın; Padişah sen olursun, kendi davulunu döversin. Bu dünya boğaz gibi dar geliyor bize; keşke şu boğaz, şu ağız toprak yeseydi. Halk, istek dilek sarhoşudur da o yüzden senin masalının kabullenir dinler. Kim kendini istekten dilekten kurtarırsa gözünü sırlara açar; sırlara bildik kesilir.”.
Biliyoruz ki, Osmanlı hükümdarları zaman zaman münadileri vasıtası ile: “Mağrur olma padişahim senden büyük Allah var” şeklinde hitap ettirirlerdi. Selçuklu sultanları senede bir gün kadı huzuruna çıkarlar, tebaalarından, kendisinden davacı varsa müracaat etmelerini talep ederlerdi. Buradaki maksat mahkeme kararlarının adil olmasını temin etmek, adalet huzurunda herkesin hesap verebilir olmasının gerektiğini anlatmaktı. Buradan ister iktidar ister muhalefette olsun bütün siyasi parti sayın genel başkanlarına ve milletvekillerine seslenmek isterim. Fani bir dünyada yaşıyoruz. Ömrümüz mutlaka bir gün son bulacaktır. Kırıcı olmayalım. Yıkıcı olmayalım. Birleştirici ve bağışlayıcı olalım. Lütfen geliniz ülkemizin en zor günlerinde bir taraftan afetlerle, bir taraftan Allahu alem hainlerin sebep oldukları yangınlarla boğuşup ülkemizin ciğerleri yanarken, siyaset yapmak için milleti bölmeyelim. Yaraları muhalefet, iktidar birlikte sarmaya çalışalım. Unutmayalım ki, hepimiz aynı gemide seyahat ediyoruz. Gemi batarsa iktidarı, muhalefeti de zengini de fakiri de sağcısı da solcusu da batar. Geliniz geminin batmasını hep birlikte engelleyelim. Şu fani dünyaya ne padişahlar ne sultanlar ne devlet başkanları gelip göçtüler. Hiçbirisi bu alemden öbür aleme kefenden başka bir şey götüremedi. Devlet adamlığı basit bir olay değildir. Devlet başkanı olmak hiç de kolay bir iş değildir. Her önüne gelen devleti idare edemez. Belli bir eğitim ve kültür seviyesine ulaşmak, her hal ve şartta hiç ayırım yapmadan mutlaka adil olmak lazımdır. Geliniz bu konuda Eflatun neler söyledi birlikte okuyalım. Eflatun diyor ki: “Bilginin sevk ve idaresi olmadıkça, halk nizamsız bir kütledir; tıpkı, karmakarışık arzular gibi. Arzular nasıl bilgi tarafından aydınlanmaya muhtaçsa, halk da filozofların sevk ve idaresine muhtaçtır. Eğer kalpleri para ve mal hırsı ile dolu olan tacirler idareyi ele alırlarsa veya generaller ordunun yardımı ile askeri bir diktatörlük kurarlarsa, o zaman felaket doğar. Müstahsil iktisat sahada, muharip de harpte en iyi şekilde çalışır. Lakin her ikisi de amme hizmetleri ne en az ehil olandır. Zira bunların tecrübesiz ellerinde siyaset, idare sanatı seviyesinin altına düşer. Devlet idaresi bir ilim ve sanattır. Onun için yetişmeyi ve uzun bir hazırlanışı icap ettirir. Ancak filozof bir bakan, bir milleti sevk ve idareye ehildir. Filozoflar başkan olmadıkça veya başkanlar ve idareciler gerçek ve esaslı bir şekilde felsefeyi öğrenmedikçe; akıl ve hikmetle, siyasi şeflik bir insanda toplanmadıkça ne devletler ve ne de insanlık dertten kendilerini kurtaramayacaklardır.”. İşte Eflatun’un düşünce yapısının kenet taşı budur (Bütün Dünya Dergisi 1973 Yılı Mart Sayısı). Bütün siyasetçilerimizin tarihten ibretler alarak kavga, niza yapmadan ülkemizi en iyi bir şekilde idare ederek birlik ve beraberlik içinde güzel yarınlara taşımaları en samimi talebemizdir. Cümleniz Mevla’ya emanet olunuz.







