Faili meçhuller Akıncılara fatura edildi
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Umut Davası’nın Türkiye’de, hatta dünyada hukuk okullarında bir ‘hukuk skandalı’ olarak okutulması gereken bir dava olduğunu vurgulayan Fatih Akıncıları Onursal Başkanı Mehmet Şahin, “Türkiye’deki Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy gibi 21 tane ulusal ve uluslararası çok önemli cinayet dosyaları Akıncılara fatura edilerek kapatıldı” sözleriyle bir dönemin kirli operasyonlarını akit’e anlattı.
Mehmet Şahin son elli yıl içerisinde İslami Hareketin mücadele alanlarında bulunmuş bir isim. Genç yaşta girdiği Akıncılar hareketinde Metin Yüksel ile tanışır. Bu tanışma hayatının dönüm noktasını oluşturur. Yakın zamanda çıkan kitabında hatıralarını anlatan Fatih Akıncıları Onursal Başkanı Şahin ile hem Metin Yüksel’in öncülük ettiği Akıncılar dönemini hem de meşhur Umut Davası’nda gelinen son durumu konuştuk.
“Akıncılar hareketi Erbakan hocamızın direktifi ile kuruldu”
Akıncılar hareketi nasıl doğdu?
- Akıncılar hareketi 1975’te rahmetli Erbakan hocamızın direktifi ile kurulan gençlik hareketiydi. 1975’te kurulup Türkiye genelinde çok hızlı bir şekilde örgütlendi. 1975 yılından 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar geçen 5 yıllık süre içerisinde hiçbir siyasi yapılanmanın başaramadığı bir siyasi teşkilatlanmayı başardı. 12 Eylül darbesi olduğunda tüm dernek vakıf ve partiler kapatıldı. Akıncılar dernekleri de kapatıldı. Kapatıldığında 1200 şubemiz vardı. Çeşitli isimler altında teşkilatlanması vardı. Akıncı memurlar, akıncı işçiler, akıncı sporcular derneği kuruldu. 1970’li yıllarda doğu ve batı emperyalizminin bizim gibi ülkelerde oynadığı bir takım oyunlar ve hakimiyet kavgası vardı. Türkiye’de 1960-1970’li yıllarda Doğu-Batı emperyalizminin getirdiği ve bizim ülkemizde örgütlediği birtakım yapılanmaların kavgasına sahne oldu. Sol ve sağ gruplarla 1960-1970’li yıllarda her yerde cinayetler işlendi bombalar patladı, adeta Türkiye iç savaşın içindeydi. O günleri yaşayan insanlar bilir her gün bir kahve bombalanıyordu ya da biri öldürülüyordu.
Küresel bir oyun olduğunun farkında değil miydi insanlar?
- Bu süreçte dindar ve Müslüman kesim arasında Doğu ve Batı emperyalizminin Türkiye’deki uzantısı olan kavganın bizim kavgamız olmadığının bilincinde olan Müslümanlar vardı. Anadolu insanını içine çeken bir kaos ve şiddet ortamının olduğunu bunun arkasında da küresel güçlerin olduğunun farkındaydılar. Özellikle Müslüman gençler bu kavganın dışında durmaya çalıştı. 1960’lı yılların başlarından itibaren Milli Türk Talebe Birliği çatısı altında Müslüman gençler bir araya geldiler. 1975’li yıllarda da MTTB sadece bir talebe teşkilatı olması hasebiyle yeterince bütün toplumun katmanlarına hitap etmediği düşünülerek rahmetli Erbakan Hocamız tarafından Akıncılar Dernekleri kuruldu. Akıncılar hareketi sadece Türkiye’de değil evrensel bir hareket olarak Erbakan Hoca tarafından düşünüldü ve ümmet organizasyonu olarak ortaya kondu.
Metin Yüksel ile tanışmanız nasıl oldu? Birlikte nasıl bir mücadele yürüttünüz?
