Savaş bölgelerinde denizcilik (2)
İstanbul’dan katıldığım gemi ile en uzun seyahatime gidiyordum. Zira bu sefer tam tamına 14 ay sürecekti. Üstelik 2020 yılındaki Yemen İç Savaşı’nın en şiddetli dönemine rastlamıştık. Yemen’in Mukalla limanına gidiyorduk.
Gemimiz Romanya’dan mısır yüklemişti ve önceki kaptan ile doğru bir devir teslim dahi yapamamıştım. Çünkü ben daha gemiye binmeden acenta motoruna inen kaptan “ayrılış evraklarını imzaladım, her şey hazır” diyerek adeta gemiden kaçıyordu.
Eski kaptana “maaşını aldın mı?” diye sordum. Çünkü önceki gemi kaptanlığı görevimden oldukça çok alacağım vardı. “Aldım” cevabını alınca rahatlamıştım. Zira benim için diğer konular ikinci derecede önemliydi. Ne kadar zor dahi olsa en azından alın terimi alacağımı düşünmüştüm. Fakat işler hiç de böyle olmadı. Evime döndüğümde bu gemiden de bir tek kuruş maaş alamamıştım. Neyse, kimsenin başına gelmesini istemediğim maceralı yolculuğum bu şekilde başlamıştı.
Çanakkale Boğazını geçtikten sonra ilk durağımız Port Said limanıydı. Burada Süveyş kanalını geçmek için gerekli formaliteleri tamamlayacaktık. Fakat önceki seferde Kanaldan kuzeye doğru geçerken iki önemli gemi arızası tespit edilmişti ve bir tanesi hâlâ devam ediyordu. Sırf bu nedenle gemiye “survey” adını verdiğimiz “denetleme ekibi” gelecekti.
Arızalarımızdan bir tanesi köprüüstünde bulunan makinemizin devir süratini gösteren gösterge sayaç idi ki; bu arıza gerekli onarımlar yapılarak giderilmişti. Fakat Sancak taraftaki radarımız ARPA dediğimiz gelişmiş bir radardı ve ekran görüntüsü hiç yoktu. Gemi işletmecisi olan şirket onarım ekibi ile bu arızayı uzaktan kumanda ile yapabileceğimi söylemişti.
Adalar denizini geçerken saatlerce bu arızanın giderilmesi ile uğraştım. Aslında silah elektronik subayı olarak askeri gemilerde yıllarca buna benzer arızalarla uğraşmıştım. Tecrübem vardı ve çok farklı radarları onarmıştım.
Bu gemide de sahildeki radar uzmanları ile telefon aracılığı ile iki gün boyunca uğraşarak gerekli onarımları yapmaya muvaffak oldum. Fakat üç gün boyunca hiç uyumamıştım. Üstelik Ramazan ayındaydık ve hayatım boyunca ne askeri ne de sivil gemilerde hiç ara vermeden orucumu tutmuştum, elhamdülillah. Sahur ve iftarlarımı köprüüstünde yapmak zorunda kalmıştım.
Nihayet Süveyş Kanalına gelip belirtilen yere demir attık. Surveyler geldi ve kontrolleri yaptılar. Sorunsuz bir şekilde onarımları atlattıktan sonra kanal geçişi için verilen saati beklemeye başladık.
7 Mayıs 2020 tarihinde gece yarısı kanala girdik. Yaklaşık bir gün süren kanal geçişini tamamlayarak Kızıldeniz’e girdik. Bu seferki durağımız Cidde limanıydı. Buradan yakıt alıp yolumuza devam edecektik. Salı günü limana vardık ve yakıt işlemimizi bitirdik. Fakat Suudi Arabistan devleti limandan kalkmamıza onay vermiyordu.
Çünkü rotamız Yemen’di ve bu iki ülke savaş halindeydi. Her ne kadar Suudi Arabistan’ın desteklediği Güney Yemen bölgesine gidecek olsak da onay için tam 3 gün beklemek zorunda kalacaktık. Nihayet Yola Elverişlilik Belgesini (Port Clearance) alarak yeniden yola koyulduk.
Seferimizdeki diğer bir zorluk ise Mukalla limanına varmak için eskiden korsanların cirit attığı “Aden Körfezinden” geçmekti. Bereket artık korsanların kökü kurutulmuştu. Bunda Türkiye’nin rolü büyüktü. Somali’ye yerleşen Türk askerleri; korsanların saldırı yaptıkları limanları temizlemişti. Her ne kadar Somali’de hâlâ kaçakçılık ve terör olayları devam ediyor olsa da devletimiz sayesinde dünya tarafından kabul edilen meşru hükümet işbaşındaydı ve deniz korsanlarına geçit vermiyordu.
Fakat bölgedeki savaş gemileri hâlâ korsanlarla mücadele bahanesi ile görev yapıyordu. Bizim gibi bütün gemilerden korsanlara karşı alınması gereken tedbirleri uygulamamızı istiyorlardı. Bir korsan saldırısında en etkili yöntem Cibuti’ten silahlı güvenlik elemanları alarak yola devam etmekti. Fakat şirketimiz pahalı diyerek buna yanaşmamıştı.
Elbette ne kadar gereksiz ve etkisiz olsa da; eskiden aldığımız tedbirlere başvurmak zorunda kalmıştık. Geminin etrafına tel örgü çekmiş ve yangın hortumlarını korsanlara tazyikli su sıkmak üzere hazırlamıştık. Vardiyada gözcülerin sayısını artırmış ve izlenmesi gereken emniyet kanalında seyrimize devam etmeye başlamıştık. Hamd olsun sorunsuz bir seyir olmuştu.
18 Mayıs Perşembe günü Yemen’in Mukalla limanına ulaştık ve liman yetkililerinin verdiği bölgeye demirledik. Şimdi zorlu bir yanaşma manevrası yapacaktık. Zira gemimizin derinliği 8.5 metreydi ve zaten limanın derinliği de bu kadardı. Mecburen med-cezir saatlerine uygun olarak yani gel-git sularının en yüksek olduğu zamana göre yanaşmamız gerekiyordu.
Ayrıca limanda tahliye etmesini beklediğimiz gemiler vardı. 5 gün boyunca yanaşmayı bekledik. Nihayet Ramazan Bayramı arefesi sabahı limana yanaştık. Fakat Mukalla’da bayram tatili vardı ve tahliye yapılmıyordu. Gemiciler ile bayramlaşma yaptık. Gemide Müslüman sayısı azdı ve tam altı ülkenin vatandaşı vardı.
Gemide 11 Hintli, 6 Türk, 5 Ukraynalı, 1 Rus, 1 Gürcü ve 1 de Suriye vatandaşı vardı. Hep birlikte Müslüman olmayanlarla da Ramazan Bayramı yaptık. Aşçımız Türk’tü ve bayrama mahsus yemekler yaptırmıştım. Güzel bir bayram günü yaşıyorduk. Fakat öğle vakti dünyanın hiçbir yerinde yaşamadığım bir olay oldu.
Gemi acentası, paldır küldür gemiye gelmiş beni arıyordu. “Ne oldu?” dedim. Bana “derhal limanı terk edeceksiniz” dedi. “Yahu makineyi hazırlamam lazım hem kılavuz kaptanın gelmesi gerekir” deyince; birazdan geleceğini söyledi. Sebep olarak şunu söylüyordu: “limana bir savaş gemisi yanaşacak”.
Çaresiz gerekli talimatları verip gemiyi kalkışa hazırlamak zorunda kalmıştım. Kısa zamanda kılavuz kaptan ve römorkörler de geldi ve yeniden demir yerine çıkmak zorunda kalmıştık. O gün bir kargo gemisi geldi ve silah araç gereçlerini bizim bulunduğumuz rıhtıma boşalttı.
Yemen iç savaşı devam ediyordu ve sesimizi çıkaracak bir durumumuz yoktu. Ertesi gün yeniden limana yanaştık ve tahliye işlemlerine başladık. Beş yıldan beri çalışmayan gemi kreynlerini kullanmak zorunda kalmıştık. Kreynler bakımsızdı ve devamlı arıza yapıyordu. 5 tane kreynimizden sadece 3 tanesi çalışmaktaydı. 5 gemi ambarı vardı ve kreyn elekronik kart arızaları işimizi zorlaştırıyordu.
Kreynin birisinden kartı çıkarıp ötekine takarak bu şekilde bir çare bulmuştuk. Fakat 1 numaralı kreynimizin başka bir sorunu vardı ve çelik teli sorun çıkarıyordu. Gemi tornasını kullanıp adeta yeni bir fırdöndü imal ederek bu sorunu da çözmeye muvaffak olmuştuk.
Biz limanda iken Umman Denizinde Yaz Musonları başlamıştı ve liman dışında fırtına çıkmıştı. Liman yönetimi 30’dan fazla küçük tekneyi daracık limana almıştı. Benim geminin üzerine 9 tane küçük gemi yanaştı. Bunlar yaklaşık bin tonluk ahşap teknelerdi ve genellikle Batı Hindistan limanlarından yükler getiriyorlardı.
Hindistan bayrağını taşıyan bu gemilerin kaptanları ile sohbetlerim oldu. Genellikle Müslüman kaptanlardı. Çok düşük ücretle çalışıyorlardı. Fakat denizcilikte ustalaşmışlardı. Gemiciler güverte üzerinde yatıp kalkıyor, gemi kaptanı ise dümen evinin bulunduğu yerde kalıyordu.
Bir haftalık bir tahliye sonucunda bütün işlemleri ve formaliteleri tamamlayıp sorunsuz bir şekilde limandan ayrıldık. Fakat yeni seferimiz belli değildi. Demir yerinde ancak para vererek kalabileceğimizi söylediler.
Şirkete Umman tarafına gidebileceğimizi veya açıkta bekleyebileceğimizi söyledim. Demir yerinde kalmayı emniyetli gördükleri için burada yeni seferimizi beklemeye başladık.
İki hafta boyunca demirde bekledikten sonra nihayet yeni seferimiz belli olmuştu. Mısır ile Sudan arasında çimento taşıyacaktık. Demir alıp yeni rotamıza koyulduk. Babülmendep Boğazını geçip yeniden Kızıldeniz’e girdik. Bu sefer personelin sorunları başlamıştı.
Gemiciler haklı olarak maaşlarını almayı istiyorlardı. Birçoğu evli barklı olup tek maaşlarını bu gemiden alıyorlardı. Yemen limanında evlerini aramışlar fakat hiçbir maaşın yatmadığını öğrenmişlerdi. Gemi personelinin tamamı dilekçe vermiş ayrılmak istediklerini söylemişlerdi.
Durumu devamlı surette gemi sahibine iletiyor maaşların bir an önce yatması gerektiğini söylüyordum. Çünkü bir yıl süre ile çalışanlar vardı ve sadece iki üç ay maaş alabilmişlerdi. Gemi tam kapasite ile tahıl yükü taşımış ve sorunsuzca tahliye etmişti. Savaş bölgesinde olduğumuz için oldukça yüklü navlun yani taşıma ücreti almışlardı.
Armatör, gemicilerin haklı olduğunu fakat Mısır’a gelmemizi ve burada maaşların yatacağını söylemişti. Gemi zabitleri ve gemiciler “eğer maaşlarımızı alamaz isek, grev yapacaklarını söyledikleri” gibi dilekçe vererek bunu şirkete bildirmemi istediler. Ben de bütün talepleri anında şirkete ulaştırıyor ve “merak etmeyin herkes maaşını alacak cevabını” gemicilere söylüyordum.
