• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Abdullah Şanlıdağ
Abdullah Şanlıdağ
TÜM YAZILARI

AKADEMİSYENLİKTEN DEVLET YÖNETİMİNE…

03 Ağustos 2026
A


Abdullah Şanlıdağ İletişim: [email protected]

AKADEMİSYENLİKTEN DEVLET YÖNETİMİNE…

ABDULLAH ŞANLIDAĞ

Bu makalede Davutoğlu’nun kişiliğinden, muhafazakar kimliğinden ziyade siyasetteki duruşu, yapıp ettikleri değerlendirilmektedir. Bana göre Davutoğlu, iyi bir akademisyen, çaplı bir teknokrattır. Lakin akademisyenlik ayrı bir şey, siyaset ayrı bir şeydir. 

Ahmet Davutoğlu’nun kariyerinin en dikkat çekici yönü, klasik anlamda siyasetin içinden yetişmemiş olmasıdır. O, mahalle teşkilatlarından gelen, belediye başkanlığı yapan veya milletvekilliği basamaklarını yıllarca tırmanan bir siyasetçi değildi. Peki nasıl oldu da, siyasette zirveye kadar tırmanabildi? Akademik kariyerini uluslararası ilişkiler alanında inşa etmiş, özellikle dış politika üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmış bir profesördü.

2002 sonrasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dış politika vizyonunun oluşturulmasında danışman olarak görev aldı. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı görevine getirildi. Türkiye’nin dış politika söyleminde önemli bir etkiye sahip olan Davutoğlu, özellikle “stratejik derinlik” yaklaşımıyla hem akademide hem de siyasette dikkat çekti.

2014 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından, parti içinde doğal lider olarak görüldü ve hem AK Parti Genel Başkanı hem de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı oldu. Bu yükseliş, halk tabanından gelen geleneksel siyasetçi profilinden çok, lider merkezli siyasi sistemlerde görülen “teknokrat lider” modelinin önemli örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Ahmet Davutoğlu siyaseti bıraktığını, kurduğu partinin de siyasi hayatını noktaladığını açıkladı. Böylece Türk siyasetinde bir dönem “geleceğin lideri” olarak gösterilen bir isim, sessiz sedasız siyasi sahneden çekilmiş oldu. Bu gelişme sadece bir partinin kapanması değildir. Aynı zamanda Türkiye’de siyasetin nasıl yapıldığını, liderliğin nasıl oluştuğunu ve halkın kimi neden benimsediğini anlamak açısından önemli bir örnektir. Davutoğlu aslında siyasetin içinden gelen bir isim değildi. Ne ilçe teşkilatlarında yetişti… Ne gençlik kollarında afiş astı… Ne belediye başkanlığı yaptı… O, üniversite kürsülerinden gelen bir akademisyendi. Uluslararası ilişkiler profesörüydü. Yazdığı kitaplar, ortaya koyduğu tezler ve özellikle dış politika konusundaki çalışmalarıyla tanındı.


Peki nasıl oldu da Türkiye’nin başbakanı oldu?

Bunun cevabı sandıkta değil, siyasi konjonktürde gizlidir.


Recep Tayyip Erdoğan’ın güvenini kazanmıştı. Uzun yıllar dış politika danışmanlığı yaptı. Ardından dışişleri bakanı oldu. Erdoğan Cumhurbaşkanı seçilince de partinin genel başkanlığı ve başbakanlık koltuğu kendisine emanet edildi.

Yani Davutoğlu’nun yükselişini sağlayan şey halkın oyuyla başlayan uzun bir siyasi mücadele değil, liderin tercihi ve devlet yönetimindeki performansıydı. İşte tam da burada Türk siyasetinin en önemli gerçeği karşımıza çıkıyor.


Lider olmak başka, lider yapılmak başkadır. Bir makam size verilebilir.

Ama o makamı milletin gönlünde koruyabilmek bambaşka bir meseledir. Siyaset sadece bilgiyle yapılmıyor. Akademik kariyer elbette önemlidir. Devlet yönetiminde bilgiye ihtiyaç vardır. Ancak siyaset, kitaplardan öğrenilen teorilerle yürümüyor. Siyaset; çamurlu köy yollarında yürümektir.

Esnafın derdini dinlemektir. Yetime ses vermektir, bir garibi evinde ziyaret etmektir. Ne bileyim, makam aracını durdurup, şoförlerle sohbet etmektir. Çiftçinin mahsulünü, emeklinin maaşını, işçinin sıkıntısını hissedebilmektir. Seçim gecesi sandığın başında beklemektir. Teşkilat kurmaktır. İnsan kazanmaktır. Gönül kazanmaktır. Davutoğlu’nun en büyük eksikliği de belki buydu. Bir de, göreve gelir gelmez, “Reis dönemi bitti, hoca dönemi başladı” havasına girdi.

Başbakanlık yaptı ama geniş halk kitlelerinin doğal lideri olamadı.

AK Parti’den ayrıldıktan sonra kurduğu Gelecek Partisi ise beklenen karşılığı bulamadı. Seçmen, yeni bir umut, güçlü bir teşkilat ve sahada hissedilen bir liderlik görmek ister.

Türkiye’de son yıllarda kurulan birçok yeni partinin ortak kaderi de bu oldu.


Kuruluşlarında büyük iddialar vardı.


Ancak sandıkta karşılık bulamadılar.

Çünkü seçmen; güvene, istikrara ve sahadaki güce de bakıyor.

Davutoğlu’nun siyasi hikâyesi aslında genç siyasetçilere önemli bir ders veriyor.

Hiçbir makam kalıcı değildir.

Liderlik unvanla değil, toplumun verdiği destekle yaşar.

Siyasette dün alkışlananlar bugün unutulabilir.

Dün en güçlü görünen partiler yarın tarih olabilir.

Bu nedenle siyaset, kibri değil tevazuyu; makamı değil milleti merkeze koyduğu sürece anlam kazanır.

Sonuç olarak Ahmet Davutoğlu’nun siyasetten çekilmesi,  aynı zamanda Türkiye’de siyasetin hâlâ halkın nabzını tutabilen, teşkilatı güçlü ve milletle bağ kurabilen liderler üzerinden şekillendiğini gösteren önemli bir örnektir.

Unutulmamalıdır ki akademisyen olmak insana bilgi kazandırır; devlet adamı olmak tecrübe kazandırır; fakat kalıcı siyasetçi olabilmek için bunların yanında milletin gönlünde de yer edinmek gerekir. İşte siyasetin en zor tarafı da budur.  Tayyip Erdoğan 25 yıldır nasıl ayakta duruyor?” sorusunun cevabı da burada gizli.

Güle güle Davutoğlu, yolun açık olsun..

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23