Savaş bölgelerinde denizcilik (1)
Denizciler son yıllarda hiç yaşamadıkları zorluklarla karşılaşır oldular. Kovid nedeni ile evlerine dönemeyen binlerce denizci, BM kuruluşu olan Uluslarlarası Denizcilik Örgütü (IMO) sayesinde bu soruna çareler buldu. Şimdi uzun süre vatanına dönemeyen gemiciler nihayet evlerine dönme imkânı buldular.
Bununla birlikte Çin başta olmak üzere bazı Uzakdoğu ülkeleri hariç dünyanın çoğu ülkesinde zaten Kovid sınırlamaları kalkmaya başlamıştı. Kısaca söylemek gerekirse denizcilere karşı gösterilen son derece sinir bozucu kısıtlamalar, bu konuda aşırı hassasiyet gösteren ülkelerin yanlarına kâr kalmıştı.
Şimdi ise Rusya-Ukrayna Savaşı gibi özellikle Karadeniz’de çalışan ticari gemilerde çalışan gemiciler oldukça sıkıntılı günler geçiriyorlar. Kovid salgınından çok daha beter durumlarla karşı karşıya kalan gemici arkadaşlarım var. Allah, bütün denizci kardeşlerimizin yardımcı olsun. Zira zor bir süreçten geçiyorlar. Zira savaş bölgeleri denizcilerin en zor seferlerini yaptıkları yerlerdir.
Son birkaç yıl içinde ben de iki defa sıcak savaşların yaşandığı ülkelere gitmek zorunda kalmıştım. İşte bu makalede yaşadığım bu seferleri anlatmak istiyorum.
Bunlardan ilki “Libya İç Savaşının” en sıcak günlerinde yaşadığımız tehlikeli yolculuktu. İşin kötüsü Türkiye’ye açıkça düşmanlık yapan General Hafter’in bölgesine yani Doğu Libya’daki Tobruk’a buğday yükü götürüyorduk. Türk denizcilerini uluslararası hukuk kurallarına aykırı olarak tutuklayan Hafter yönetiminin başkenti olan Tobruk, bizler için oldukça tehlikeli bir liman olarak karşımızda duruyordu.
Sıkıntılar daha Tobruk’a varmadan Akdeniz’in ortasında başlamıştı. Bayrağını ve hangi ülkeye ait olduğunu söylemeyen bir savaş gemisi, önümüzü keserek arama yapacağını söylüyordu. Telsizde ısrar edince bana milliyeti yerine “Avrupa Savaş Gemisi” olduğunu bildirdiler. Ayrıca Libya’ya uygulanan “silah ambargosunu denetlemekle görevli olduklarını ve bundan başka bir hususu söyleyemeyeceklerini” ifade ettiler.
Çaresiz, gemi süratini düşürüp savaş gemisinin denetleme yapmasını beklemeye başladım. Üç adet silahlı askerlerden müteşekkil bot, gemimize geldi. Köprü üstüne gelen tim komutanına “gerekli kontrolleri bir an önce yapıp gemimi terk etmelerini” söyledim. Çünkü “denizde zaman para” demekti. Bu hususun “savaş gemisi komutanına iletilmesini” özellikle belirttim.
Gemiye çıkan yaklaşık 20 kişilik timdeki askerlerin bir kısmında miğfer üzerinde kameralar vardı ve savaş gemisi tarafından bütün hususlar izleniyordu. Tim komutanı “en kısa zamanda kontrollerin yapılacağını” söyledi. Bu arada savaş gemisinin milliyetini öğrenmeye çalıştım. Bayrakları yoktu fakat İspanyol savaş gemisi olduğu anlaşılıyordu. Üzerimizde dolaşan helikopter ise İtalyan tipi “Agusta” cinsi bir araçtı. Tim komutanı ise Hırvat’tı zira omzunda Hırvatistan bayrağı görünüyordu. Birçok ülke askerinin görev yaptığı bir savaş gemisi ile karşı karşıya kalmıştım.