Mısır’ın Adabiya limanına geldiğimizde ne yazık ki kimsenin maaşlarının yatırılmadığını öğrendik. Gemicileri toplayarak bizzat telefon konferansı ile gemi sahibi ile konuşturdum. Gemi sahibi bu sefer “yükümüzü Sudan’a götürün orada maaşlarınızı alacaksınız” diyordu. Elbette kimse buna inanmadı. Gemiyi yarısına kadar yükledikten sonra gemiciler “işi bıraktıklarını” söylediler.
Gemi sahibi, personeli bir defa daha telefon toplantısına çağırdı. Eğer “çalışmazlar ise Mısır’da perişan olup kalacaklarını” söyleyerek açıkça gemicileri tehdit etti. Ben ise armatöre yalvarıp, “ne olursunuz şu insanların maaşlarını verin” diyordum. Bana daima “merak etme kaptan, kimsenin parası bizde kalmaz” diyordu. Bu arada Ukrayna’da tahliye yapan şirketin ikinci gemisi de grev yapmış ve tahliyeyi durdurmuştu.
Gemi sahibinin insafa gelip maaşları yatıracağını beklerken hiç ummadığım bir gelişme oldu. Gece yarısı saat 3’te acentenin telefonu ile uyandım. Acente gemi sahibinin telefonlara cevap vermediğini söyledi. Ben de aradım. Gerçekten de bütün telefonlar kapalıydı. Sadece operasyon müdürü cevap vermişti ve söylediği sözler çok üzücüydü. Kendisinin de işten ayrıldığını ve bütün kara personelinin işi terk ettiğini söylemişti.
25 gemici ile Mısır’ın Adabiya limanında yapayalnız kalmıştım. İşin daha kötüsü hiçbir personel sözlerimi dinlemiyor aşçı dahi yemek yapmıyordu. Çaresiz herkes gibi ben de kumanyalıktan aldığım malzemelerden bildiğim iki üç çeşit yemeği yapmaya başladım. Güzel olan tek bir husus vardı o da tam tamına 17 kilo vermiştim. Artık tığ gibi olmuş fazla kilolarımdan kurtulmuştum.
Mısır Liman Otoritesi, yükün sahibi acente ve gemiciler hepsi birlikte bana yükleniyordu. Sanki bütün suçlu benmişim gibi her türlü saygısızlığı yapıyorlardı. Ukraynalı ve Rus denizciler kendi yaptıkları düzenekle alkol imal ediyor; sarhoş olup birbirleri ile kavga ediyorlardı. Bir defasında kamarama geldiğimde lumbuz camının kırıldığını ve her yerin cam kırıkları ile dolu olduğunu görmüştüm.
Bu kadar sıkıntı içerisindeyken imdadıma ITF yani Uluslararası Ulaşım İşçileri Sendikası Ortadoğu ve Afrika temsilcisi Muhammed Bey yetişti. Öncelikle geminin kulüp sigortasından personelin 4 aylık maaşlarının yatırılmasını sağladı. Bu yeni çıkmış bir uluslararası sözleşme maddesiydi ve Alman sigortacı kısa zamanda herkesin maaşlarını evlerine ulaştırdı. İspanya’da bulunan Muhammed bey diğer sorunları aşma konusunda da elinden gelen her türlü yardımı yapmıştı. Allah razı olsun.
Gemi personeli isyan ederek hiçbir şey elde edemeyeceğini ve ancak benim sayemde bir çıkış bulabileceğini nihayet anlamıştı. Çünkü Mısır Liman Otoritesi kimseyi dinlemiyor sadece gemi kaptanını sorumlu tutuyordu. “Madem gemi sahibi yok; o halde bütün hesabı sen vereceksin” diye yakama yapışmıştı.
Bu arada Sendika ve Muhammed Bey bir avukat tutarak gemiye gönderdi. Mısır mahkemelerine müracaat ederek gemicilerin alacaklarını alması için avukatımız yardımcı olacaktı. Avukata vekâlet vermek için Süveyş Şehrinden bin bir güçlükle noter getirmeye muvaffak olmuştuk. Çünkü Mısır devleti, kimsenin gemi dışına çıkmasına müsaade etmiyordu.