- Öncelikle MTTB teşkilatı içerisinde Ortaöğretim Komitesinde karşılaşırdık ama fazla samimiyetimiz yoktu. Rahmetli Metin’le samimiyetimiz ve yakınlaşmamız Fatih Akıncılar Derneği’ni 1976’da Metin Yüksel kurduktan sonra oldu. Ben de o zamanlar Fatih Balat’ta oturuyordum. Fatih’in çocuğu olmam ve MTTB Ortaöğretim Komitesi’nden de tanışıyor olmamız hasebiyle bu ilişkimiz daha yakın hale geldi. Aynı teşkilat içerisinde bir düzene girdi. Fatih Akıncılar Derneği kurulduktan sonra biz hep beraber olduk, şehit edilene kadar da hep beraberdik. Evlerimize de çok gitmezdik. Fatih Akıncıları olarak çok aktif ve yoğun bir çalışma temposuna sahiptik. Fatih Akıncıları ümmetçi bir çizgiyi net bir şekilde ifade ediyordu. Yani hem sloganlarında hem eylemlerinde hem davranışlarında. O zamanlar Filipinlerdeki diktatörlük rejimine karşı mücadele eden Moro Kurtuluş Cephesi Müslümanları vardı, O zamanlar internet vs. doğru düzgün iletişim aracı yoktu. Biz gittik vilayetin önünde Filipinler diktatörü Marcos’u protesto ettik. Moro İslami Direniş Cephesi’ne destek verdik. Bu çok garip karşılandı. “Filipinler nerede Türkiye nerede İstanbul nerede, bunlar ne diyor” dediler. Camp-David Anlaşması 1977 yılında yapılmıştı, Mısır, İsrail ve Amerika tarafından. Bu anlaşma Filistin direnişine ihanet anlaşmasıydı. Bunu da ilk defa biz Galatasaray’da İstiklal Caddesi’nde ve Fatih’in ana caddesinde protesto ettik eylemlerimizle, bildiriler dağıttık, duvarlara yazılar yazdık. Fatih Akıncıları’nın yaptığı eylemler tamamen evrensel ümmet çizgisinde eylemlerdi. Filistin’den, Filipinler’den, Mısır’dan bahsediyorduk. Dünyanın neresinde İslami bir hareket varsa biz onun arkasında olduk. Çeşitli yollarla bu mücadeleleri sürekli Türkiye Müslümanlarının gündemine taşıdık.
Metin Yüksel doğuyu bilen birisi olarak PKK tehlikesini önceden sezmiş miydi?
- Metin Yüksel, Bitlislidir. Bir ara Bitlis’e gitti geldi ve bir toplantı yapıp dedi ki; “Doğu ve Güneydoğu’da Kürt gençleri ne yazık ki Marksist örgütlerin tuzağına düşüyor ve ciddi bir tehlike var.” Bize ta o zamanlar PKK’yı işaret etti. O zaman PKK isim olarak bilinmiyordu ama farklı Kürt örgütleri vardı. Biz eğer bu Kürt gençlere sahip çıkmazsak zaman içerisinde bu Kürt gençler marksist olacak ateist olacak ve büyük ihtimalle hem Müslümanlara hem de rejime karşı silahlanacaklar demişti. Bizim derneğimiz Haydar’daydı. Haydar Mahallesi ve civarı Kürt ve Arap kökenli ailelerin yoğun olduğu bir yerdi, halen de öyledir. Biz çıkıp duvarlara Kürtçe sloganlar yazdık. Mesela “İslam için canınızı verin, Tek Yol İslam, önderimiz Hz. Muhammed, Müslümanlar kardeştir” yazdık. Bu gibi sloganlarla bölgedeki Kürt gençlerin dikkatini çektik ve bize yönelmelerini sağladık. PKK ya da Marksist örgütlerin eline düşmelerine engel olduk ve bunun çok faydasını gördük. Akın akın Kürt gençler bizim derneğimize geldiler. Yani Fatih Akıncılarını diğer Akıncı derneklerinden ayıran en büyük özellik bu ümmetçi çizgiyi evrensel İslami mücadeleyi daha çok belirginleştirmeleriydi. Filistin, Mısır, Moro, Afganistan diyorduk eylemlerimizi bu söylemlerle şekillendiriyorduk. Bu tavrımız tüm Türkiye’deki Akıncılara rol model teşkil ediyordu. Dalga dalga Kayseri’de, Konya’da, Van’da, Batman’da karşılık buluyordu. Oradaki Akıncılar tarafından da aynı eylemler yapılmaya gayret ediliyordu.
“Umut Davası hukuk skandalıdır"
Sizin ve arkadaşlarınızın hayatını karartan Umut Davası hakkında neler söylersiniz?
