Abdullah Gül’ün “yakıcı meseleleri”
Üç beş ağacı bahane ederek iktidarı alaşağı etmeye yeltenen çapulcular için ilkinde; “Gaz maskesi, baret, deniz gözlüğü, motorcu kaskı, flama, sapan, sirke, solüsyon” ve “sargı bezi” gibi delillerin “silah” olarak gösterildiği bir iddianame hazırlanarak “Gezi davası” sulandırılmıştı.
İkinci iddianamede ise 1’i tutuklu 6’sı firari toplam 16 sanığa, “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan toplamda 2 bin 970 yıla kadar hapis cezası talep edilmiş olsa da malumunuz tüm sanıkların beraatine hükmedildi.
Verilen kararın absürtlüğünü en iyi özetleyen açıklama, davanın avukatı Turgut Kazan’dan geldi.
Müvekkillerine “ağırlaştırılmış müebbet cezası verilmesini bekleyen” Kazan, bu ani beraat kararına o kadar şaşırmıştı ki; “Sakın ola ki kimse, bunu bir yargı kararı olarak düşünmesin” diyerek, verilen kararın arka planında gizli bir hesabın olabileceğine dikkat çekme gereği duydu.
Turgut Kazan ismini önemli kılan diğer bir detay ise…
Önceki gün görülen dava öncesinde bazı sivil toplum örgütlerinin, 746 müşteki arasında yer alan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’a, “şikâyetlerini geri çekme çağrısında” bulunmalarının ardından, bu iki isimden davaya yönelik “net tutumlarını” açıklamaları talebinde bulunmuş olmasıydı.
Ak Parti’den ayrıldığı için kendisini eleştirenlere el altından “hakkımı helal etmiyorum” şeklinde nezaketten uzak mesajlar gönderen Ahmet Davutoğlu, Kazan’ın bu çağrısının ardından net bir tutum takınarak; “bir daha tekerrür etmemesi dileğiyle” gezicilere yönelik davadan feragat etti.
*
Gezi davası öncesi yaşanan diğer bir önemli gelişme ise duruşmanın yapıldığı gün Karar gazetesine konuşan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Gezi olayları ile gurur duyuyorum” demesi oldu.
Bu açıklamayı daha da ilginç hale getiren ise, soruyu; “Kabataş skandalı” olarak tarihe geçen ve Gezi olayları esnasında Kabataş’ta deri eldivenli, üstü çıplak bir grubun tesettürlü bir kadına saldırdıkları iddiasını ortaya atan gazeteci Elif Çakır’ın sormuş olmasıydı.
Belli ki Elif Çakır, röportajın yayınlanacağı günü bildiğinden bazı hesaplamalar yapmıştı.
Zannımca o soruyu sorarak da amacına ulaşmış oldu.
Zira Gül, aynı sözleri Ekim 2013’te, Merrill Lynch’in düzenlediği bir çalışma kahvaltısında tekrar etmişti fakat kimse oralı olmamıştı.
Hatta bu açıklamadan bir hafta sonra “Cumhurbaşkanı” olarak son kez Meclis’te yaptığı konuşmasında da Gezi Parkı olaylarına değinmiş, “eylemlerin demokrasinin göstergesi olduğunu vurgulamıştı.”
Bununla da iktifa etmeyen eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Her şey sandık değil, mesajınızı aldık” ve “Cadı avı olmaz” gibi sözlerle dolaylı da olsa Gezicileri destekler mahiyette ziyadesiyle açıklamalarda bulunmuştu.
Fakat hiçbirisi önceki günkü sözleri kadar tepki toplamamıştı.
*
Dün partisinin Grup Toplantısında, Gezi olaylarını “alçak bir saldırı” olarak nitelendiren, Gezi’ye sempatiyle yaklaşanları ise “gafletle”, değilse “ihanetle” suçlayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, geçmişte Gül’ün mahut açıklamalarına katılmamış…
“Mesaj alınmıştır derken içeriğinde ne var bunu bilemem” diyerek Gül’den farklı düşündüğünü açıkça beyan etmişti.
Bu sözler o dönem yabancı bir radyoda; “Kaybolan Arkadaşlık” başlığı ile analiz edilmiş…
Analizde,
Abdullah Gül’ün; Tayyip Erdoğan’la yollarını bir süredir ayırmayı düşündüğünü ve Taksim Gezi Parkı olaylarının ona bu fırsatı sunduğu” belirtilmişti.
Böylece!
Gezi’de, “Kaos ortamı oluşturup Erdoğan’ı ülkeyi yönetemez hale getirmek” isteyen çapulcular, farkında olmadan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Başbakan Erdoğan’la arasına köprüler atmasını sağlamışlardı.
Kimileri bu iddiaları kabul etmeyebilir fakat Gül’ün ne menem bir siyasetçi olduğunu bilenler neyi kastettiğimi pekala anlamışlardır.
Zira Gül “Türk stili” ismini verdiği kendine has politika anlayışı ile ABD’lileri bile şaşkına çevirmeyi başarmış bir siyasetçidir.
“Siz bizim seçimden önce söylediklerimize bakmayın, iktidara gelince yaptıklarımıza bakın!” diyerek, değme Makyavelistlerden aşağı kalır yanı olmadığını bizatihi kendisi ikrar etmiştir.
Bu zaviyeden baktığımızda Gül’ün; Karar gazetesine hem de tam Gezi davasının görüleceği günde ve “darbe” söylemlerinin arttığı bir ortamda, Türkiye’nin ilk sivil darbe girişimi olan Gezi’ye yönelik “gurur duyuyorum” açıklaması asla “öylesine” yapılmış masum bir açıklama değildir.
Bu iddiamın en büyük delili ise, Abdullah Gül’ün, 3 Kasım 2017 günü Bahçeşehir Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada sarf ettiği;
“Hepimizin evimizin içini düzene koymamız gerekir. Bunu koymadığımız süre içerisinde, gün gelir ya insanlar ayaklanır veya dış müdahale kaçınılmaz hale gelir” sözleridir.
Görüldüğü gibi Gül geçmişte, ülkemizde meydana gelmesi muhtemel bir “kaos”un veya “kargaşa”nın bir “darbe”ye ya da “dış müdahale”ye neden olacağını açık açık dile getirmişti.
Böyle bir ortamın oluşması için de “Gezi Olayları” benzeri kalkışmaların meydana gelmesi gerekiyor.
*
Tabii FETÖ’nün belinin kırıldığı, şanlı ordumuzun ise başta Suriye ve Libya olmak üzere her yerde destan yazdığı bir dönemde “darbe”den bırakın bahsetmeyi, “ima” etmek dahi abesle iştigal iken…
Karar’da;
“Yakıcı memleket meseleleri varken tecrübemi kendime saklayacak bir insan da olmam beklenemez” diyen eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, durup durup tam “Gezi davası”nın görüldüğü günde konuşmasını da yabana atmamak lazım…
Öyle ya,
“Garantici” kimliğiyle bilinen Abdullah Gül, bir şeylerin “garantisini” almadan ortaya çıkıp konuşmazdı.