Üzerimizde dolaşan helikopterde bulunan askerler köprü üstüne çok yakın bir mesafede idiler devamlı surette silahlarını gemicilerin üzerine doğrultuyorlardı. Telsizi elime alıp savaş gemisi komutanına sert bir şekilde “helikopterdeki askerlerin tutumunu protesto ettiğimi” ve derhal “bu çirkin davranıştan vazgeçmelerini” bağırarak, söyledim. Yıllarca buna benzer bir savaş gemisinde çalıştığım ve NATO tatbikatlarında buna benzer askerlerle birlikte görev icra ettiğim için oldukça rahat bir şekilde konuşuyor ve “hatalı uygulamalarından” dolayı savaş gemisini ikaz ediyordum.
Telsiz devresinden ilgili subay saygılı bir biçimde “verilen talimatlar gereğince bu şekilde hareket ettiklerini” ifade etmişti. Bu arada tim komutanı benimle görüşme yapmak istediğini söyledi. Kendisi ile görüşürken üzerindeki miğfer kamerası ile izlendiğimin farkındaydım. Kameraya karşı konuşarak; öncelikle geminin farklı bir bayrak taşısa da Türkiye’ye ait bir şirketin gemisi olduğunu, Türkiye’nin de bir NATO ülkesi olduğunu hatırlattım. Daha sonra “emekli bir deniz subayı olduğumu” ve “süratimi düşürdüğüm için Tobruk limanına belirttiğim saatte varamayacağımı” söyleyerek; görevlerini bir an önce bitirmelerini istedim.
Tim komutanı, benim sert konuşmamdan dolayı oldukça dikkatli davranıyordu ve “en kısa zamanda gemiyi terk edecekleri talimatını aldığını” söyledi. Gerçekten de yarım saatlik bir süreyi aşmadan geldikleri botlara binerek saygılı bir şekilde gemiden ayrıldılar.
Bu olaydan kısa bir müddet sonra daha önce çalıştığım yine Türkiye’ye ait bir konteyner firmasının gemisini bu sefer bir Alman Savaş Gemisi durdurmuştu. Bütün konteynerleri arayacaklarını bildirerek denizcilik kurallarına aykırı bir şekilde hareket etmişti. Gemi kaptanı kendi şirketini aramış “bu davranışın uluslararası denizcilik kurallarına aykırı olduğunu” söylemişti. Sonuçta bu çirkin durum; Türkiye ile Almanya arasında diplomatik bir krize dönüşmüştü. Uzun süren aramalardan sonra Alman Savaş Gemisi, gelen talimat sonrasında gemiyi terk etmişti.
İşte daha önce pek rastlanılmayan böyle bir durumla karşılaşmış bereket fazla bir zaman kaybı yaşamadan vaktinde varış limanımıza ulaşmıştık. Fakat burada da işler ters gidiyordu. Liman yetkilileri, General Hafter yönetimi nedeni ile olsa gerek; gemimize olmadık güçlükler çıkarıyorlardı. Tobruk Liman Otoritesinin her dediği hususu elimizden geldiğince yerine getiriyor problem çıkmaması için azami gayret gösteriyorduk.
Tobruk’ta dikkatimi çeken en önemli husus; yükümüzü tahliye eden liman işçilerinin bellerinde tabanca olmasıydı. Daha kötüsü; her akşam hava kararır kararmaz silah sesleri limanda yankılanıyordu. Belli ki; çeşitli silahlı guruplar “bu bölge benim kontrolümde, ayağınızı denk alın” diye bu şekilde gövde gösterisi yapıyorlardı.
Bu nedenle gemicilere “herhangi bir durumda kimse ile diyalog kurulmamasını ve birisi konuşacak ise ancak gemi kaptanı ile görüşme yapabilecekleri” talimatını vermiştim. Çoğu yabancı uyruklu denizciler bu sözümden dolayı çok memnun olmuşlardı. Çünkü benim gibi onlar da “belinde silahları olan” işçilerle ilk defa karşılaşıyorlardı ve çok korkmuşlardı.