- Umut Davası Türkiye’de hatta dünyada hukuk okullarında bir hukuk skandalı olarak okutulması gereken bir davadır. Bu operasyonun arkasında kesinlikle FETÖ yapılanması var. Bu daha sonra ortaya çıktı. CİA ve Mossad var. CİA, Mossad ve emniyet istihbaratı içerisinde yerleşmiş FETÖ’cülerin ortak bir operasyonu ile gerçekleştirildi bu operasyon. O günkü İçişleri Bakanı Saadettin Tantan, hükümet, bu konuda ciddi manada aldatıldı kandırıldı. Hepimizin birer İran ajanı olduğu, İran adına Türkiye’deki faili meçhul cinayetleri işlediğimiz anlamında bir senaryo yapıldı ve bu senaryo onlara inandırıldı. Bu Umut operasyonu gerçekleştirildi.
İddiaları destekleyecek bir delil var mı ellerinde?
- Dönüp dosyaya baktığınızda onların bu iddialarını destekleyen hiçbir şey yok. Müthiş çelişkili beyanlar raporlar var ama buna rağmen halen ne yazık ki Türkiye’deki Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Amerikalı diplomat… Yani 21 tane ulusal ve uluslararası çok önemli cinayetlerin dosyaları bu Umut Operasyonu ile kapatıldı. Hepsi bizim üzerimize kaldı.
Halen içeride olan var mı bu davadan dolayı?
- Bizim üç tane arkadaşımız ağırlaştırılmış müebbet aldılar ve bu cinayetlerin sorumlusu olarak 22 yıldır hapiste yatıyorlar. Ömür boyu yatacaklar. Biz bu örgütün neresindeydik. Böyle bir örgüt yoktu ama oluşturuldu. Çıkarttığımız derginin adı, çıkarttığımız gazetenin adı ile Tevhid ve Selam diye bir örgüt adı yapıldı. Senaryo kuruldu, itirafçılar ayarlandı ve sonrasında bizim üzerimize bu kurgu yapıldı.
Bir anlamda cinayetlerin dosyasını sizlerle kapatmak mı istediler? İşkence gördünüz mü?
- Ağır işkenceler gördük. Kitabımda bunu anlatıyorum, biri de çıkıp bu yalan desin. O gün orada emniyet teşkilatında olana vicdan sahibi polisler memurlar varsa onlara da söylüyorum. Hadi yalan deyin, ya da deyin ki bunlar yapıldı evet. Bir cesaret gösterin bir şey deyin. Çok ağır işkenceler gördük. Hazırlatılmış ifadeler imzalatılmaya çalışıldı. Tabii ki biz buna direndik. Direnemeyen, işkencelere dayanamayan kardeşlerimiz oldu. Yapmadıkları cinayetlerin gidip tatbikatını yaptılar Uğur Mumcu’nun evinde. Bu sonradan ortaya çıktı ama ne yazık ki o günkü konjonktür bizi zaten mahkum etmişti. Bu cinayet dosyalarının üzeri bizimle kapatılacaktı. Aynı zamanda Tevhid dergisi Selam gazetesini çıkaran bizlerin önü de kesilmiş olacaktı.
“FETÖ’yü Türkiye’de ilk ifşa eden yayın organı olduk"
Neden böyle oldu?
- Nedeni şuydu, Biz FETÖ yapılanmasını Türkiye’de ilk ifşa eden yayın organı olduk. Tevhid dergisinde, ardından Selam gazetesinde rahmetli Sukuti Memioğlu kardeşimiz şizofrenik sayıklamalar adı altında bir yazı dizisiyle Fetullah Gülen’in kendi konuşmalarından, kendi yazılarından çıkarttığı saçmalıkları fotoğraf gibi ortaya koydu. Bu yapının çok tehlikeli olduğu, Amerika’nın bir projesi olduğu ve aynı zamanda itikadi olarak sapkınlık içerisinde olduklarını bizzat Fetullah Gülen’in kendi yazılarıyla ortaya koydu. O zaman çok büyük tehditler aldık ama biz umursamadık yolumuza devam ettik. Başörtüsü eylemlerinde Selam gazetesi çok önemli bir rol oynandı. Başörtüsü zulmü yasakları başladığında en çok karşı koyan susturulmaya çalışılan gazete Selam gazetesiydi. Hakkımızda açılan yüzlerce dava oldu. Gazeteler her gün toplatıldı. Bayiler bizzat gidip tehdit edildi bu gazetelerin satılmaması konusunda. Yazarlarımız hakkında sürekli davalar açıldı, gözaltına alındılar. Ben defalarca gözaltına alındım bu eylemlerden dolayı. Netice itibarıyla Selam gazetesinin önünün kesilmesi gerekiyordu ve bu şekilde hem faili meçhul cinayetlerin dosyalarını kapattılar hem de bizim önümüzü kesmiş oldular.
