İnsanın asıl mahkemesi!!! Sokrates’in ibretlik hayat felsefesı!!! (2)
Bu ikinci bölümümüzde;
Dünyada ve tabii ki Türkiye’de de adaletsizlik ve ahlaksızlığın en çok tartışıldığı günümüzde vicdani bir “hukuk mülahaza’sına başta her makamdaki karar vericilerin, bu ülkeyi idare eden yöneticilerimizin ve yönetilenlerin empati yapması dilek ve temennisiyle sunuyorum!!!
1980’li yıllar İstanbul Üniversitesi’nde doktora programında doktora hocam Prof. Dr. Sabahattin Zaim’in arkadaşı hukuk fakültesi dekan Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’den genel hukuk doktora dersi almıştım!
Hiç unutmam: Derse “Türkiye Cumhuriyeti devleti bir hukuk devletidir” diye söze başlardı! Ben de bugün dünyada ve son fon hadiselerinde Türkiye’de insan hukukunun ayaklar altına alındığı ve insana en çok lazım olduğu bu günlerde “Türkiye bir hukuk devleti “olmalıdır diyerek bu yazıyı yazmak istedim!!! Bir önceki yazımda Sokrates’le başlamıştım!
Tarihten ibret almaya devam edelim!!!
Bir hukuk-çu mülahazası!!!
Bir avukat! Avukatlık yapıyorsa, hakimlik, savcılık veya hukukla ilgili bir hukuk mesleğinin içinde uzun yıllarını geçirir!
Avukatlık yaptın! Noterlik yaptın! Hakimlik, Savcılık yaptın! Şimdi sözde emekli oldun! Son mesleğin belki ne yapıyorsun arabuluculuk yapıyorsun!
Bir hukukçuya hayat şunu öğretir!!!
Bir dosyanın tarafları olabilir. Bir davanın kazananı ve kaybedeni olabilir. Bir kararın lehine veya aleyhine sonuçlanması mümkündür. Ama insanın vicdanındaki mahkemenin böyle bir usulü yoktur. Orada avukat da yoktur. Tanık da yoktur. Torpil de yoktur. Makam da yoktur. İnsan, en sonunda kendi inançları doğrultusunda vicdanının karşısına tek başına çıkar. Bir avukat mesleği noterlikse; Noterlikte yüzlerce, binlerce imza görür!
Bir imza bazen bir insanın malını değiştirir. Bazen hayatını. Bazen bir ailenin geleceğini. Kâğıdın üzerinde küçücük görünen bir imza, alınan bir karar insan hayatında kocaman sonuçlar doğurabilir. Bu yüzden imza yalnızca mürekkep değildir.
İmza, sorumluluktur.
Hukuk da yalnızca kanun maddelerini bilmek değildir.
Hukuk, doğru ile yanlış arasındaki çizgide insan kalabilme meselesidir.
Çünkü her yasal olan, insanın vicdanında doğru olmak zorunda değildir. Ayrıca Allah’a inanıyorsanız her yasal olan şeyde helal değildir!
Her kazanılan dava da insanın gerçekten kazandığı anlamına gelmez. Bazen insan mahkemeyi kazanır. Burada aldığın kararlar kanunlara uygun olabilir; ama Allah’ın makamında doğru mu, helal mi bunun muhasebesini iyi yapmanız lazım!!!
MÜLAHAZA HER MAKAM İÇİN GEÇERLİ!
Yukarıda bir hukukçu gözüyle verdiğimiz misal aslında hayatımızdaki her meslek grubu için geçerli olduğunun da altını çizmek istiyorum!!!
HAYDİ OTURUP, DÜŞÜNÜP; HEPİMİZ EMPATİ YAPALIM!
Şimdi siz, Sokrates’in huzuruna çıktığı karşısındaki jüriyi düşünün. Onlar o gün güçlüydüler. Sokrates ise mahkûmdu. Onların elinde karar vardı. Sokrates’in elinde yalnızca doğruları vardı. Fakat 2500 yıl sonra geriye bakıyoruz.
Sokrates burada.
Jürinin isimleri yok.
Demek ki tarih, her zaman güçlü olanı hatırlamıyor. Bazen bedel ödeyeni hatırlıyor. Bazen yalnız kalanı. Bazen herkesin evet deyip alkışladığı kısaca günümüz diliyle şakşakcılık yaptığı ortamda çıkıp “hayır” diyebilen insanı. Bazen herkes susarken doğruları konuşabileni!
Bazen herkes konuşurken susması gereken yerde sabırla vaad edilen susanı. Bugün de her insanın önünde küçük küçük Sokrates mahkemeleri var.
Bir arkadaşının yanlışını gördüğünde…! Menfaat uğruna susup susmayacağında…! Haksızlık karşısında başını çevirip çevirmeyeceğinde…!
Yanlış olduğunu bildiği bir karara imza atıp atmayacağında…! Kendisinden güçlü birinin karşısında doğruyu söyleyip söylemeyeceğinde…! İnsan her gün bir karar veriyor. Ve çoğu zaman farkında bile olmadan kendi jürisini oluşturuyor.
“Kimse görmedi.”
Bu cümle, insanın kendisini kandırmasının en kolay yoludur. Kimse görmese de insan görür. İnsan kendisini görür. Vicdan görür. Ve bazı şeylerin tanığı insanın kendi hafızasıdır. Yıllar sonra herkes unutabilir.
Sonuç: İnsan, kendi yaptığı yanlışı unutamaz. Unuttuğunu zanneder. Hepsi bu.
Yaş ilerledikçe insanın hayatındaki bazı hesaplar değişiyor. Eskiden “Ne kazandım?” diye soruyor insan.
Sonra “Ne bıraktım?” diye sormaya başlıyor. Eskiden insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü önemsiyor. Sonra kendisinin kendisi hakkında ne düşündüğünü.
İşte asıl olgunluk belki de burada başlıyor. Çünkü hayatın sonuna doğru alkışlayanların sesi azalıyor. İnsan kendi sesini daha fazla duymaya başlıyor. Ve o ses bazen bütün kalabalıklardan daha yüksek çıkıyor.
Sokrates’in asıl zaferi, ölümden kurtulması değildi. Zaten kurtulamadı.
Asıl zaferi, ölüm korkusunun kendisini yanlış yapmaya zorlamasına izin vermemesiydi.
Belki de insanın gerçek özgürlüğü burada başlıyor:
Kaybetmekten korkmadığı anda. Makamını…! Parasını…! Mevkiini…! Alkışı…! Kalabalığı…! Sahte alkışları..! Hatta gerektiğinde hayatını…!
Ama doğruluğunu kaybetmemekte direndiği anda.
Bugün Sokrates’in mezarını değil, sözünü konuşuyoruz.
Çünkü bazı insanlar öldükten sonra yaşamaya devam eder.
Bazıları ise yaşarken unutulmaya başlar.
Aradaki fark çoğu zaman makam değildir. Servet değildir. Şöhret değildir. Karakterdir.
Hayatın sonunda herkesin önüne görünmez bir mahkeme kurulacak.
İşte o gün:
Savcı da biziz. Sanık da. Tanık da. Jüri de.
Ve karar verecek olan yine biziz.
O gün insanın kendisine soracağı tek bir soru kalacak:
“Ben bu hayatı, kendime saygı duyabileceğim Allah’ı razı edebileceğim kadar doğru yaşadım mı?”
Cevap “evet” ise…
AHİRETİ KAZANIP KAYBETME DAVASI!!!
İşte insanın kazanabileceği en büyük dava budur.
Ahireti kazanıp kaybetme davasından daha büyük bir dava yoktur!!!
Dünyadaki hiçbir meşgale bunun üzerinde yer almamalıdır!!!
BİR İNSANIN ASIL MAHKEMESİ!
Çünkü insanın gerçek itibarı; öldükten sonra arkasından kaç kişinin konuştuğunda değil; yaşarken kendi vicdanının karşısında ve Allah’ın huzurunda başını ne kadar dik tuttuğunda saklıdır.
“İnsan hayatının en büyük mahkeme kararı, başkalarının verdiği karar değil; insanın gece başını yastığa koyduğunda kendisi hakkında verdiği karardır.”
Dünya üzerindeki İNSAN’lığa atfedilmiştir..!
Vesselam!
WhatsApp bilgi ve ihbar hattı:
053020000 96