Bu arada gemiden ayrılıp evine dönmek isteyen personeli yurduna dönmeleri için Mısır devleti ile uzun bir mücadeleye giriştim. Sendikamızın Mısır temsilcisi Al Said Shazli bana yardımcı oluyordu. Fakat “gemiciler grev yaptığı için suç işledi” diye Mısır devleti bütün taleplerimizi geri çeviriyordu.
Mecburen Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Birleşmiş Milletler Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) ile temasa geçtim. MLC yani Denizcilik Çalışma Sözleşmesine göre “kontratını tamamlayan bütün denizciler, Liman devleti tarafından yurda dönmelidir” hükmünü uygulaması için Mısır Liman Otoritesi, Süveyş Kanal İdaresi başta olmak üzere en az 20 adrese mesajlar çekmeye başladım. “Mısır’ın imza attığı bu sözleşmelere uymak zorunda olduğunu” dile getirmeye çalıştım.
Yazılarımda internet çevirisini kullanıyordum ve İngilizce’nin yanında Arapça dilinde de mesajlar çekiyordum. Türkiye’nin Mısır Elçisi olmadığı için vekalet eden Kemalettin Bey ile temasa geçmiştim. Sendika ile beraber onlar da bana yardımcı oluyorlardı.
Nihayet gemide acil durumlarda dahi bulunması gerekmeyen ilk sekiz kişiyi evlerine göndermeye muvaffak olmuştum. Bu arada Mısır mahkemelerine de müracaat etmiş alacaklarımızın tahsili için dava açmayı da sağlamıştık. Sendikamız avukat masrafları ile birlikte mahkeme masraflarını da karşılıyordu. Gemide ise bunları yapmak için bir sent bile yoktu.
Alman kulüp sigortası başlangıçta olumsuz bir şekilde diretse de yakıt, kumanya, su ve sağlık yardımı için bizi desteklemeye başlamıştı. Bir şekilde gemide hapis hayatı içinde hayatta kalmaya ve yurdumuza dönmeye çalışıyorduk.
Bu arada gemideki yükün geri boşaltılmasını istedim. Yükün sahibi dışarıdan kreyn getirerek hepsini tahliye etti. Mısır devleti de liman masraflarını ve işgal ücretini bahane ederek gemiyi tutuklamıştı. Gemicilere ve bana “kısa bir süre sonra gemi satılacak ve sizde evinize döneceksiniz” diyorlardı.
IMO ve Mısır’ın Londra büyükelçiliğine çekmiş olduğum Arapça ve İngilizce mesajlar yüzünden Mısır’ın Liman Otoritesine baskı gelmeye başlamıştı. Nihayet 3 Türk ve 1 Gürcistanlı denizcinin yurda dönmesi için izin çıkmıştı. Bu maksatla Panama Bayrak Devleti, Mısır’ın istediği gemi sertifikalarını çıkarıp gemiye göndermişti.
Her şey tamamlanıp tam Türkiye’ye dönüş esnasında bir kişide Kovid testi pozitif çıkmıştı. Bütün her işlem iptal oldu. Gemiyi 10 gün karantinaya aldılar. Karantina sonunda bu sefer 4 kişide daha test pozitif çıkmıştı. Bereket ilk dört kişinin ikinci testi negatif çıkmıştı ve ikinci ekibi de evlerine göndermeye muvaffak olmuştuk.
Yurt dışındaki uluslararası kuruluşlar, IMO, ILO, ITF Sendikası, Hindistan, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Büyükelçilikleri devamlı surette mesaj çekiyor; Mısır devletinden sözleşmeye uygun olarak gemide tutulan gemicilerin yurduna dönmesi için baskı yapıyorlardı. Sonunda Mısırlı amirallerin de bulunduğu bir heyet gemiye geldi. Benden bir daha yazı yazmamamı istediler. Kaptan hariç herkesin yurduna döneceklerini kabul etmişlerdi.