Operasyonun uluslararası ayağı var mıydı sizce?
- Uluslararası bir operasyondu, arkasında FETÖ yapılanması vardı. Türkiye ayağını FETÖ yapılanması, dışarıdaki ayağını ise Mossad ve CİA oluşturuyordu. Eskişehir Cezaevi’nde biz tutuklu olduğumuz zaman CİA ajanları Eskişehir Cumhuriyet Başsavcısı’nın makamında bizim arkadaşlarımızı sorgulamaya kalktılar. Sert tepki gösterince sorgulama falan olmadı. Biz bunu mahkemede ifade ettik, mahkemenin raporlarına bile geçirilmedi. Yabancı bir ülkenin servis elemanları geliyor sizi kendi ülkenizin Cumhuriyet Başsavcısı’nın odasında sorgulamaya kalkıyor ve siz buna tepki gösterip mahkemede bunu ifade ediyorsunuz. Mahkeme bu işin üzerine gitmesi lazımken tutanaklara bile geçirmiyor. Böyle bir kumpas içerisindeydik. Umut Operasyonu aslında birçok Müslümanın umutlarını tüketmeye yönelik bir operasyondu. Allah’a şükür umutlarımızı tüketmeyi başaramadılar biz hala ayaktayız ve İslami mücadelemizi veriyor söyleyeceklerimizi söylüyoruz, küresel güçlerin emperyalizmin bu ülkedeki çarklarının arasına çomak sokuyoruz, sokmaya da devam edeceğiz. Bu anlamda geri adım atmış değiliz. Cezaevinde 22 yıldır yatan kardeşlerimiz için adalet istiyoruz.
Dosyalar yeniden açılamaz mı?
- Biz bu dosyaların tekrar açılmasını istiyoruz. Cezaevindeki arkadaşlarımızın affedilmesini falan istemiyoruz, biz dosya yeniden açılsın yeniden yargılanalım istiyoruz ama adil mahkemelerde yargılanalım. Özel mahkemelerde yargılanmayalım. Biz ilk duruşmaya çıktığımızda kendimizi savunduk. Biz kendimizi savunmaya çalışıyoruz sonuçta kumpasa düşmüşüz. Mahkeme başkanı bize “Siz ne diyorsunuz Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük davası bu dava” dedi. Boşuna savunma yapmayın sizin zaten biletiniz kesilmiş tarzıyla konuştu. Biz ısrarla savunmalarımıza devam ettik. Çünkü tarihe not düşmek açısından da bu önemliydi. İdam edilebilirdik, ağırlaştırılmış müebbet alabilirdik ama bizim suçsuz olduğumuzun ve bu kumpasın gelecek nesillere aktarılması gerekiyordu. Biz bütün savunmalarımızı yazılı sözlü yaptık buna rağmen bütün dosyalar kapatıldı buna rağmen ağır ceza aldık. Şu an Türkiye’de bir tiyatro oynatılıyor ve bu tiyatronun baş aktörü Ceyhan Mumcu. Ceyhan Mumcu denen bu adam mahkemeye gelip “Bunlar katildir cezalandırılmasını istiyorum” diyor. Dışarı çıktığında ise gazetecilere “Biz gerçek katillerin bulunmasını istiyoruz” diyor.
Biliyor aslında…
- Tabii biliyor. Ama mahkemede de ısrarla bizim cezalandırılmamızı istiyor. Üzülerek ifade ediyorum ki; bazı Müslümanların televizyon kanallarına da ben rica ettim, bu adamı çağırın beni de çağırın ve yüzleşelim. Hiç kimse buna cesaret edemedi. Geçtiğimiz günlerde Canan Barlas’ın programında çıktı yine aynı saçmalıkları yaptı. Bu işin arkasında Amerika var o zaman İran var diyordu ama Amerika bunları kullanmış diyor ve iftiraya devam ediyor. Hem Amerika var diyor, hem bizi suçluyor. Amerika’nın hedefinde olan biziz zaten, nasıl olur da ajanları oluruz.
