• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Zekeriya Say
Zekeriya Say
TÜM YAZILARI
11 Temmuz 2019

Bir sürü düşmanı varken sırtından dostları vurdu!

Diyarbakır 4 No'lu DGM, 6 Eylül 2002 tarihinde Erdoğan’ın 10 aylık mahkûmiyetiyle ilgili sabıka kaydının silinmesine karar vermişti. Adalet Bakanlığı Adli Sicil Genel Müdürlüğü de bunun üzerine sabıka kaydını temizleyerek, Tayyip Erdoğan’ın 3 Kasım 2002 seçimlerinde milletvekili seçilebilmesinin önünü açmıştı.

Bu karardan bir hafta sonra, yani 13 Eylül 2002 günü hiçbir yasal hak ve yetkisi olmadığı halde Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, YSK’ya bir ihbar yazısı göndererek “Erdoğan’ın milletvekili olamayacağını” ileri sürmüş, Yargıtay’a da temyiz başvurusunda bulunmuştu.

Kanadoğlu’nun başvurusundan dört gün sonra toplanan Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Diyarbakır 4 No'lu DGM kararını 'yok hükmünde' sayarak, kaldırmıştı. “Sabıka kaydı yasa değişse de silinemez” şeklindeki bir içtihatla da yalnız 3 Kasım 2002 seçimleri için değil, yasa değişmediği takdirde Erdoğan’ın ömür boyu milletvekili seçilmesinin de önünü kapatmıştı.

Yargıtay’ın verdiği bu karar o kadar saçmaydı ki, şayet Erdoğan cezasını çekmek için cezaevine girmek yerine firar etseydi, vekil seçilmesinin önünde hiçbir engel olmayacaktı.

Yargıtay’ın aldığı bu karardan üç gün sonra toplanan YSK, oyçokluğu ile Erdoğan’ın milletvekili seçilmeyeceğine hükmetti.

Böylece!

6 Aralık 1999’da Siirt’te okuduğu şiir, Recep Tayyip Erdoğan’ı önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından, ardından ise “seçilme” hakkından mahrum etmişti.

*

Tüm bu engelleme girişimlerinin Ak Parti’yi durdurmaya yetmediğini ve Erdoğan olmadan da partinin gümbür gümbür iktidara yürüdüğünü gören Sabih Kanadoğlu, 23 Ekim 2002’de yani seçime sadece 11 gün kala şaka gibi bir girişimde bulunarak “Ak Parti'ye kapatma davası” açtı.

Yetmedi…

Genel Başkanlık görev ve yetkilerinin Recep Tayyip Erdoğan tarafından kullanılmasının da tedbiren önlenmesini istedi.

*

3 Kasım’da seçimlerin yapılıp, Ak Parti’nin yüzde 34 oy oranı ve 360 sandalye ile “tek başına iktidara” gelmesi, “her şeyin çok güzel olmasına” yetmemişti...

Zira, seçimden sonraki ilk pazar günü 10 Kasım’a, yani Atatürk’ün 64. ölüm yıldönümünde denk gelmişti.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, 10 Kasım vesilesiyle "Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk" konulu bir panel düzenlenmişti.

Panele katılan Cumhurbaşkanı Sezer, Atatürk’ten uzun uzadıya bahsetmek yerine, Anayasa’nın 109. maddesini değiştirerek, Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin önündeki engelleri kaldırma girişiminde bulunan Ak Partililere;

"Kişiye özgü düzenlemelerden kaçınmaları” yönünde uyarıda bulunmayı tercih etmişti.

Hem de Erdoğan’ın hemen önündeki kürsüden Erdoğan’ın gözlerinin içine baka baka…

Bununla iktifa etmeyen Sezer, bir de;

"Demokratik ve laik cumhuriyetimizi yıkmayı, toplumumuzun cumhuriyet döneminde elde ettiği kazanımları yok etmeyi amaçlayan tüm hareketlere kararlılıkla karşı konulacağını vurgulamak istiyorum" diyerek, üstü kapalı bir tehditte bulunmayı ihmal etmemişti.

Hoş!..

Yorgunluktan mıdır, yoksa Sezer’in tehditlerini umursamadığından mıdır bilinmez ama, Erdoğan tören boyunca yapılan lakırdıları dinlemek yerine uyuklamayı tercih etmişti.

*

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer bu tehditten beş gün sonra “58. Hükümet”i kurma görevini Kayseri Milletvekili Abdullah Gül’e verdi.

Gül, Çankaya Köşkü'nden ayrılırken;

“Sayın Cumhurbaşkanı'nın çeşitli tavsiyeleri olmuştur. Bunlar ikimizin arasında kalan konulardır. Bunlara da muhakkak ki her zaman dikkat edeceğim'' şeklinde garip bir açıklama yapmıştı.

Belli ki Sezer, Gül’ü de tehdit etmişti.

Üç gün sonra elindeki hükümet listesiyle Çankaya Köşkü’ne çıkan Gül, Sezer’in direnişiyle karşılaştı.

Kabine listesini hemen onaylamayan Sezer, bazı bakanların yerleriyle oynayarak 1,5 saatlik gecikmenin ardından listeyi onaylamıştı.

*

Derken, aslan düştüğü yerden kalkmıştı.

Tayyip Erdoğan'a başbakanlık yolunu kapatan Siirt, YSK’nın verdiği iptal kararının ardından yenilenen seçimde yüzde 85 oy oranıyla desteklediği Erdoğan’ı meclise yollamış ve başbakanlık yolunu açmıştı.