Nihayet yükümüzü tahliye etmiş bütün formaliteleri tamamlayarak gümrük ekibinin gelmesini ve limandan ayrılış evrakının verilmesini beklemeye başlamıştık. Geminin liman otoritesi ile ilgili işlerini takip eden “acente yetkilisi” aynı gün geleceklerini söylüyordu. Fakat o gün gelmediler.
Ertesi gün “Cuma” olduğu için hafta sonu tatili nedeniyle gelemeyeceklerini söylediler. Daha sonra bu sefer “Pazar” günü nedeniyle Avrupa’da tatil olduğunu ve yine gelemeyeceklerini ilettiler. Nihayet “Pazartesi” olmuştu ve artık resmi tatil bahanesi kalmamıştı. Fakat bu sefer de acentemiz telefonlarıma cevap vermiyordu.
Bütün sorumluluklarımızı eksiksiz yerine getirmiş olmamıza rağmen bir türlü limandan ayrılamıyorduk. Yükü tahliye edeli 5 gün geçmişti. Kara kara düşünmeye başladım. Belli ki “kötü niyetli bir girişim vardı”. Hâlbuki daima liman otoritesine güler yüzlü ve oldukça nazik davranmış her türlü kaprislerini büyük bir sabırla sakince karşılamaya çalışmıştım.
Gemide herkes “tamam işte burada kaldık, gör bakalım başımıza ne iş gelecek” moduna geçmişti. Fakat birden acente yetkilisinin telefonu çaldı. “Gemiye doğru geldiklerini ve aynı gün gemiyi limandan kaldıracaklarını” söyledi. Bütün gemiciler hep birlikte sevinmeye başlamıştık.
Nihayet acentemiz gerekli evrakları hazırlamış ve işlemlerimizi tamamlayabilmişti. Yola Elverişlilik Belgesini (Port Clearance) alırken hiç böylesine sevinmemiştim. Zor da olsa Tobruk limanından ayrılmayı başarmıştık.
İşte bu sıkıntılı anlarla dolu seferi uzun süre unutamadım. Daha sonra gemiden ayrılmış ve uzun bir müddet gemi seferine çıkmamıştım. Fakat altı ay sonra aynı şirketin personel müdürü başka bir gemide çalışıp çalışamayacağımı sormuştu. Ben de müspet cevap vermiştim zira alacaklarım vardı ve önemli bir kısmını hâlâ alamamıştım.
Gemi Romanya’dan mısır yüklemişti ve İstanbul Yenikapı demir bölgesinde gemi aşçısı ile beraber beni bekliyordu. Şirket yetkilileri, seferin nereye olduğunu sormama rağmen cevap vermekten kaçınıyorlardı. “Aynı sefer bölgesi ama Libya’ya gitmeyeceksin merak etme” diyorlardı.
Buradan daha kötü bir yer olmayacağını düşünerek kaptanlık görevini kabul etmiştim fakat başıma geleceklerden hiçbir haberim yoktu. Nitekim daha henüz gemiye adımımı atmıştım ki; eski kaptan vasıtaya binmiş gemiden terliksiz(!) kaçmaya çalışıyordu. Her halde son anda “görevi devralmaktan vazgeçeceğimden” korkmuştu. Gemi anahtarları ve gerekli evrakların hazır olduğunu ve masanın üzerinde olduğunu söyleyip adeta kaçarcasına gemiyi terk etmişti.
İlk defa karşılaştığım böyle bir durumu çok kısa bir zaman sonra çözecektim lakin iş işten geçmişti. Çanakkale Boğazını geçtikten sonra yeni rotamızı da öğrenmiştim. Evet, bu sefer başka bir savaş bölgesine gidecektik ve yeni sefer rotasının Yemen’in Mukalla limanı olduğunu öğrenmiştim.
Bu sefer gerçekten de Tobruk’tan daha tehlikeli olacaktı ve toplam sefer müddeti 14 ay sürecekti. 25 yıllık kaptanlık hayatımda yaşamadığım olaylarla karşılaşacaktım. Lakin bu zorlu hikâyeyi bir hafta sonraki Pazar günü yazısında anlatmak istiyorum, vesselam…


