• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0

Teknolojiyi hangi hayat nizamına bağlayacağız?

Yeniakit Publisher
Haber Merkezi Giriş Tarihi:

Milli İradenin Sesi Yeni Akit

Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.

⭐ Bizi Google'da Takip Et
Teknolojiyi hangi hayat nizamına bağlayacağız?

Dr. Nevzat Şipleme, Aylık Baran Dergisi’nin 53. sayısında yayımlanan röportajında teknoloji, ruhî çöküş, anayasa, kültür ve toplumsal aidiyet meselelerini ele aldı. Şipleme, Türkiye’nin yaşadığı krizlerin temelinde bir kültür ve dünya görüşü problemi bulunduğunu savunarak, “Yeni Türkiye” için İslâmî hakikatlere dayanan yeni bir hayat nizamı ve medeniyet tasavvuru gerektiğini vurguladı.

Dr. Nevzat Şipleme, Aylık Baran Dergisi’nin 53. sayısında yayımlanan röportajında teknoloji, ruhî çöküş, anayasa, kültür ve toplumsal aidiyet meselelerini ele aldı. Şipleme, Türkiye’nin yaşadığı krizlerin temelinde bir kültür ve dünya görüşü problemi bulunduğunu savunarak, “Yeni Türkiye” için İslâmî hakikatlere dayanan yeni bir hayat nizamı ve medeniyet tasavvuru gerektiğini vurguladı.


 

İşte o röportaj

Gelişen teknolojiyle birlikte insanı tamamen yapay, steril ve dijital bir çevre içine hapsettik. Mevsimlerden, topraktan ve doğal mücadeleden koparılan modern insanın "ruh yapısı" bozulmuş durumda. Bunun yanında adeta tek tipleştirilmiş, sadece "tüketmek ve üretmek" üzerine programlanmış birer robota dönüşüyoruz. Kısacası hızla içine girdiğimiz bu çarklardan nasıl çıkacağız?

Asıl mesele teknolojinin çoğalması değil, insanın kendisini, âlemi ve Allah’la bağını hangi ölçüye göre kuracağını kaybetmesidir. Mevsimlerden, topraktan, emekten, sabırdan, tabiî mücadeleden ve cemiyet hayatının sıcak temasından koparılan insan, dışarıda daha steril, daha konforlu, daha hızlı bir çevreye kavuştu ama içeride daha parçalı, daha huzursuz ve daha mânâsız bir hâle geldi. Salih Mirzabeyoğlu’nun “buhranın kaynağı” olarak Batı’yı işaret etmesi, hatta bu buhranı Batı fikir ve yaşayışının “kendi öz tekâmülü neticesinde görünüşü” olarak tarif etmesi, basit bir coğrafya tenkidi değildir. Burada tenkit edilen şey insanı Mutlak Hakikat’ten koparıp kendi aklı, arzusu, üretimi ve tüketimi etrafında yeniden tarif eden bir medeniyet anlayışıdır. Mutlak ile bağını kuramamış insan, kendisini de âlemi de doğru yere oturtamaz. İçindeki çatışmayı dış dünyanın konforuyla, ekranların oyalayıcılığıyla, tüketimin uyuşturuculuğuyla ve teknolojinin verdiği güç hissiyle örtmeye çalışır. Fakat bunların hiçbiri ruhun aradığı mânâyı veremez. Çünkü konfor saadet değildir, hız istikamet değildir, imkân kemal değildir. Teknoloji de tek başına insanı insan yapan ölçü değildir.

Bu çarktan çıkış, modern dünyadan kaçmakla değil, modern dünyayı kuran yanlış merkezi aşmakla mümkündür. Teknolojiyi reddetmekten bahsetmiyorum, teknolojiyi hangi hakikat telakkisine, hangi insan anlayışına ve hangi hayat nizamına bağlayacağımızı sormaktan bahsediyorum. Çarktan çıkmak, tüketim ve üretim makinesinin dışına ferdî bir sığınak açmakla olmaz. Aileden eğitime, iktisattan medyaya, şehirden kültüre kadar insanı yeniden hakikate göre yetiştirecek bir hayat zemini kurmak gerekir. Mesele insanı ekrandan alıp sadece toprağa götürmek değil, insanı kendi merkezine, yani Allah’a nisbetle mânâ kazanan varlık şuuruna döndürmektir. Bu dönüş olmadan teknoloji de, ekonomi de, şehir de, eğitim de insanı kurtarmaz. Sadece buhranı daha hızlı, daha parlak ve daha konforlu hâle getirir.


 

Günümüzde de konfor ve tıp teknolojisi artmasına rağmen anksiyete, depresyon ve yalnızlık bağımlılığı gibi ruhî hastalıklar adeta bir pandemiye dönüştü. Ekranlara bağımlı yaşayan, yüz yüze iletişim kuramayan yeni nesilde sosyal zekanın gerilediğini görüyoruz. İnsanın ruhî çöküşünü neye ve nelere bağlayabiliriz?

Dünya Sağlık Örgütü sağlığı yalnız hastalığın yokluğu olarak değil bedenî, ruhî ve sosyal bakımdan iyilik hâli olarak tarif ediyor. Bugün konforun, tıp teknolojisinin ve dijital imkânların artmasına rağmen anksiyete, depresyon, yalnızlık ve bağımlılıkların çoğalması bize şunu gösteriyor: İnsan sadece bedenden ibaret değildir ve bedenin rahatlaması ruhun huzur bulduğu mânâsına gelmez. Ruh hakikatini arıyor. Fakat modern insan bu arayışı Mutlak Hakikat’e bağlayamadığı için kendisini ekranda, hazda, başarıda, tüketimde, görünürlükte ve konforda arıyor. Neticede kendi olmak isterken kendi hakikatinden uzaklaşıyor. Kendisini Allah’a, âleme, ailesine, komşusuna ve cemiyete nisbetle kuramayan insan, anne-babasıyla, evladıyla, eşiyle, komşusuyla nasıl ilişki kuracağını bile tayin edemez hâle geliyor. Böyle bir zeminde ruhî hastalıkların artması şaşırtıcı değil, tabiî neticedir.

Bireyciliği esas alan, aileyi zayıflatan, komşuluğu bitiren, mahremiyeti dağıtan, toplumu tüketim ve haz etrafında yeniden örgütleyen postmodern liberal değerler üzerinde sağlıklı bir insan ve sağlıklı bir cemiyet kurulamaz. İnsan, Mutlak’ın yerine kendi zaaflı benliğini koyduğunda hürleşmiş olmaz. Kendi nefsinin, arzularının, korkularının ve yalnızlığının esiri olur. Bu yüzden mesele yalnız psikolojik destek, ekran disiplini veya sosyal faaliyet meselesi değildir. Bunlar gereklidir ama kâfi değildir. Asıl mesele, insanın kendi hakikatini bulabileceği yaşanmaya değer hayat zeminini yeniden kurmaktır. Bedenin, ruhun, ailenin, cemiyetin, tabiatın ve hayat nizamının birbirinden koparılmadığı, insanın Allah’a nisbetle mânâ kazandığı bir hayat zemini olmadan, ruhî iyilik hâli de sosyal iyilik hâli de kalıcı şekilde mümkün olmaz.


 

Üstad Necip Fazıl, makinenin insanın emrine girmesi gerektiğini söylerken onu bir medeniyet vasıtası olarak görüyor. Bugün Müslüman toplumlar teknoloji üretirken hangi temel ölçülere sahip olursa teknolojiyi insanı yücelten bir vasıta hâline getirebilir?

Biliyorsunuz, artık teknoloji bugün yalnızca bir araç olarak kullanılmıyor. İnsanı, aileyi, toplumu ve devleti kuşatan büyük bir güç hâline getirildi ve bu gücü üretenler onu kendi dünya görüşlerinden, kendi insan telakkilerinden ve kendi ideolojik hedeflerinden bağımsız olarak üretmiyorlar. Dolayısıyla teknoloji nötr bir imkân gibi görünse de, çoğu zaman arkasındaki değer dünyasını da beraberinde taşıyor. Buna karşı “gelmesin” demek mümkün değil, geliyor, hayatı dönüştürüyor ve dönüştürmeye devam edecek. Fakat hâkim olmadığınız bir bilgiye, sisteme ve teknolojiye istikamet veremezsiniz. Tanımadığınız bir yapıyı değiştiremez, dönüştüremez, kendi medeniyet ölçünüz içinde yeniden yorumlayamazsınız. Müslümanlar açısından mesele hem bilginin ve teknolojinin en ileri seviyesine nüfuz etmek hem de bunu yaparken o teknolojiyi üreten dünya görüşü tarafından devşirilmemektir.

Necip Fazıl’ın makinenin insanın emrine girmesi gerektiğine dair ölçüsünü de ben bu çerçevede anlıyorum. Burada asıl mesele bizim insan tarifimizle makineyi üretenlerin insan tarifi arasındaki farktır. Makine hangi insanın emrine girecek? Hangi değer dünyasına hizmet edecek? Bizim insanımıza, bizim ailemize, bizim ahlâkımıza, bizim mahremiyetimize, bizim yaşanmaya değer hayat idealimize mi hizmet edecek, yoksa modern liberal değerlerin idealize ettiği tüketen, yalnızlaşan, ölçüsüzleşen ve yönlendirilen insan tipine mi? Büyük Doğu–İbda’nın insanı İslâm’a nisbetle bir dünya görüşü çapında yeniden izah etmiş olması burada belirleyicidir. Çünkü dünya görüşü dediğimiz şey, en temelde kendi ideal insanını fikir planında tarif edebilme meselesidir. Bugünkü hâkim ideolojilerle bizim aramızdaki temel ayırım da buradadır. Yani hayat alanı kimin insanına göre kurulacak?

Malum, bugün teknoloji insanın yalnız bedenine değil, algısına, dikkatine, hafızasına, gerçeklik duygusuna ve değerlerine de tesir edebilecek bir noktaya doğru ilerliyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun Telegram bahsi etrafında açtığı mesele de bu yönüyle önemli. Orada işkencenin ötesinde farklı bir problem yatıyor. Mirzabeyoğlu Ölüm Odası eserlerinde de teknolojinin insan şuuruna, ruhuna ve hür iradesine yöneldiği yerde meselenin nasıl bir iman ve medeniyet meselesi hâline geldiğini çok kez ikaz ediyor ve anlatıyor. “Gerçek ruhçular kazanacak” ifadesini de biraz buradan anlamak gerekir. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, nihai hesap insanın ruh hakikatinde, imanında ve Mutlak’a nisbetinde düğümlenecektir. Bizim için ölçü ise şu: Teknoloji insanı Allah’tan, ailesinden, cemiyetinden, tabiatından ve kendi ruh hakikatinden koparıyorsa ilerleme değil, daha parlak bir esarettir. Ama teknoloji insanın hakikate bağlı şahsiyetini, adaleti, merhameti, mahremiyeti, ilmi, sanatı ve yaşanmaya değer hayatı güçlendirecek bir vasıta hâline getirilebiliyorsa, o zaman medeniyetin hizmetine girmiş olur.


 

“Teknolojiyi üreten dünya görüşü...” dediniz. Buradan anayasa meselesine de temas etmek isteriz. Sonuçta hareket alanını kısıtlayanlardan biri de bu. Ki Türkiye'nin tarihî, kültürel ve manevî birikimini yansıtmıyor. Sizce bugünkü anayasanın temel meşruiyet problemi nedir ve Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yeni anayasa hangi değerler üzerine inşa edilmelidir?

Biz Büyük Doğu Akıncıları Konya Temsilciliği olarak “Anayasa Değişikliği ve Beklentiler” başlıklı bir sohbet zinciri gerçekleştirdik; birçok âlimi, aydını, akademisyeni farklı başlıklar altında bu mesele etrafında konuşturduk. Orada da özellikle şunu ifade etmeye çalıştık: Anayasa meselesi yalnız maddelerin değiştirilmesi meselesi değildir. Her anayasanın, dayandığı temel bir anlayışı bir ruhu, bir insan tarifi, bir devlet telakkisi ve bir hayat anlayışı vardır. Bugünkü anayasanın temel meşruiyet problemi de sadece darbe döneminin ürünü olması değil, bu toprakların tarihî, kültürel ve manevî birikimini, İslâmî ruh kökünü ve bu milleti millet yapan hakikat ölçüsünü kurucu esas olarak kabul etmemesidir. Devletin milletiyle barışması dediğimiz şey de burada başlar. Devlet, milletin devletiyse; devletin dayandığı anayasa da milletin hakikatine, milletin ideal tarafına ve milletin değer dünyasına dayanmalıdır. Bugün resmi ideoloji ile milletin kahir ekseriyeti arasında derin bir uyuşmazlıklar diyeyim olduğu açıktır… Milletin değerlerinin ideal taraflarını, tanmlayarak- esas almayan bir anayasa ile devlet–millet bütünlüğünün uzun vadede gerçekleşebilmesi mümkün değildir.

