--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Stilist ve Modelist Generaller Amiraller

Vehbi Kara
Vehbi Kara

28 Şubat 1997 dönemi ordudaki dindar subayların tasfiye edilip atıldığı ve FETO örgütüne mensup subayların önemli görevlere atandığı yıllardır. Kahpelik hiçbir dönemde bu seviyeye varmamıştı. Eşi başörtülü olduğu için binlerce asker çeşitli kumpaslarla ordudan ayrılmak zorunda kaldı.

Bu dönemi yaşayan biri olarak herkesin alay ettiği ve benim de çok güldüğüm bazı olaylara da şahit olmuştuk. İşin ilginç tarafı bu dine düşmanca işler sadece Deniz Kuvvetlerinde değil; Kara ve Hava Kuvvetlerinde de uygulanıyordu. Batı Çalışma Örgütü (BÇG) adı verilen yasa dışı ispiyonlama ve fişleme ekibi akıldışı uygulamalar yapıyordu.

Dindar ve manevi değerlere bağlı askerler eşlerinin başörtüsü yüzünden önce “şüpheli ”ve sonrasında “sakıncalı” statüsüne alınıyor bu sayede Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararları ile ordudan atılmaları sağlanıyordu. Aslında “Üçlü Kararname” yolu ile de ordudan atılan dindar askerler vardı. Fakat bu yöntemin kötü bir yönü vardı. Çünkü yargı yolu açıktı ve “neden ordudan attınız?” sorusuna muhatap olma ve din düşmanlığının açığa çıkma durumu vardı.

Bir kere dindar olmak ve eşinin başörtülü olması suç değildi. Fakat faşist generaller “irtica ile mücadele kararı” almış ABD’ye yaranmak ve darbe yapabilmek için dindar insanları tasfiye kararı almıştı. Emirlere uymayan komutanları terfi ettirmiyorlardı. Fetocular ise cici çocuklardı.Çünkü eşlerinin başını zorla açtırdıkları gibi dinen haram kılınmış alkollü içkiyi içmekte bir beis görmüyorlardı.

Deniz Kuvvetleri Komutanlığında “dindar asker kıyımı” yapan komutanlar; yaptıkları görevlere bakılmaksızın amiral oluyorlardı. Hatta pasif görevde olduğu için emekliliğini bekleyen amirallerden bazıları, hiç de hak etmediği halde filo komutanlığına terfi ettiriliyor ödüller kazanıyorlardı.

Bütün bu fena işlerin azmettiricisi ve uygulayıcısı Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Batı Çalışma Grubunun kurucularından Güven Erkaya, çok pervasız birisiydi. Batan Kocatepe gemisinin komutanı olduğu için belli ki bazı ruhsal sorunları vardı. Belki de İsrail gemisi tarafından kurtarıldığı için çok anormal davranışlar sergileyebiliyordu. Başbakanlıkta “burada rakı yok mu?” diyerek dışarıdan rakı getirip içecek kadar ruh sağlığı bozulmuş birisiydi.

Erkaya sayesinde Bahriyede irtica terörü estiriliyordu. Fakat yine de bu çılgın tavırlara karşı direnen komutanlar da yok değildi. Bazı birlik komutanları arasında “Ben yaptığı göreve ve disipline bakarım. Bana ne hanımının kıyafetinden” diyerek emirleri uygulamayanlar çıkıyordu. Bazı komutanlar da bu uygunsuz emirleri ağırdan alıp uygulamaya sokmuyordu.

Fakat faşist generaller bu komutanlara karşı da büyük baskı uyguladılar. Birçok değerli komutan üst rütbeleri hak ettiği halde terfi ettirilmedi. Hatta bunlara karşı BÇG üyesi ispiyoncu askerleri devreye sokup iftiralarla beraber bu komutanlara telefon ederek “ Eşi baş örtülü bu personeli bize niye bildirmedin? Senin haberin bile yok. Yoksa uyuyor musun?” diye hesap soruluyordu.

1993-2007 Yılları arasındaki bu dönemde dindar personel üzerinde ağır baskılar yapılıyor; sistemli olarak yıldırma süreci uygulanıyordu. Asker eşleri dışında anne babaların, çocukların kayıtları tutuluyor kişilerin namaz kılıp kılmadığı, alkollü içki kullanıp kullanmadığı hatta evinin salonunun nasıl dizayn edildiği raporlanıyordu.

Evdeki resimler, tablolar, biblolar, takke ve tespihler dahi raporlarda yer alıyordu. Komutanlar stilist ve modelist kesilmişler; kendilerine göre evlerin nasıl dizayn edilmesi gerektiğini dahi düşünecek derecede işi abartmışlardı. Görevleri askerlik olduğu halde moda tasarımcısı olmuşlardı.

