Mevlid-i Nebi Haftası ve Hazreti Muhammed’in (asm) Üstünlüğü
Kutlu Doğum Haftası 2018’den itibaren Mevlid-i Nebi Haftası şeklinde kutlanmaya başladı ve artık Hicri takvim esas alınıyor. Ne ilginçtir ki yaklaşan seçimler nedeni ile herkes siyasetle ilgili yazılar yazıyor.
Bu haftanın öneminden ciddi olarak bahseden neredeyse hiç yok gibidir. Bu nedenle alemlere rahmet olarak gönderilen Hazreti Muhammed Aleyhissalatü vesselam hakkında makale yazmak gerekiyor ve bu yazılar makalelerimi çok güzelleştiriyor.
Önceki yazım olan “Sen olmasaydın sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” hadis-i kutsisi hakkında çok fazla sayıda eleştiri aldım. Hatta bazı dostlarım beni telefonla arayarak çeşitli sorular sordular. Genellikle cemaatlerde ve tasavvuf ehlinde olan tarikatlerde bu konuda bir tereddüt yok. Ehli sünnet alimlerinin eserlerinden istifade ederek bu hadis-i kutsiye özellikle Mevlid-i Nebi Haftası münasebeti ile yer verdiğim için teşekkür edip dua ediyorlar.
Fakat bazı zatlar, aşırı derecede politize olduklarından ve bazı fitnelerden etkilenmiş olduklarından dolayı bu hadis-i kudsinin sıhhatine dair sorular soruyor hatta itiraz ediyorlar. Demek ki güncel siyaset dışında asıl yazılması gereken böylesine önemli konulara değinmek şarttır.
Hazreti Resûlullah (asm) bir başka hadisi kudsîde: "Allah, seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım, buyurdu." (Îmân Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-265/827) demiştir. Demek ki; kâinatta en büyük hâdise; Kâinatın Efendisi Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dünyaya teşrifleri hâdisesidir.
Zira yaratılışımızın çekirdeği odur. Kâdir-i Zülcelâl, onun gelişini takdir etmemiş olsaydı, kâinat da, insan da olmayacaktı. Dolayısıyla imtihan dünyasının kapısı da açılmayacaktı.Şu gördüğümüz büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakıldığında Muhammed aleyhissalatü vesselamın nuru; o kitabın mürekkebidir: Eğer o büyük alem, bir ağaç gibi düşünülse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem de meyvesi olacaktır. Dünyayı büyük bir insan tasavvur etsek o nur; onun aklı olacaktır.
İşte, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, felekleri (kâinatı) yaratmazdım" kudsî hadisi, bu sırra işaret etmektedir. Bediüzzaman’ın eseri olan Risale-i Nur’daki bilgilere göre ilk yaratılan Hz. Peygamberin temsil ettiği nübüvvet nurudur. Kainat onun nurundan yaratılmıştır. Varlığın mebde ve müntehası yani başlangıcı ve sonu; Hz. Muhammed (asm)’dir.
Meleklerin, cinlerin ve insanların seyyidi olan Hz. Muhammed (asm), bu kâinatın en nurlu ve mükemmel meyvesidir. Allah’ın rahmetinin timsali ve muhabbet-i Rabbâniyenin örneğidir.
Hakkın en nurlu delili ve hakikatin en parlak ışığıdır. Kainat tılsımının anahtarı ve yaratılış sırrının keşfedeni, Rabbimizin dellâlı, duyurucusudur.
Allah’ın yaratmış olduğu sanatların en güzel vasıflısıdır. O zat, mevcut olan her güzelliğin, olgunluğun ve kemâlâtın en mükemmel çekirdeğidir. Öyleyse, o zâtın şu vasıfları işaret eder ve gösterir ki; O zâta şu kâinatın Hâlıkı bakmış, kâinatı halk etmiştir.
Eğer onu yaratmasaydı, “kâinatı dahi icad etmezdi" denilebilir. Evet, insanlığa getirdiği Kur'ân hakikatları, iman nuru ve zâtında görünen yüksek ahlâk; en büyük delildir.
