Alper Tan, Fransa’nın çatırdayan ‘cumhuriyet modeli’ni analiz etti: 1789’dan 2026’ya uzanan halk öfkesi
Milli İradenin Sesi Yeni Akit
Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmek için Google listenize Yeni Akit'i ekleyin.
Tarihin halk ayaklanmalarıyla en fazla karşı karşıya kalan ve bunlardan derin şekilde etkilenen devletinin Fransa olduğunun altını çizen Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Başkan Yardımcısı Alper Tan, Fransa’da yaşanan ayaklanmaların hem iç yapıyı hem de Avrupa’yı sarsıp şekillendirdiğine vurgu yaptı.
1789 Fransız İhtilali’nin mutlak monarşiyi yıkan, feodal ayrıcalıkları kaldıran ve “halk egemenliği” fikrini Avrupa’ya yayan bir kırılma noktası olduğunu belirten stratejist gazeteci Tan, “Bastille’in basılması, Versailles yürüyüşü ve köylü isyanları, meclis reformlarını radikalleştirmiş; monarşiyi devirmiş, cumhuriyeti doğurmuş ve Napolyon dönemine giden yolu açmıştır. Bu olay, yalnızca Fransa’yı değil, Avrupa’nın siyasi haritasını da değiştirmiştir” ifadelerini kullandı.
AHLAKİ YAPI, ADALETSİZLİK VE SÖMÜRGECİ TARİH
Grevler, halk eylemleri ve öğrenci isyanlarının toplumsal yapıdaki çatlakları, ekonomik adaletsizliği ve sömürge geçmişinin kapanmayan yaralarını gözler önüne seriğine işaret eden Tan, “2005 varoş olayları, 2018 Sarı Yelekliler hareketi ve 2026’nın Ekim ayında yaşanan ve devam edeceği görünen grevler ile halk eylemleri, aynı köklerden beslenen ama farklı katmanlarda patlak veren bir sürekliliğin parçasıdır…
2005, entegrasyon ve ayrımcılık krizini; 2018, ekonomik adaletsizliği; 2026 ise hem eğitim hem de bütçe üzerinden birleşik bir toplumsal öfkeyi ortaya koydu. Hepsi, Fransa’nın dünyaya en önemli ihracatı olan “cumhuriyet modeli”nin sadece lafta kaldığını ve pratikte çatırdadığını gösteriyor. Varoşlarda biriken öfke, taşrada hissedilen yoksullaşma ve gençlerin geleceksizlik algısı, aynı sistemin farklı yüzleridir” tespitinde bulundu.
İşte Fransa’nın geçmişten günümüze uzanan ve Avrupa’yı da şekillendiren toplumsal kırılganlığının ele alındığı o yazı…
Tarihte halk ayaklanmalarından en derin şekilde etkilenen devletlerin başında muhtemelen Fransa vardır. Fransa, 1789’dan günümüze kadar bu geleneğin adeta laboratuvarı olmuştur. Rusya 1917’de, Çin 1911 ve 1949’da halk hareketleriyle, Haiti ise 1791 köle isyanıyla rejimlerini kökten değiştirmiştir. Ancak Fransa’da olan ayaklanmalar hem iç yapıyı hem de Avrupa’yı yani çevreyi defalarca sarsmış ve bir nevi şekillendirmiştir.
1789 Fransız İhtilali’nde halk ayaklanmasının etkisi, mutlak monarşiyi yıkan, feodal ayrıcalıkları kaldıran ve “halk egemenliği” fikrini Avrupa’ya yayan bir kırılma noktasıdır. Bastille’in basılması, Versailles yürüyüşü ve köylü isyanları, meclis reformlarını radikalleştirmiş; monarşiyi devirmiş, cumhuriyeti doğurmuş ve Napolyon dönemine giden yolu açmıştır. Bu olay, yalnızca Fransa’yı değil, Avrupa’nın siyasi haritasını da değiştirmiştir.
Günümüze geldiğimizde, 2005 varoş olayları, 2018 Sarı Yelekliler hareketi ve 2026’nın Ekim ayında yaşanan ve devam edeceği görünen grevler ile halk eylemleri, aynı köklerden beslenen ama farklı katmanlarda patlak veren bir sürekliliğin parçasıdır. Bu üç dalga, Fransa’nın toplumsal dokusundaki çatlakları, ekonomik adaletsizliği ve sömürge geçmişinin hâlâ kapanmayan yaralarını gözler önüne seriyor.
