Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal 'Hukuk ve yanılgı' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İşte Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal'ın kaleme aldığı o yazı;
Hukuk ve idesi ve ideali olan adalet, mahiyeti gereği yanılabilir bir şey midir? Yani adalet terazisi bazen şaşar mı? Adalet terazisi kasıt olmaksızın da yanlış tartabilir mi? Bu başta hukuk felsefesi, hatta teknik (pozitiv) hukukun da en önemli meselesidir. Öyle ya, hukuk ve adalet, doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan, hak'kı batıldan ayırması gereken bir idealdir. Ama, asla yanılmaz, yanıltamaz diyebilir miyiz? Hadis-i Şeriflere bakalım:
"Ben sadece bir beşerim. Sizler bana yargılanmak üzere geliyorsunuz. Belki sizin biriniz, delilini getirmekte diğerinizden daha becerikli ve daha üstün anlatımlı olabilir. Ben de dinlediğime göre o kimsenin lehinde hüküm veririm. Kimin lehinde kardeşinin hakkını alıp hüküm vermişsem ona cehennemden bir parça ayırmış olurum." Buhari, Şehadad 27, Hıyel 10
Burada somut bir olayda hukuki bir yanılma veya yanıltma olmayıp, en adil, en akıllı, en dikkatli olan Habibullah'ın dahi, hatalı bir hukuki hüküm verebileceği, aslolanın İlahi adalet ve uhrevi mesuliyet ve bundan kurtulmak olduğu müminlere ihtar ediliyor.
"Hz. Peygamber (a.s.m.) Muhallim'in de içinde bulunduğu bir seriyyeyi - Allah yolunda sefere çıkmak üzere - sevk etti. Yolda Amir b. Adbad adında bir kimse gelip onlara selam verdi. - Özellikle selam, o devirde imanın bir göstergesiydi. - Aralarında eskiden olan bir husumet sebebiyle, Muhallim ona bir ok attı ve öldürdü. Yanında bulunan malları da ganimet olarak aldı. Hz. Peygamber bunu duyunca çok üzüldü. Nihayet Muhallim kendisi için Allahtan bağışlanma dileyeceği ümidiyle Hz. Peygamberin huzuruna vardı. Resûlullah: "Allahım! Muhallimi bağışlama" diye dua etti. Kendisi de ağlayarak dışarı çıktı ve bir hafta sonra öldü. Kabre koydular toprak onu iki üç defa dışarı attı."
Bu olayda Hz. Peygamber sahabe Muhallimi yargılayıpda kısasa hükmetmedi. Zira ceza usul hukuku bakımından, Muhallimin gerçek niyeti (yanılıp yanılmadığı) bilinemezdi, ispat sorunu vardı. Resûlullah hukuk güvenliği bakımından onu mahkum etmedi. Ancak Nebevi ilhamla onun
kötü niyetini biliyordu. Ancak bu İlahi bilgi, dünyevi bir yargılamada kullanılamazdı. Hukuken beraat ettirmekle birlikte, kalben bir nevi beddua etti. Bu hadisede indillahta suçlu bir sahabenin delil yetersizliği sebebiyle dünyevi müşahhas yargılamada beraat, İlahi takdire göre cezalanması durumu vardır. Yani adalet timsali Hz. Peygamber yanılmış veya yanıltılmış değil, teknik ceza hukuku bakımından delil yetersizliği ve meşhur "şüpheden sanık yararlanır" ilkesi bağlayıcı olmuş ve maddi hukuki gerçeklik tahakkuk edememiştir!
Üsame bin Zeyd olayı, Muhallem bin Cessâme hadisesiyle benzerlik gösterse de, Hz. Muhammed’in (sav) sevdiği bir kişiyi bile adalet söz konusu olduğunda ne kadar sert eleştirebileceğini göstermesi açısından çok çarpıcıdır. Üsame bin Zeyd, Peygamberimizin "evladım" dediği Zeyd bin Harise’nin oğludur ve Peygamberimiz tarafından çok sevilirdi (ona Hibbu Resulillah yani "Resulullah'ın sevgilisi" denirdi).
Bir askeri sefer sırasında, Üsame bin Zeyd ile bir Ensarî, düşman birliğinden bir adamı köşeye sıkıştırırlar. Adam kılıcı boynunda görünce tam o anda: lailahe illallah! dedi. Bunu duyan Ensarî, adamın Müslüman olduğunu düşünerek kılıcını çeker ve onu öldürmekten vazgeçer. Ancak Üsame, adamın bunu sırf canını kurtarmak için, korkudan söylediğini düşünerek mızrağıyla adamı öldürür.
Olay Peygamber Efendimize ulaştığında, Üsame’yi yanına çağırır. Aralarında geçen diyalog hadis kaynaklarında (Müslim, İman 158) şöyle aktarılır:
- Peygamberimiz: "Ey Üsame! 'Lâ ilâhe illallah' dedikten sonra mı onu öldürdün?"
- Üsame: "Ey Allah’ın Resulü, o bunu sadece silahtan korktuğu için söyledi!"