İşte kutsi hadis olarak da rivayet edilen; “Sen olmasaydın sen olmasaydın alemleri yaratmazdım”(Acluni, II: 164; Hakim el Müstedrek, II: 615) buna işaret etmektedir.
Demek ki; Hz. Peygamber’i (asm), yaratılmışların çekirdeği ve en mükemmel meyvesi olarak ifade edebiliriz. Çünkü böyle bir zat; hayat sahipleri içinde ve şuurlu bir fert olacaktır. Ve herhalde, o ferd-i ferid, insandan olacaktır. Zira şuurlu varlıklar içinde hadsiz terakkiyâta istidatlı olan insandır.
İnsanlar içinde, herhalde o fert; Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olacaktır. Çünkü, Hz. Âdem'den şimdiye kadar hiçbir tarih, onun gibi bir ferdi gösteremiyor ve gösteremez.
O zat, küre-i arzın yarısını ve nev-i beşerin beşten birisini mâneviyesi saltanatı altına alarak; 1400 sene kemâl-i haşmetle devam ettirmiştir. Bütün kamil insanlar, gerçekleri öğrenmek için O’na başvurmuşlardır.
Dost ve düşmanın ittifakıyla, ahlâk-ı hasenenin en yüksek derecesine sahip olmuştur. Tek başıyla bütün dünyaya meydan okumuş; her dakikada yüz milyondan ziyade insanların vird-i zebânı olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı göstermiş bir zat, elbette o mümtaz şahıstır, ondan başkası olamaz.
Evet, nasıl ki hayat; bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır.
Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.), eserlerinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur'ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.
Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.
İncil'de "Ahmed", Tevrat'ta "Ahyed" ve Kur’ân’da "Muhammed" ismiyle isimlendirilmiş, iki cihanın güneşidir.
Allah, Kur’ân-ı Kerim’de beyan ettiği üzere, varlığı, kendisine ibadet etsinler ve kendisini tanısınlar diye yaratmıştır. Bu itibarla denebilir ki, Hz. Muhammed olmasaydı, varlık bilinmeyecek ve dolayısıyla Allah da tanınmayacaktı. Öyle ise O’na varlığın yaratılış sebebi denebilir.
O’nu, kendinden önce gelen her peygamber, anlatmış ve haber vermiştir. Hz. İsa, O’ndan çok bahsetmiş, İncillerin eldeki nüshalarında “Size daha çok söyleyeceklerim var; fakat, şimdi siz bunları kaldıramazsınız. Ben gideyim, ta ki, dünyanın Efendisi, gerçeğin ruhu, hakkı bâtıldan ayıran Zât gelsin ve size bütün hakikatleri anlatsın.” (Yuhanna, Bab 16/12-14) demiştir.
Hz. İsa, O’nu Ahmed olarak haber vermiştir. İlâhî bir tevafuktur ki, dedesi Abdülmüttalib, “Gökte ve yerdekiler O’nu övsün” diyerek, O’na Muhammed ismini koymuştur.
Nebiler Serveri, en çok eza ve cefaya maruz bırakıldığı bir zamanda; Miraç ile şereflendirilmişti. Bu, kâinat içinden kâinat ötesine yolculukla, kendisine rehberlik eden Cibril’i bile; bir noktadan sonra geride bırakmış, yoluna devam etmişti. O, Kur’ân’da ifade buyurulan “Kâbe kavseyni ev ednâ”nın ( imkânla vücub arası) bir noktaya gelmişti.
İşte, Mirac’la beşeriyetin en son sınırına varmıştı ki; ondan sonra sonsuzluk başlıyordu. Hiçbir şekilde ilah olunamayacağına göre, O’nun ulaştığı makama “imkânla-vücub” arası mânâsına “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” denilmiştir.
İşte “levlake” hadis-i kutsisi bunun gibi hatta çok daha fazla detayları ile ele alınabilir. Fakat makale sınırlarını aşmamak için bu kadarı ile yetinmek zorundayız.
Kıssadan hisse budur ki; Ehli sünnet alimlerine ve muhaddislere itimad edip günümüzdeki sahih hadisleri dahi inkar eden mezhepsizleri çok da kaale almamak gerekiyor, vesselam...


