Ümid ve korku hâli, Mü’minin en vazgeçilmez karakterlerindendir. Allah Teâlâ ümid ve korkuyla kendisine yalvaran kullarını hep örnek gösterir.
Yüce Allah: “Onlar, korkarak ve ümid ederek Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar.” (Secde 32/16) buyurur.
Hz. Peygamberimiz (s.a.s.): “Cennet size ayakkabılarınızın bağından daha yakındır. Cehennem de öyledir.” (Buhârî, Rikâk) diye buyurmuş.
En örnek şahsiyetler peygamberimiz zamanında (Asr-ı Saadet’te) Kur’an ve sünnet terbiyesiyle yetişen nesildir.
Onların da en seçkinleri, cennetle müjdelenenler dahi korku ve ümid halinden kopmamışlar. Hz. Ömer (r.a.):
“‘Sadece bir kişi cehenneme girecek.’ denilse, acabâ o kimse ben miyim diye korkarım. Keza ‘Sadece bir kişi cennete girecek.’ denilse, o zaman da acabâ o kişi ben miyim diye ümîd ederim.” diyerek hassasiyetini göstermiş.
Abdullah bin Revâha (r.a.), Mûte savaşı sırasında arkadaşlarıyla birlikte vedâlaştıkları sırada ağlıyor. Ona; “Ey Revâha’nın oğlu! Niçin ağlıyorsun?” diye soruyorlar. Bir şiirle şöyle cevap veriyor: “Ağlamamın sebebi, değil dünyâ sevgisi. Ve değildir vallahi, özleyeceğim sizi. Asıl sebep şudur ki, Kur’ân-ı kerîminde şöyle buyurmaktadır, Rabbimiz bir âyette; “Muhakkak biliniz ki, sizlerin içinizden Hiç bir kimse yoktur ki, geçmesin Cehennem’den” (Meryem 19/71)
İşittim bu âyeti, Resûlullah okurken.
Cehennem’e uğrarsam nasıl sabrederim ben”. Bu sebeple tüm islam önderleri bu duygularla hayatlarını idame ettirmiş; hiç kimse ne kesin cennete gireceği garantisine kapılmış ne de cehennemden kendileri emin görmüşler. Ümid ile korku arasında durmuşlar.
KİMSE AMELİNE GÜVENMEMELİ
Resûlullah (s.a.s.) efendimiz: “Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Allâh’a yemîn olsun, benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz, yollara, çöllere dökülür, (belâları defetmesi için) Allâh’a yalvar yakar olurdunuz.” (Tirmizî, Zühd 9, İbnu Mâce) buyurmuş. Yine, “Ey Resûlullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.” (Buharî, Müslim) buyurduğu vakidir.
Hal böyleyken, her müslümanın daha çok ibadet ve itaatla Rabbinin rızasını kazanma gayretinde olması gerekir. Ama asla ameliyle şımarmalı, kibirlenmemeli. Son nefsine kadar rabbine huşu ile tevazu ile kullukta bulunmalı.
İbadet ve din konusunda kendinden daha iyi derecede olan Müslüman kimseleri düşünmeli, onlar gibi olmaya gayret etmeli.
Ayet ve hadisler ışığında şöyle denilmiştir: “Kul, sıhhat halinde korkulu ve ümidli bulunmalı, havf ve recâsı birbirine eşit olmalı; hastalığı halinde de recâ (ümid) yönü kuvvetli olmalıdır” (Nevevi, Riyazü`s-Salihîn).
Netice olarak Mü’min, Kur’an’da belirtilen diğer özellikleri gibi ümid ve korku halindeki vasfını korumalı.
Efendimizi, sahabelerini ve İslam büyüklerini hayat rehberi seçmeli; onların izinden asla ayrılmamalı.