- Peygamberimiz: "Kalbini mi yarıp baktın ki bunu korkudan söyleyip söylemediğini bilesin?"
Hz. Muhammed o kadar öfkelenmiş ve bu soruyu o kadar çok tekrar etmiştir ki, Üsame bin Zeyd o anki pişmanlığını şu sözlerle ifade eder:
"O an (keşke daha önce Müslüman olmasaydım da) o gün Müslüman
olmuş olsaydım (ve bu günahım İslam'a girişimle silinmiş olsaydı) diye temenni ettim." Bu hal savaş hatası sayıldı ve mahkumiyetle diyet ödendi!
- Dış Görünüşe Göre Hüküm: İslam hukukunda kişi, diliyle neyi beyan ediyorsa o kabul edilir. Kimse kimsenin kalbindeki imanı veya niyeti ölçme yetkisine sahip değildir.
- Öfke ve Disiplin: Peygamberimiz, en sevdiği genç komutan olan Üsame'yi bile bu konuda azarlayarak, adaletin duygulardan üstün olduğunu göstermiştir.
- Hukukta Standart: Peygamberimiz, vahiy almasına rağmen yargılamada mucizelere veya gizli bilgilere değil, herkesin görebileceği delillere (şahitlik, yemin, beyan) dayanmıştır. Bu, hukukun öngörülebilir olmasını sağlamıştır.
Bu iki olay (Muhallem ve Üsame olayları), modern hukuktaki "şüpheden sanık yararlanır" ve "kanunilik" ilkelerinin tarihsel birer izdüşümü gibidir.
Hukukun tabiatında, zanlının haksız yere mahkum olmaması, ancak kesin delillerle mahkum edilme zorunluluğu ile; maddi hukuki gerçekliğin mutlaka tecelli etmesi ve sanığı cezalandırarak adaletin kesin olarak sağlanması ilkeleri çatışır. Şüpheden sanığın yararlanması hataen mahkumiyetin önlenmesini sağlar ama aynı zamanda hataen cezadan kurtulma ve cezasızlığa da yol açar.
Aynı zamanda kanunilik ilkesi, yani suçun kanunda net bir şekilde tanımlanması zorunluluğu, tipiklik, bazen ahlaken daha ağır bir fiil cezalandırılırken, daha hafif olanın cezasızlığı sonucuna yol açar. Sanık, yakınları, siyasi suçlarda o fikre yakın duranlar, suçu önemsemez ve hafife alırken; mağdur, yakınları ve o siyasi tutumlara karşı olanlar ise en ağır cezaları beklerler.
Yukarıdaki hukuki ve yargısal sorunların, mutlak adaletin teşekkülünün zorluklarının, yargı kararlarının gerçekte tüm tarafları tatmin etmesinin imkansızlığı gibi problemler günümüz Türkiyesinde, modernist etki ve baskı altında değil, asr-ı saadette ve ashab-ı güzin ile Resulullah arasında cereyan ediyor. Yani tam adalet, kolay erişilebilen ve saf bir adalet niyetiyle hemencecik tahakkuk edilebilen bir olgu değildir!
Bunu teyiden bir Hadis-i şerif ve ayet-i kerime: Efendimiz zevcelerine iyi davranır ve şöyle derdi: "Allahım bu benim elimden gelen ADALETTİR. Senin sahip olduğun fakat benim malik olamadığım ADALETTEN beni mesul tutma."
"Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında adil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya almış gibi bırakmayın..." (Nisa 13) Yani tek eşli olmak daha adil, güvenli ve tavsiye edilen!
Buraya kadar sahabelerin ve hatta Resul-ü Ekrem'in adalet konusunda karşılaştıkları zorluklardan söz etmiş olduk. Şu Hadis-i şerif ise mevzuya bambaşka bir boyut katıyor: "Helal olan şeylerden boşanmadan daha fazla Allahın nefretini cezbeden bir şey yoktur!" Veya "Cenâb-ı Hakkın gazabını en çok celbeden helal talaktır."
Şüphesiz ki, helal ve haramlar Allah'ın mutlak iradesine mahsustur. Ve O Katoliklikten farklı olarak İslamda boşanmayı helal kılmıştır. Ancak helal kıldığı bu fiil'lerin tercih edilmesinden nefret ediyor veya gazap duyuyor! Denebilir ki, daha güzel ve adil olan, sabr ve tahammülle evliliği bir şekilde sürdürmek ve şartları sonuna kadar zorlamaktır. Ancak o kadar da güzel ve adil olmayan -talak da - sosyal bir emniyet süpabı olarak meşru kılınmıştır. Neticeten, Allah burada nefret ettiği bir şeyi haram kılıp da daha ahlaki olana zorlamıyor. Veya ahlaki olanı norm yapmıyor! Halbuki Katolikliklerde, muhtemelen İncil'de norm. Adalet Kur’an-ın dört esasından biridir ve dünyevi adalet hiçte kolay elde edilmiyor! Bu konuya devam edeceğiz.