Fakat en tuhaf olanı şuydu. Askeri lojmanda oturan asker eşlerine veya ziyaretine gelen yakınlarına “başörtündeki iğneyi çıkar, tavşan kulağı şeklinde bağlayacaksın” diye emirlere rastlanıyordu. Zavallı nöbetçi askerler ne yapacaklarını şaşırıyor böyle “general stili” ve “amiral modeli” giyim tarzlarını uygulamada zorluk çekiyorlardı. Dindar olmadığı halde bu uygulama nedeniyle komutanları eleştiren hatta hakaret eden yüzlerce asker vardı. Halbuki böyle iğrenç uygulamalar basının da kışkırtması ile sıradan hale gelmişti.

Bu dönemde savaş gemisinde görev yapıyordum. Gemi komutanının emri ile Silah subayımız ev ziyaretine geleceğini söylemişti. Fakat bu işten çok rahatsız olduğu belliydi. Çar naçar evimizi ziyarete geldi. Zavallı eşi ise istemediği belli oluyordu mini etek giymek zorunda kalmıştı. Bu sayede “amiral modeli”  kadın elbisesi dizaynını da öğrenmiş oluyorduk. Ev sahibi olarak nasıl yaşıyor isem aynı şekilde davranmış hatta dini değerlere önem verdiğimi apaçık söylemiştim. Okuduğum kitapları “komutanlarım ne der” endişesitaşımadan olduğu gibi muhafaza ediyordum.

O yıllarda gözü pek bir askerdim. Askeri okulda “irtica soruşturmaları” geçirmiş ve “Alay komutanına bu yüzden fırça atmış” biri olarak görev yapıyordum. Beni “bazı öğrencilere namaz kılma ve dini kitapları okumaları için baskı yaptığım” konusunda suçluyorlardı. Hiç çekinmeden “namaz kılma ve Said Nursi’nin kitaplarını okumalarını tavsiye ettiğimi” söyleyerek geri adım atmamış “yalan söylemeyerek” onur ve izzetimden taviz vermeyen bir kişi olduğumu gözlerine sokmuştum.

Benim korkup inkar edeceğimi düşünen Deniz Harp Okulunun Alay Komutanı, bu durumu görünce çok şaşırmıştı. Fakat saygısızca bir iki kelime edince bu komutana haddini bildiren kelimeler söylemiş sesimi yükseltmek zorunda kalmıştım. Daha teğmen rütbesini takalı 5 ay olmuştu. Rütbemdeki sırmalar yeni olduğu için pırıl pırıl parlıyordu. Sonunda cevap veremeden kalkıp odayı terk etmişti.

Okul komutanı ile görüştüğünü zannediyorum zira mosmor bir şekilde odasına geri döndü. İfadelerimi yazdırdıktan sonra kibar biçimde oruçlu olup olmadığımı sordu. Bende “oruçluyum” deyince; derhal özür dileyip asker karavanasından yemek getirtti. Böylece suçlu gibi gittiğim Deniz Harp Okulundan onurlu bir şekilde ayrılmıştım.

Bu durum nasıl olduğunu bilmiyorum, herhalde sicil dosyasında belirtilmiş idi ki; görev yaptığım savaş gemilerine kadar duyulmuştu. Daha tayin olup göreve başlamadan namım ve dini konularda tavizsiz oluşum savaş gemilerine kadar gidiyordu. Şimdilerde Donanma Komutanı olan Koramiral o tarihte amirimdi ve benden çok çekinmişti. Bana “mesai saatlerinde görevimi yaptığım takdirde özel hayatımda hiçbir şeyime karışmayacağını” söylemişti. Belli ki pervasız oluşumdan dolayı çok çekiniyordu. Bu yaşananlar asla abartılı değildir. Bir dönemin acıklı fotoğrafıdır. Elbette çok acı ve üzücü olaylar da yaşanıyordu. Taviz verildikçe daha fazlası isteniyor, elini verdin mi kolunu alamıyordun.  Bütün bu yaşadıklarımı 2007 yılında neşrettiğim “Bahriye’de 15 Yıl” isimli kitabımda yazmıştım.

Bu şekilde yıllarca görev yapmış ve sonunda 1996 yılının YAŞ kararı ile resen emekli edilmiştim. Emeklilik işin kibarcası idi, tabii ki. Resmen ordudan atılmıştık. Fakat yıllarca sivil toplum kuruluşları aracılığı ile didinip durduk ve sonunda hem bazı askeri haklarımızı geri aldık hem de “28 Şubat’ın Darbeci General ve Amirallerini” mahkûm ettirdik. Şimdi Yargıtay aşamasında olan mahkeme kararlarının kesinleşmesini ve bu faşist darbecilerin bir an önce hapse tıkılmasını bekliyoruz, vesselam…

Vehbi Kara Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle