--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Goygoyculuk!..

Yavuz Bahadıroğlu
Yavuz Bahadıroğlu

“Hem ses dinleniyor, hem manzara seyrediliyor!”

8 Mayıs 1935 tarihli Akşam gazetesinin haber başlığı bu. Hemen altında da iri harflerle açıklayıcı bilgi veriliyor: “Avrupa’nın ekseri memleketlerinde uzaktan görme neşriyatı başladı.” 

Bu merakaver başlıkların altındaki haber eminim bir solukta okunmuştur. Aynen şöyle deniyor: “Avrupa’nın ekser memleketlerinde Television (uzaktan görme) neşriyatı başlamıştır. Akşamüzeri radyosunu açarak dünyanın dört tarafından gelen sesleri dinleyenler şimdi, küçük bazı ilavelerle, bu sesleri çıkaranları da görebiliyorlar.”

“Biz de onları görebiliyor muyuz?” sorusunun şimdi tam sırası, ama Yılmaz Erdoğan’ın şaşkın zekâsı sayesinde “Vizontele” filminde sorulmuş olduğundan tekrara girmeyelim.

Haberi yazan rahmetli, kendince bir sürü teknik izah yaptıktan sonra, şöyle bir ayrıntı daha veriyor: “Yalnız şurasını da söyleyelim ki televizyon âleti, bazılarının zannettikleri gibi bir düğmeye basınca dünyanın arzu edilen köşesini gösteren makineler değildir. Ancak televizyon merkezinin neşriyatını gösterir.”

Gazetede neredeyse insan boyunda bir de televizyon fotoğrafı var, meraklıları internetten bulabilir.

Benim derdim başka: Bu “televizyon” denen “makine”nin, Türkiye’deki mazisi epey eskiye dayanıyor. İTÜ’den (İstanbul Teknik Üniversitesi) deneme yayınlarının yapıldığı yılları hatırlıyorum. 1970’li yıllarda, işten eve dönerken, Lâleli’de yağmur altında dikilip vitrindeki televizyonlara yansıyan silik-soluk görüntüleri ilgiyle seyreden insanlar görürdüm. 

Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, ilk yayınlar daha aklı başında, daha eğitici, terbiyeli ve bu toprakların insanına daha uygundu. Aradan geçen yıllar her şey gibi televizyon yayınlarını da bozdu. Derde deva olacak bir şey kalmadı. Bol bol eğlence dışında sert siyaset, boş (bazıları iğrenç) diziler, “gevezelik” seviyesinde futbol, insanın iştahını kesecek kadar çok yemek ve birinin ak dediğine kara diyen doktorların konuk edildiği sağlık programları… Ha bir de evlilik programlarının yerine gelen “polisçilik” oyunları var.

Bunların topuna “goygoy” demek, herhalde hatalı bir tanım olmaz.

Hele şu “polisçilik” oynayan sunucuların, işe biraz “ciddiyet” katmak için olsa gerek, psikolog ve avukat eşliğinde yaptıkları programlarda “uzman muhabir”lerin birkatil kovalamaları var ki, “Memleketin polisi, jandarması, savcısı, hâkimi yok mu?” diye sormaktan kendinizi alamıyor, “bu işleri baştan sona kadar bu hanımefendilere mi devretsek?” diye düşünmekten yoruluyorsunuz.

Sunucu hanımefendi bazen polis, bazen savcı, bazen avukat, bazen hâkim olup sorular soruyor. Kanalın patronları böyle bir yetki veremeyeceğine göre, acaba geniş yetkilerini nereden alıyorlar? İşin çivisi çıktı!

Kimisi de “kim kimin çocuğu?” oyunu oynuyor. Devreye “DNA testleri” giriyor. “Az sonra” anonsları eşliğinde, o saate kadar atılan iftiralardan bunalmış (oraya niçin gelmişse) anneye müjde veriliyor: “Çocuk kocandanmış”! Ücretle tutulmuş kalabalık basıyor alkışı.

Bu o kadar sık olmaya başladı ki, televizyon programlarından etkilenen bazı kuşkucular test yaptırmaya koşuyor. Eskiden bu iş sadece kurumlarında yapılırdı. Paranın kokusunu alan “özel sektör” de işe el attı. “Sadece 9 ayda babalık testi yapılan bir laboratuvara Türkiye’nin dört bir yanından gelen 200 ‘şüpheci’ baba başvurdu”. (Hürriyet gazetesinin bir haberi). Güncel dizilerde yaşanan hayatlara ve yapılan programlara bakarsanız, bazıları kendi meşruiyetinden kuşkulanmakta haklı!..

Tarihi diziler ise kendi felaketine sürükleniyor. “Vurun” dendi, öldürdüler! Ölçü iyice kaçtı. Ölesiye bir siyasi parti taraftarlığı ya da karşıtlığı yapmakla “iyi kanal” olunmuyor.

Kısacası, televizyon kanallarına “düzen” verecek bir iradeye muhtacız!

 

Yavuz Bahadıroğlu Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle