Dr. Öğr. Üyesi Murat Bulut’tan Akit’e çarpıcı açıklamalar: Türkçeyi doğru kullanmak düşünceyi doğru aktarmaktır
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Karabük Üniversitesi Safranbolu Türker İnanoğlu İletişim Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Murat Bulut, “Doğru Yazma Sanatı” ve “Güzel Konuşma Sanatı” kitapları üzerinden Türkçenin doğru ve etkili kullanımına ilişkin sorularımızı cevapladı. Yıllardır diksiyon, etkili konuşma ve iletişim alanlarında çalışmalar yürüten, aynı zamanda televizyon haberciliği ve sunuculuk deneyimi bulunan Bulut, “Bir düşünceyi doğru kelimelerle, doğru biçimde ve doğru sırayla aktarabilmek gerekiyor. Çünkü yanlış kullanılan bir kelime, bazen yalnızca bir yazım hatası değildir; anlamı da değiştirebilir” ifadeleriyle dil bilincinin önemine dikkat çekti.
Sebahattin Ayan İstanbul
Türkçe, binlerce yıllık geçmişiyle yaşayan ve sürekli gelişen köklü bir dildir. Bir milletin yalnızca iletişim aracı değil; kültürünün, örflerinin, geleneklerinin ve hafızasının taşıyıcısıdır. Türkçeyi yaşatmak, geçmişten geleceğe uzanan milli mirası korumaktır. Çünkü dilini kaybeden millet, zamanla kültürel hafızasını da kaybeder. Dil yaşarsa millet yaşar; dil ölürse milletin hafızası da ölür. Bu kapsamda Karabük Üniversitesi Safranbolu Türker İnanoğlu İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Murat Bulut, Türkçenin doğru ve etkili kullanımına ilişkin sorularımızı yanıtladı. Yıllardır diksiyon, etkili konuşma ve iletişim alanlarında çalışmalar yürüten, televizyon haberciliği ve sunuculuk deneyimi bulunan Bulut; yazım ve imla hatalarının yalnızca dil bilgisi problemi olmadığını, düşüncenin doğru ve anlaşılır biçimde aktarılmasıyla doğrudan ilişkili olduğunu vurguladı.
Yazı, düşüncenin görünür hâlidir
“Doğru Yazma Sanatı” kitabınızda Türkçeyi doğru kullanmanın yalnızca bir yazım kuralı meselesi olmadığını, aynı zamanda düşüncenin doğru aktarılması açısından önemli olduğunu vurguluyorsunuz. Sizce bir insanın yazarken yaptığı dil ve imla hataları, onun düşünme ve kendisini ifade etme biçimi hakkında bize ne söylüyor?
Yazı, düşüncenin görünür hâlidir. Bu nedenle yazarken yaptığımız tercihler, yalnızca dil ve imla bilgimiz hakkında değil, düşüncelerimizi nasıl yapılandırdığımız hakkında da fikir verebilir. Elbette bir kişinin yaptığı tek bir yazım hatasına bakarak düşünme biçimi hakkında kesin bir yargıya varamayız. Ancak sürekli ve sistemli biçimde yapılan dil yanlışları, kişinin anlatmak istediğini açık, anlaşılır ve düzenli bir şekilde aktarmasını zorlaştırır. Benim için doğru yazmak, yalnızca “hatasız yazmak” anlamına gelmiyor. Bir düşünceyi doğru kelimelerle, doğru biçimde ve doğru sırayla aktarabilmek gerekiyor. Çünkü yanlış kullanılan bir kelime, bazen yalnızca bir yazım hatası değildir; anlamı da değiştirebilir. Bu nedenle “Doğru Yazma Sanatı”nda yazım kurallarını ezberlenmesi gereken bilgiler olarak değil, düşünceyi doğru aktarmanın araçları olarak ele aldım. İnsan ne söylemek istediğini çok iyi biliyor olabilir; fakat bunu doğru kelimelerle ifade edemiyorsa düşüncesinin karşı tarafa ulaşması zorlaşır.
Yanlışlar Zamanla Doğru Gibi Gelmeye Başlayabiliyor
Günümüzde özellikle sosyal medya ve dijital iletişim ortamlarında yazım kurallarının giderek daha fazla ihmal edildiğine şahit oluyoruz. “Doğru Yazma Sanatı”nı hazırlarken karşılaştığınız en yaygın Türkçe yanlışları nelerdi?
En sık karşılaştığım yanlışların başında kelimelerin ayrı ya da bitişik yazılması, büyük harflerin yanlış kullanılması, noktalama işaretlerinin ihmal edilmesi ve bazı kelimelerin yanlış yazılması geliyor. Özellikle kelimelerin konuşulduğu gibi yazılması da oldukça yaygın. Bunun yanında, sözcüklerin yanlış söylenişlerinin yazıya aktarılması da önemli bir sorun. İnsan bir kelimeyi sürekli yanlış duyuyor, yanlış söylüyor ve yanlış yazıyorsa zamanla o yanlış biçim ona doğruymuş gibi gelmeye başlayabiliyor. Sosyal medya bu konuda önemli bir etken. Çünkü dijital iletişimde hız, çoğu zaman doğruluğun önüne geçiyor. İnsanlar “Nasıl daha doğru yazarım?” sorusundan önce “Nasıl daha hızlı yazarım?” diye düşünüyor. Ancak bütün bunlardan dolayı sosyal medyayı tek başına suçlamak da doğru değil. Dil yaşayan bir varlıktır ve elbette değişir. Her değişim de bozulma anlamına gelmez. Fakat bir dilin temel yapısının, anlam zenginliğinin ve kelime hazinesinin bilinçsizce daralması üzerinde durmamız gereken bir konu. Ben Türkçenin değişmesine değil, Türkçeyi yeterince bilmeden değiştirmemize dikkat çekiyorum.
Sizce bugün insanların güzel ve etkili konuşmakta zorlanmasının temelinde eğitim eksikliği mi, dijital iletişim alışkanlıkları mı, yoksa kitap okuma ve nitelikli sözlü iletişim kültüründeki gerileme mi daha belirleyici?
Bence bunu tek bir nedene bağlamak mümkün değil. Saydığınız bütün unsurların bunda payı var. Ben uzun yıllardır diksiyon, etkili konuşma ve iletişim üzerine çalışıyorum. Üniversitede bu alanlarla ilgili dersler veriyorum. Ayrıca yıllarca televizyon haberciliği ve sunuculuk yaptığım için konuşmanın hem teorik hem de uygulamalı yönünü biliyorum. Güzel konuşmak yalnızca “r, s, z seslerini doğru çıkarmak” değildir. Nefes, ses, vurgu, tonlama, tempo, artikülasyon, kelime seçimi, beden dili ve konuşmanın zihinsel olarak düzenlenmesi birlikte değerlendirilmelidir.
Bugün özellikle hızlı konuşma ve dolgu sesleri çok yaygın. İnsan, ne söyleyeceğini düşünürken “ııı”, “eee”, “yani”, “şey” gibi ifadelerle konuşmadaki boşlukları dolduruyor. Oysa etkili konuşmanın önemli unsurlarından biri de sessizliği yönetebilmektir. Kitap okumak da bu noktada çok önemli. Nitelikli metinlerle karşılaşan insanın kelime hazinesi genişler, cümle yapıları gelişir ve kendini ifade etme seçenekleri çoğalır. Benim için güzel konuşmak, yalnızca kulağa hoş gelmek değildir. Asıl önemli olan, düşüncenizi karşınızdaki insana açık, anlaşılır, doğru ve etkili bir biçimde aktarabilmenizdir.
Yazı ve Konuşmanın Ortak Temeli: Türkçeyi Bilmek
Yazmak ve konuşmak aslında aynı dilin iki farklı kullanım alanı. Sizce iyi yazamayan bir kişinin iyi konuşması veya güzel konuşamayan bir kişinin güçlü bir yazılı anlatıma sahip olması mümkün mü?
Elbette mümkün. Yazmak ve konuşmak birbirine çok yakın olsa da aynı beceri değil. Bazı insanlar düşüncelerini yazılı olarak çok iyi ifade eder, ancak konuşurken aynı başarıyı gösteremez. Bazıları da son derece etkili konuşur fakat yazıya geçtiğinde zorlanır. Bunun temelinde iki farklı beceri alanı var. Konuşma daha anlıktır; düşünceyi o anda düzenlemek gerekir. Yazı ise bize düşüncemizi yeniden kurma, cümleyi değiştirme ve anlatımı düzeltme imkânı verir. Ama ikisinin ortak bir temeli var: Türkçeyi bilmek. Bu nedenle “Önce yazmayı öğrenin, sonra konuşun.” ya da “Önce güzel konuşun.” demiyorum. Doğru yazmak ve güzel konuşmak, birbirini besleyen iki beceridir. “Doğru Yazma Sanatı” ile “Güzel Konuşma Sanatı”nı birlikte düşünmemin nedeni de bu. Birinde düşüncenin yazılı biçimini, diğerinde sözlü biçimini ele alıyorum. İkisinin ortak amacı ise aynı: İnsanın kendini doğru ve etkili biçimde ifade edebilmesi.
TÜRKÇE KÖKLÜ BİR DİL YOK OLMAZ
Bugün gençlerin kullandığı dil, birkaç yıl öncesine göre çok hızlı değişiyor. Neler yapılmalı?
Türkçenin 20-30 yıl içinde ortadan kalkacağını düşünmüyorum. Türkçe, çok köklü, güçlü ve geniş bir coğrafyada kullanılan bir dil. Ancak bazı kelimelerinin, deyimlerinin, anlatım biçimlerinin ve inceliklerinin günlük kullanımdan çekilmesi konusunda dikkatli olmamız gerektiğine inanıyorum. Çünkü diller yalnızca sözlüklerden oluşmaz. Bir kelimeyi kullanmayı bıraktığınızda, zaman içinde o kelimenin taşıdığı kültürel ve düşünsel alan da daralabilir.
Bugün gençlerin kullandığı dilin önemli bir bölümü sosyal medya, kısa videolar, oyunlar, yabancı diziler, popüler kültür ve dijital iletişim tarafından şekilleniyor. Yapay zekâ da bundan sonra bu sürecin önemli unsurlarından biri olacak. Fakat burada gençleri suçlamak yerine onlara iyi Türkçenin imkânlarını göstermek gerekiyor. Aile, çocuğun ilk dil çevresidir. Okul, doğru Türkçeyi sistemli biçimde öğretmelidir.
Neden doğru ve güzel Türkçe kullanamıyoruz?
İki kitabınızın da temelinde “Neden doğru ve güzel Türkçe kullanamıyoruz?” sorusu var. Sizin bu kitapları yazmanıza sebep olan, Türkçenin kullanımı konusunda “artık buna müdahale etmek gerekiyor” dedirten en önemli gözleminiz ne oldu?
Aslında beni bu kitapları yazmaya yönelten tek bir yanlış değildi; yıllar içinde biriken gözlemlerdi. Televizyonculuk yaptığım yıllarda konuşmanın insan üzerindeki etkisini çok yakından gördüm. Daha sonra üniversitede ders vermeye başladığımda, öğrencilerin konuşma ve yazma becerilerindeki bazı eksiklikleri daha sistemli biçimde gözlemleme fırsatı buldum.
Bir tarafta söyleyecek çok şeyi olan ama bunları etkili biçimde ifade edemeyen insanlar vardı. Diğer tarafta ise Türkçeyi yanlış kullanmayı artık normal kabul eden bir iletişim ortamı oluşmuştu. Ben de şunu düşündüm: Bir insanın doğru düşünmesi kadar, düşündüğünü doğru ifade edebilmesi de önemli. “Güzel Konuşma Sanatı” bu gözlemlerin sonucunda ortaya çıktı. “Doğru Yazma Sanatı” ise aynı hassasiyetin yazı alanındaki devamı oldu. Amacım insanlara sürekli “Bunu yanlış yapıyorsunuz.” demek değil. Onlara doğruyu göstermek ve Türkçenin aslında ne kadar zengin imkânlara sahip olduğunu hatırlatmak.
Bu iki kitabı okuduğunuzda şu üç şeyi fark edeceksiniz!
“Doğru Yazma Sanatı”nı ve “Güzel Konuşma Sanatı”nı henüz okumamış bir okuyucuya, “Bu iki kitabı okuduğunuzda günlük hayatınızda şu üç şeyi fark edeceksiniz” deseydiniz, bunlar neler olurdu?
Birincisi, kullandığınız kelimelere daha fazla dikkat edeceksiniz.
Günlük hayatta sık kullandığımız bazı kelimelerin yanlış yazıldığını veya yanlış söylendiğini fark edeceksiniz. Bir süre sonra insan kendi konuşmasını ve yazmasını da sorgulamaya başlıyor.
İkincisi, başkalarının yaptığı dil yanlışlarını daha kolay fark edeceksiniz. Televizyonda, sosyal medyada, bir mesajda veya reklam metninde daha önce dikkatinizi çekmeyen ayrıntıları fark etmeye başlayacaksınız.
Üçüncüsü ve bence en önemlisi, “Doğru ifade etmek” ile “etkili ifade etmek” arasındaki farkı daha iyi anlayacaksınız. Çünkü yalnızca doğru kelimeyi bilmek yetmez. O kelimeyi nerede, nasıl ve hangi vurgu ve tonlamayla kullanacağınızı da bilmeniz gerekir. Ben bu iki kitabın okuyucuya yalnızca bir “yanlışlar listesi” sunmasını değil, kendi dil kullanımına ilişkin bir farkındalık kazandırmasını istiyorum.