Ayrıca meseleye sadece anayasa değişikliği olarak da bakılmamalıdır. Türkiye’nin kendi medeniyet tasavvuruna dayanan köklü bir paradigma değişimi gözüyle bakılmalıdır. Çünkü temeli yanlış bıraktığınızda eğitim meselesini de aile meselesini de gençlik meselesini de hukuk meselesini de esasından çözemezsiniz; bir tarafı düzeltmeye çalışırken başka bir yerden arızalı sonuçlar üretmeye devam edersiniz. En başta sorduğunuz kültür, aidiyet, ruhî çöküş ve nesil meselesiyle anayasa meselesi arasında doğrudan bir alaka vardır. Devlet kendisini milletin hakikatine göre yeniden tanımlayamadığı müddetçe, milletin insanını yetiştirecek eğitim, aileyi koruyacak hukuk, ahlâkı besleyecek kültür ve cemiyeti ayakta tutacak kurumlar da sahici mânâda kurulamaz. Büyük Doğu–İbda’nın kendisini Anadolu merkezli bir fikriyat olarak ortaya koyması bu açıdan ayrıca mühimdir. Çünkü bizim medeniyet kurucu irade olarak fikriyatımızın üstleneceği rol tam da buradadır: devleti, milleti, insanı ve hayatı bu toprakların İslâmî hakikatine nisbetle yeniden düşünmek ve yeni bir dünya için Yeni Türkiye’ye yepyeni bir temel teklif etmek. Bu manada benzeri de yok zaten.


 

Cumhuriyet döneminden itibaren eğitimden dile, sanattan medyaya kadar birçok alanda toplumun şuur süzgeci değiştirildi ve bunun neticesinde köklerinden kopuk bir kültür ortaya çıktı. Haliyle Türkiye'de yaşanan ahlâkî, sosyal ve siyasî krizlerin temelinde ekonomi, hukuk veya güvenlikten ziyade kültür krizi yatıyor diyebilir miyiz?

Elbette Türkiye’de yaşadığımız ahlâkî, sosyal ve siyasî krizlerin temelinde büyük bir kültür krizi vardır. Fakat kültürü burada folklor, sanat zevki yahut geleneksel alışkanlıklar toplamı olarak anlamamak gerekir. Kültür, insanın neyi hakikat bildiği, neyi değer kabul ettiği, kendisini kime ve neye nisbet ettiği meselesidir. Osmanlı devletimizin ardından yeni bir devlet kuruldu fakat bu kuruluş, modern şartları da dikkate alarak kendi ruh kökümüz, kendi medeniyet ölçümüz ve kendi insan telakkimiz üzerinden gerçekleştirilmedi. Eğitimden dile, hukuktan sanata, medyadan gündelik hayata kadar toplumun şuur süzgeci değiştirildi. Harf inkılâbıyla sadece alfabe değişmedi, milletin hafızasıyla, metinleriyle, tarihî devamlılığıyla ve medeniyet diliyle bağı kesildi. Adeta bu milletin genetiğiyle oynandı. Bu toprakların Müslüman şahsiyetini taşıyan insan yerine, kendisini Batı’ya göre tarif eden yeni bir insan tipi yetiştirilmek istendi. Fakat mesele yalnız Türkiye’de bize dayatılan bazı uygulamalarla sınırlı değil maalesef. Buradaki dayatma, yirminci yüzyıl boyunca dünyaya tahakküm eden modern Batı anlayışının bizdeki yansımasıdır. Onun için bizim asıl hesaplaşmamız, sadece yerli Batıcı kadrolarla yahut uygulamalarla olmamalıdır. İnsanı Allah’tan, hakikatten, aileden, cemiyetten ve tarihî aidiyetinden koparan modern Batı medeniyetinin kurucu fikirleriyle de olmalıdır. Moderniteyle hesaplaşmasını yapamayan Müslüman dünya, ne kendi geçmişini sahici biçimde muhasebe edebilir ne de geleceğe doğru kurucu bir hamle yapabilir. Büyük Doğu–İbda fikriyatı burada bir hatıra yahut nostalji olarak durmuyor. İnsanı yeniden hakikat merkezine çağıran, kendi geçmişimizin muhasebesini yaparak modern Batı’nın insanı tüketen, parçalayan ve köksüzleştiren tahakküm düzeniyle hesaplaşmanın fikrî imkânı olarak duruyor. Ekonomi, hukuk ve güvenlik elbette mühimdir fakat onları kuran insan, değer ve dünya görüşü çözülmüşse, bütün bu sahalar krizin başka başka yüzleri olarak karşımıza çıkar.


 

Böyle bir iklimde insanın toplumla da bir ilgisi kalmıyor. Toplumla birlikte aidiyet duygusunu kaybediyor. Yabancılaşıyor. Mesela sürekli bir vatan edebiyatı var ama vatanı vatan yapanın ne olduğu bilinmiyor. Siz buna nasıl bakıyorsunuz?

Vatanı yalnız üzerinde yaşanan toprak parçası olarak tarif ederseniz, aidiyet de zamanla resmî söyleme ve duygusal edebiyata dönüşür. Vatanı vatan yapan şey, o toprak üzerinde hangi hakikate göre yaşandığıdır. İnsanın ailesiyle, komşusuyla, mezarlığıyla, mabediyle, diliyle, hatırasıyla, hukuku ve ahlâkıyla kurduğu bütünlüktür. Bugün sürekli vatan edebiyatı yapılmasına rağmen, vatanı vatan yapan ruh kökü çoğu zaman konuşulmuyor. İnsan kendi tarihî ve manevî aidiyetinden koparıldığında, toplumla bağı da zayıflıyor, kendisini ne ailesine, ne mahallesine, ne milletine, ne de büyük bir medeniyet davasına bağlı hissediyor. Böyle bir insan için vatan, uğruna yaşanacak bir hakikat zemini olmaktan çıkıp üzerinde tükettiği, yarıştığı, kariyer yaptığı veya şikâyet ettiği bir coğrafyaya dönüşüyor. Halbuki vatan, ancak insanı Allah’a, millete, tarihe ve istikbale bağlayan bir hayat nizamı içinde mânâ kazanır.

Bir sohbetinizde Anadolu'nun bir etnik birlik değil, Ehl-i Sünnet ekseninde şekillenmiş bir medeniyet havzası olduğunu ifade etmiştiniz. Günümüzde ise kimlik tartışmaları daha çok etnisite, vatandaşlık veya anayasal aidiyet üzerinden yürütülüyor. Sizce Türkiye'nin geleceğinde toplumsal birliği sağlayacak esas harç nedir? Ehl-i Sünnet merkezli tarihî aidiyet mi, modern vatandaşlık anlayışı mı, yoksa bunların dışında başka bir zemin mi?

Ben bu meseleyi etnisite ile modern vatandaşlık arasında sıkışmış bir tartışma olarak görmüyorum. Biz Anadolucu bir fikriyatız. Vatanı da kuru bir toprak parçası değil, bir fikrin temsil planı olarak görürüz. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun “Vatan, fikrimin coğrafyasıdır” ölçüsü burada belirleyicidir. Anadolu’yu Anadolu yapan şey, üzerinde farklı kavimlerin yaşaması yahut sadece bir devlet sınırı içinde bulunması değildir. Bu toprakları vatan yapan; Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisinin burada iman, ahlâk, hukuk, irfan, şehitlik ve nizam şuuru olarak beden bulmasıdır. Türk’ü, Kürd’ü, Arnavut’u, Çerkes’i aynı tarihî ve manevî iklimde buluşturan ana harç budur. Mirzabeyoğlu’nun söylediği gibi “Yahudi, Sabetaist, Dönme, Mason değil, Türküz, Kürdüz, Arabız Müslümanız…” bence meselenin kökü burada temel nisbet noktasında.

Modern vatandaşlık elbette hukukî bir çerçeve olarak düzenlenebilir. Fakat mesele sadece vatandaşlık formatı olmamalıdır; modern vatandaşlık denilen kavramın dayandığı insan telakkisi, felsefî kök ve insanı nasıl tarif ettiği meselesi olmalıdır. İnsan yalnız hak talep eden, sözleşme yapan, devlete karşı ferdî statüsü bulunan soyut bir birey olarak görülürse, oradan gerçek bir millet ruhu doğmaz. Etnisiteye dayalı birlik soy kavgasına, sadece anayasal aidiyete dayalı birlik ise soğuk bir resmî ilişkiye dönüşür. Türkiye’nin geleceğinde toplumsal birliği sağlayacak esas zemin, bu milletin tarih içinde mayalandığı İslâmî medeniyet aidiyetidir. Bu aidiyetin merkezinde de Ehl-i Sünnet’in sahih iman, ölçü, cemiyet ve vatan idraki vardır. Mesele, bütün kimlikleri aşan, onları aynı hakikat ve aynı vatan şuurunda birleştiren büyük mânâyı yeniden ayağa kaldırmaktır.


 

Peki, bugün savunma sanayii, teknoloji ve ekonomi alanlarında önemli hamleler yapıldığı sıkça dile getiriliyor. Peki bu yeterli mi? Toplum olarak bu nesli koruyacak, ayakta tutacak manevi idealler aşılanıyor mu?

Savunma sanayii, teknoloji ve ekonomi alanındaki hamleleri elbette küçümseyemeyiz. Türkiye küresel düzenden kopuk, kendi başına kapalı bir ada değil. Hatta modern dönemde bu topraklarda kurulan yapı, büyük ölçüde küresel düzenin yerli uzantısı olarak şekillendi. Böyle bir zeminde akademiden ekonomiye, teknolojiden savunma sanayiine kadar birçok sahada size diş geçirilemeyecek bir seviyeye gelmeden bağımsızlıktan bahsetmek kolay değildir. Sadece idealden söz edip maddî kabiliyetleri ihmal etmek ham hayal olur. Bugün yaşadığımız süreç bu bakımdan bir geçiş sürecidir; eksikleri, savrulmaları, çelişkileri vardır ama hayati kıymette gelişmeler de yaşanmaktadır. Fakat asıl soru şudur: Bu gelişmeler hangi insan anlayışı, hangi değer dünyası, hangi medeniyet telakkisi ile temellendirilecektir? Çünkü teknoloji kendi başına istikamet vermez, ekonomi kendi başına şahsiyet üretmez, savunma sanayii de kendi başına bir nesli ayakta tutacak ruhu vermez. Her devlet temelde bir felsefeye, o felsefenin tarif ettiği ve idealize ettiği bir insan tipine dayanır. Anayasa, kurumlar, eğitim, hukuk, bürokrasi, sanat, iktisat ve şehir hayatı da nihayetinde o insan tipinin var olabilmesi, değer dünyasını sürdürebilmesi ve kendisini sonraki nesillere aktarabilmesi için kurulur. Gerçek mânâda özgün bir devlet, kendi insan idealini tarif edebildiği ve o insanın yaşayacağı hayat alanını inşa edebildiği ölçüde özgündür. Kendi insanını “son insan” diye yaftalamak zorunda kalan, modern liberal değerleri idealize edip bütün dünyaya dayattıktan sonra geldiği nihai vaziyeti yine “son insan” buhranı olarak tarif eden Batı’nın değerlerini benimseyerek yeni bir medeniyet iddiası güdemeyiz. Batı bu noktada kendi insan telakkisi bakımından havlu atmış durumdadır. Biz ise yeni bir dünya için Yeni Türkiye, Yeni Türkiye için de yepyeni bir temel gerektiğini söylüyoruz. Bu temel, insanı Mutlak’a, yani İslâmî hakikatlere nisbetle yeniden anlayacak, devleti, eğitimi, hukuku, iktisadı, sanatı ve bütün hayat sahalarını bu hakikate göre kuracak bir dünya görüşü olmak zorundadır. Büyük Doğu–İbda fikriyatı da benim nazarımda bu yüzden yalnız bir fikir mirası değil, yeni insanı, yeni toplumu ve yeni medeniyet iddiasını mümkün kılacak temel imkândır.

Teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Aylık Baran Dergisi 53. Sayı Temmuz 2026

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23