Evet, tek başına gemide kalacaktım fakat diğer gemicilerin evlerine dönme imkânı vardı. Kabul ettim. Sonuçta “benim turşumu kuracak değillerdi ya elbette ben de Türkiye’ye dönerim” diye düşünüyordum. Hem Ukrayna’daki diğer gemi personelinin tamamı evlerine dönmüştü. Fakat “kazın ayağı öyle değilmiş”.
“Gemiyi en son kaptan terk eder” denilir. Lakin ben terk edememiştim. Bütün herkesi evlerine göndermeye muvaffak olmuş fakat benim gemi dışına dahi çıkmama müsaade edilmemişti. Mısır devleti resmen beni gemide yalnız bırakmayı düşünmüş adeta cezalandırmaya kalkışmıştı. Belli ki amirlerinden göndermiş olduğum mesajlardan dolayı çok fırça yemişlerdi.
Acil durum jeneratörünün arıza yapması nedeni ile gemide yalnız başıma, elektriksiz, susuz ve ısıtma imkânı olmadan 11 gün kalmak zorunda kalmıştım. Gemide yüzlerce fare vardı ve yiyecekleri tükendiğinden dolayı birbirlerini yiyorlardı. Çünkü gördüğüm en son fareler kedi büyüklüğüne kadar büyümüşlerdi. Gece vakti bir türlü uyutmuyorlardı. Elektrik kablolarının arasından yol açıp her yere girebiliyorlardı. Her geçen gün bir gıda malzemesinin eksildiğini görüyordum.
Gemi içinde yaşam çok güçleşmişti. Fare leşleri oldukça kötü kokuyordu. Bu durumda yapabildiğim tek şey bütün kuruluşlara mesaj çekmek olmuştu. Elektrik olmadığı için telefonumu yandaki gemicilere gönderip şarj ettiriyordum. Telefon gelir gelmez neredeyse aynı mesajları tekrarlayıp yapılan bu işlemin sözleşmelere aykırı olduğunu belirtiyordum.
Nihayet yapılan baskılar sonuç vermiş her üç günde bir gemiyi kontrol etmek şartı ile otele çıkmama müsaade edilmişti. Alman sigortacımızın bulduğu güzel bir otele yerleştim. Hemen yanımızda “Safa” isimli bir mescid vardı ve neredeyse bütün namazlarımı burada kılmaya başlamıştım.
Fakat ne gemi satılıyor ne de yurda dönüşüme izin veriliyordu. Bu şekilde tam 4 ay esir olarak alıkonulmuştum. Bu esnada Süveyş Kanalında Evergreen isimli bir gemi karaya oturdu. Kanal kapanmış bütün dünyanın gözü Mısır hükümetine dönmüştü. Ben de bu arada yurda dönmek için Sendika yöneticisi Muhammed Bey’e hazırlattığım mesajları ilgili makamlara gönderip, yurda dönüşümün yapılmasını istiyordum. Gemi kazası ile bu mesajlar birleşince daha fazla rezalet çıkarmadan bir an evvel beni yurduma göndermeye ikna olmuşlardı.
Nihayet Mısır’daki Süveyş Mahkeme kadısı yani hâkimi, benim bu yazılarımı kabul etmiş haklı bularak; yurda dönüşümün yapılması için mahkeme kararı çıkarmıştı. Tam bu sırada gemimiz de üçüncü açık arttırmada satılmıştı. Her türlü de olsa ülkeme dönecektim artık.
Mısırlı bir denizciye mühür ve anahtarları vererek gemiyi teslim ettim. Artık hürdüm ve gerekli formaliteleri bitirmeye muvaffak olmuştum. Tam 14 ay sonra ülkeme dönüyordum. Bunun ne kadar güzel bir duygu olduğunu ancak benim gibi uzun süre gurbette kalan birisi anlar, vesselam…