2005 AYAKLANMASININ KARAKTERİ NEYDİ?
2005’te Paris banliyölerinde başlayan olaylar, iki Kuzey Afrikalı gencin polisten kaçarken elektrik akımına kapılarak ölmesiyle ateşlendi. On gün içinde binlerce araç yakıldı, kamu binaları tahrip edildi. Olayların temelinde işsizlik, ayrımcılık, polisin “ayaktakımı” söylemi ve göçmen kökenli gençlerin dışlanmışlığı yatıyordu. Kuzey Afrika ve Sahraaltı Afrika kökenli nüfusun yoğun yaşadığı varoşlarda, işsizlik oranları yüzde 40’lara ulaşmıştı. Bu, Fransa’nın sömürge geçmişinin ve hala devam eden o zihniyetin doğrudan yansımasıydı. Cezayir, Tunus, Mali, Senegal gibi eski kolonilerden gelen ailelerin çocukları, sözde “cumhuriyetçi eşitlik” ideolojisine rağmen entegrasyonun başarısızlığını yaşıyordu. Çünkü Fransa entegrasyon değil asimilasyon politikası takip ediyordu. 2005, postkolonyal bir isyan olarak okunmalıdır: Afrika’dan gelen öfke, Fransa’nın kendi topraklarında patlamıştı.
SARI YELEKLİLER NERDEN ÇIKTI?
2018’de başlayan Sarı Yelekliler hareketi ise farklı bir sosyal tabana sahipti. Akaryakıt zammı, satın alma gücünün erimesi ve elitlere duyulan öfke, taşra ve orta sınıfı sokağa döktü. Paris’in lüks semtlerinde camlar kırıldı, Macron hükümeti geri adım atmak zorunda kaldı. Sarı Yelekliler, 2005’teki etnik-varoş karakterinden ziyade sınıfsal bir isyandı. Ancak her iki hareket de “sisteme güven kaybı” ortak paydasında buluşuyordu. 2005’te banliyö gençleri, 2018’de ise “küçümsenen insanlar” aynı devlete karşı ayağa kalkmıştı.
2026 AYAKLANMALARI DAHA FARKLI
2026 sonbaharında yaşananlar, bu iki geleneğin birleşimi gibi görünüyor. Eylül ortasında Paris banliyösündeki bir lisede başlayan öğrenci eylemleri, öğretmen açığı, kalabalık sınıflar ve bakımsız binalar nedeniyle hızla yayıldı. Yüzlerce lise ablukaya alındı. Buna kamu çalışanlarının grevleri eklendi: Bütçe kesintileri, maaş donması ve yaşam pahalılığı protesto edildi. Ekim ayında Sarı Yelekliler yeniden sahneye çıktı. 17 Ekim’de ülke genelinde yüz binlerce kişi sokağa indi; bazı yerlerde olaylar şiddetlendi, gözaltılar ve yaralanmalar yaşandı. Öğrenciler, sendikalar, emekliler ve eski Sarı Yelekliler aynı yürüyüşlerde buluştu. Amaçlar net: Eğitimde eşitlik, yaşam maliyetinin düşürülmesi, bütçe kesintilerinin geri çekilmesi ve toplumdan kopmuş olan siyasi elitlerin halkın sesini duyması.
Bu üç olayın ilişkisi açıktır. 2005, entegrasyon ve ayrımcılık krizini; 2018, ekonomik adaletsizliği; 2026 ise hem eğitim hem de bütçe üzerinden birleşik bir toplumsal öfkeyi ortaya koydu. Hepsi, Fransa’nın dünyaya en önemli ihracatı olan “cumhuriyet modeli”nin sadece lafta kaldığını ve pratikte çatırdadığını gösteriyor. Varoşlarda biriken öfke, taşrada hissedilen yoksullaşma ve gençlerin geleceksizlik algısı, aynı sistemin farklı yüzleridir.
SÖMÜRGE KAYIPLARININ ETKİSİ VAR MI?
Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerini kaybetmesi, yalnızca ekonomik bir darbe değil, kimlik ve toplumsal bir travmadır. 1950’ler ve 60’lardaki bağımsızlık süreçlerinden sonra, eski sömürgelerden gelen göç dalgaları banliyöleri doldurdu. 2005 olaylarında gençlerin büyük kısmı Kuzey Afrika kökenliydi. Sömürge dönemi “medenileştirme” misyonunun yerini, postkolonyal dönemde “asimilasyon” uygulaması aldı; ancak sonuç, ekonomik dışlanma ve kimlik krizidir. Fransa hâlâ eski politikalarıyla Afrika’da nüfuz ararken, kendi topraklarındaki Afrika kökenli nüfusla yüzleşemiyor, onların ülkedeki varlığını kabullenemiyor, yok sayıyor. 2005’teki isyan, sömürge arşivlerinin Fransa’ya geri dönmesiydi. 2026 eylemlerinde bu etnik boyut daha az belirgin olsa da, banliyölerdeki öğrenci hareketlerinin kökeninde aynı tarihsel birikim vardır. Sömürge mirası, Fransa’nın hem dış politikasında hem de iç sosyal dokusunda hâlâ canlı bir yara olarak duruyor. Bu yarayı bundan sonra tedavi etmek çok zor görünüyor.
Son olayların amaçları, dar ekonomik taleplerin ötesine geçiyor. Öğrenciler “daha iyi eğitim” derken aslında fırsat eşitliğini; grevciler “maaş artışı” derken sistemin adaletsizliğini; Sarı Yelekliler ise “halkın sesi”ni talep ediyor. Bu, 1789’daki “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganının 21. yüzyıl versiyonudur. Ancak bu kez hedef, mutlak monarşi değil; küreselleşmenin ve neoliberal politikaların getirdiği eşitsizliktir.
FRANSA'YA ETKİLERİ AĞIR OLACAK
Bundan sonra neler olabilir? Kısa vadede hükümet bütçe konusunda geri adım atmak zorunda kalabilir; siyasi istikrarsızlık artar. 2027 seçimleri öncesinde aşırı sağ ve sol güçlenebilir. Toplumsal kutuplaşma derinleşir; banliyö-merkez, genç-yaşlı, yerli-göçmen gerilimleri tırmanır. Ekonomik olarak grevler ve eylemler üretimi, turizmi ve günlük hayatı aksatır. Uzun vadede ise Fransa’nın zaten slogandan ibaret hale gelen “sosyal model” iddiası tamamen çöker.
FRANSA'DAKİ OLAYLARIN AVRUPA'YA ETKİLERİ
Avrupa’ya etkileri de kaçınılmazdır. Fransa, AB’nin kurucu ve motor güçlerinden biridir. Paris’teki istikrarsızlık, Brüksel’deki karar alma süreçlerini zayıflatır. Benzer ekonomik sıkıntılar yaşayan İtalya, İspanya, Almanya’da “Sarı Yelekliler” tipi hareketler cesaretlenebilir. Göç ve entegrasyon tartışmaları Avrupa genelinde sertleşir. Fransa’nın zayıflaması, zaten çok kötü durumda olan AB’nin küresel rekabette elini daha da zayıflatır. Ayrıca, Fransa’nın Afrika’daki nüfuz kaybı hızlanırsa, bu boşluğu doldurmak isteyen diğer aktörler için fırsat doğar. Avrupa, kendi içinde sosyal barışı koruyamazken dışarıda etkili bir güç olamaz. Avrupa hızla içe kapanır. Böyle bir durumda ise hem ülkelerin kendi içinde hem de Avrupa ülkeleri arası kaos ve çatışma senaryoları kaçınılmaz olur.
Fransa, 1789’dan beri halk ayaklanmalarıyla şekillenmiş bir ülkedir. Ancak her ayaklanma, sistemin kendini yenilemesi için bir fırsat olduğu kadar, çözülmeyen sorunların birikiminin de göstergesidir. 2005, 2018 ve 2026, aynı hastalığın farklı belirtileridir: Eşitsizlik, entegrasyon başarısızlığı ve sömürge mirasının inkârı. Fransa bu yaraları tedavi etmezse -ki bu çok zor görünüyor- sokaklar yeniden ve daha şiddetli şekilde konuşmaya devam edecektir. Tarih, halkın sesini duymayan yönetimlerin sonunu defalarca yazmıştır. Fransa bu gerçeği hâlâ idrak etmekte gecikmektedir.
Kısacası Fransa’dan başlayarak Avrupa yeniden bir “Orta Çağ” karanlığına doğru hızla ilerliyor.