Fakat yine değişen bir şey yoktu.

Bu kez sahneye Kanadoğlu'nun yerine atanan yeni Başsavcı Nuri Ok çıkmıştı.

Ok, göreve gelir gelmez işe halefi Kanadoğlu'nun Ak Parti’ye açtığı kapatma davası dosyasına yeni deliller eklemekle başlamıştı.

Bir yandan Başsavcı Ok’un tacizlerine maruz kalan Başbakan Erdoğan, diğer yandan “bürokratik oligarşi” ile mücadele ediyordu.

“Sistem, sadece hükümet olmaya yol veriyor. Hükümetteyiz ama iktidar değiliz” diyen Erdoğan, elini kolunu bağlayarak onu çalışamaz hale getiren sisteme isyan ediyordu.

Tabii bu arada Sezer de boş durmuyor “vetolar”la Erdoğan’ı yıldırmaya çalışıyordu.

Olay öyle bir hal almıştı ki;

Her perşembe “olağan görüşme” yapması gereken Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Tayyip Erdoğan bazen “haftalarca” bir araya gelmiyordu.

*

Ak Parti’nin 29 Mart 2004 yerel seçimlerinden oyunu 10 puan artırarak zaferle çıkması da işe yaramamıştı.

Çankaya Köşkü’nün ve bürokratik oligarşinin engellemeleri son sürat devam ediyordu.

Ak Parti’nin “başörtüsüne özgürlük” talebi ise azgın azınlığı topyekûn ayağa kaldırmaya yetmişti.

“Abdest tazelemesi”yle ünlü 9. Cumhurbaşkanı Demirel dahi, “Başörtülüler Arabistan'a gitsin” herzesini bu günlerde yumurtlamıştı.

*

Yukarıda belirttiğim gibi, adeta ülkenin tüm kanalizasyon boruları bir anda patlamış, her yerden oluk oluk belalar Erdoğan’ın üzerine yağmaya başlamıştı.

Bir yandan Kuvayı Milliyeciler silah üzerine, "ölme-öldürme" yeminleri ederlerken…

Diğer yandan ise, Alparslan Arslan adlı avukat türban aleyhine karar veren Danıştay 2. Daire üyelerine toplantı halindeyken silahla saldırarak üyelerden Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürüp 4 kişiyi de yaralıyordu.

Cumhuriyet paçavrası “Tehlikenin farkında mısınız?” manşetleri atarak ortamı gererken…

Sabih Kanadoğlu bir kez daha sahneye çıkarak bu kez “367” herzesini yumurtluyordu.

Kemalistlerle Ulusalcılar ise,

“Cumhuriyet Mitingleri” ile ülkede ayaklanma çıkarmanın hayalini kuruyorlardı.

Tabii bu arada Genelkurmay Başkanlığı da boş durmuyor, kim tarafından kaleme alındığı hala muamma olan bir metinle 27 Nisan 2007’de gece yarısı e-muhtıra veriyordu.

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya da Google’dan topladığı haberlerle, Ak Parti’ye “şeriat getirmek” suçlamasıyla kapatma davası açıyordu.

*

Sonrası malum;

Papaz cinayetleri…

Sauna çeteleri...

Zir Vadisi kazıları…

Özden Örnek’in günlükleri…

Ergenekon ve Balyoz davaları…

Gezi Parkı olayları…

17-25 Aralık operasyonları…

15 Temmuz Hain darbe girişimi…

Amerika’nın ambargosu…

Patates, soğan ve dolar operasyonu..

Son olarak,

“Üç benzemezler”in kurduğu “Zillet İttifakı”nın 31 Mart yerel seçimlerinde ve 23 Haziran İstanbul seçiminde aldıkları oy oranları…

Ve daha sayamadığım nice badireler…

*

Örneklerden de anlaşılacağı üzere;

Recep Tayyip Erdoğan 17 yıldır, binlerce olayı ve yüzlerce badireyi atlatarak hamdolsun bugünlere kadar geldi.

Hiçbirinde onu yılgın, yorgun ve yeis içinde görmedik.

Aksine!..

Sezai Karakoç’un “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” mısraını sancak edinmiş bir vaziyette, en zor meselelerin üzerine korkmadan yürürken gördük hep.

Fakat ilk kez üzgün ve endişeli görüyorum.

Kendisi de itiraf etti aslında endişesini;

“Ümmeti parçalamaya hakkınız yok” derken, “kardeş” bildiği küçük hesaplar içindeki kişilere.

Ve ilk kez “kırgın” gördüm onu.

Kendisi de geçiştirmedi zaten, gazetecilerin sorduğu;

“Kırgınlığınız var mı?” sorusunu..

“Bu soru sorulur mu Allah aşkına… Bunlara kırgınlık olmayacak da kime olacak?” diyerek, soruyu soruyla cevapladı.

*

Erdoğan’ın sözlerini düşünürken, Maksim Gorki’nin;

“Bir sürü dostunun içinde elbet düşmanların olacak ama unutma ki onca düşmanın içinde belki seni dostun vuracak” sözü geldi aklıma.

Ve “Gorki bir kez daha haklı çıktı” dedim kendi kendime…

Zira,

Erdoğan’ın da bir sürü düşmanı vardı ama maalesef onu “kardeşim” dediği kimseler sırtından vurdu.

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23