Uğur Mumcu’nun eşinin davaya yaklaşımı nasıldı?
- Güldal Hanım mahkemede çok adil bir davranış sergiledi. Halen de Güldal Hanımla görüşmek isterim keşke görüşebilsek keşke anlatabilsek yaşadıklarımızı ve nasıl bir tezgâhın içine düşürüldüğümüzü anlatabilsek. Uğur Mumcu dosyasının nasıl bu kumpas içinde kapatıldığını kendisine de anlatabilsek, diyalog kurabilsek. Bu kadıncağız mahkemeye geldi, mahkeme heyeti bizi göstererek “Bunları tanıyor musunuz?” diye sordu. Kadın, “Tanımıyorum” dedi. “Bunların kocanızın katili olduğunu düşünüyor musunuz?” diye sorulduğunda “Hayır, ben böyle bir şey nasıl düşünebilirim, bu benim işim değil, bu mahkemenin işidir. Ben gerçek katillerin bulunmasını istiyorum” dedi. Daha sonra yazmış olduğu kitapta da açık açık söylüyor, “Bu cinayeti birilerinin üzerine yıktılar” diyor.
“Hala yargılanıyoruz ama mahkeme karar veremiyor”
Güldal Mumcu, Ceyhan Mumcu gibi düşünmüyor diyebilir miyiz?
- Bu sözlerinden dolayı Ceyhan Mumcu ile aralarının açıldığını biliyoruz. Halbuki gerçek bu. Zamanın İçişleri Bakanı, mit Müsteşarı gelmiş kadıncağıza bunu söylemiş. Umut Operasyonu’nda Uğur Mumcu dahil Türkiye’nin önemli 21 cinayet dosyası faili meçhul kapatıldı ve bizim üzerimize kaldı ne yazık ki. Biz bu mücadeleyi sürdürüyoruz. Hala yargılanıyoruz ve artık karar aşamasına geldi mahkeme ama hala karar veremiyor.
Neden karar verilemiyor uzatılıyor?
- Bizi beraat ettirmesi gerekirken ettiremiyorlar, çünkü korkuyorlar. Ben bu endişeyi şöyle yorumluyorum; “Biz bu insanları beraat ettirirsek, Tevhid-Selam diye bir örgüt yok, bu kumpastır, falan diye bir karar çıkarırsak acaba iktidar değişirse bunun hesabı bize sorulur mu?” diye düşünüyorlar. Sen hukuk adamısın kararını vereceksin. Biz senden sadaka, ulufe istemiyoruz, biz gerçeği istiyoruz. Bizim dosyamıza bakın ona göre karar verin istiyoruz. Ama bizi peşin hükümlerle yargılamayın. Bize verilen cezaları onaylamayın. Adil bir şekilde yargılayın, gerekiyorsa cezamızı verin, beraat etmemiz gerekiyorsa beraatımızı verin biz başka bir şey istemiyoruz. Cezaevinde yatan arkadaşlarımız için de bunu istiyoruz. Ben onların hiçbirini dışarda tanımazdım, cezaevinde tanıdım. Ama aynı örgütün bir parçası haline getirildik. Ben o insanların katil olduğuna zerre kadar inanmıyorum. Bir kumpasın parçasıydı bu insanlar, bizler kurban edildik edilmeye çalışıldık. Ama bizim bu mücadelemiz ömrümün sonuna kadar da olsa devam edecek. Gerçeklerin ortaya çıkmasını isteyeceğiz. 21 faili meçhul cinayet eğer bizim üzerimizden kalkar ve böyle bir örgütün olmadığı bizim böyle bir cinayet işlemediğimiz ortaya çıkarsa, tekrar bu cinayetler faili meçhul olarak ortada kalacak. Bundan korkuyorlar biraz da. Bu dosyaların bir şekilde üstünün kapatılmasını istiyorlar, çünkü karanlık mahfiller bunlar. O zamanki derin devlet yapılanması, FETÖ yapılanmasının bu işlerde parmağının olduğunu ben adım gibi biliyorum. Biz mazlumuz, mağduruz, hak adalet istiyoruz bu kadar basit. Cezaevindeki kardeşlerimizin çalınan 22 yılının, benim cezaevinde yattığım 5 yılımın hesabı nasıl verilecek.