--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Kadına Şiddet ve Şapka Devrimi

Vehbi Kara
Vehbi Kara

25 Kasım 1925 tarihinde Şapka Kanunu çıkarılarak yürürlüğe girmiştir. Hala kanun maddesi olarak duran, kimsenin takmadığı ve umurunda olmayan bu kanunu; ben çok önemsiyorum. Nedenini yazmadan önce şu soruyu sormak gerekiyor:

Sanayi devrimini ıskalamış ve Lozan’dan gelen Osmanlı Düyun-u Umumiye borçları ile boğuşan bir ülkede, ekonomik devrimler yapmaya çok ihtiyaç var iken kıyafet devrimlerine ne ihtiyaç vardır? Daha henüz Cumhuriyet kurulmuş ve savaştan çıkmış bir devlette hele hele kış günü şapka kanunu ne için lazımdır?

Bu sorunun cevabını hakkıyla verebilir isek 2018 yılında dahi yaşamış olduğumuz birçok sorunun gerçek sebebini öğrenmiş oluruz. Hastalığın teşhisi tedavinin yarısıdır. Önce hastalığı bir bilelim; yarasını sarmak daha kolaydır.

İşte şu meşhur “Şapka devrimi” sayesinde gerçek hastalığımızı teşhis edebiliriz. Yani özgürlük ve hürriyet kavramı konusuna odaklanarak problemlerimizin kaynağına inme fırsatı bulunmaktadır.

Şu anda kimse kalkıp da ülkemizin ekonomik ve sosyal sorunlarını halletmek, çözmek için “bu devrim gerekliydi” diyemez. Şapka ile sadece Rum ve Yahudi iş adamları ihya olmuş ekonominin iyileşmesi adına hiçbir faydası görülmemiştir. Bilakis yurt dışından şapka ithal eden bir kısım tüccar bu sayede haksız kazanç sağlayarak zengin olmuştur. Giymek için ayakkabı bulamayan halk, şapka mecbur olduğu için dünya kadar para ödeyerek daha da fakir hale düşmüştür.

Aradan 93 yıl geçmesine rağmen sormak gerekiyor: Uygulamada bazı süslü kadınlardan başka kimsenin başına takmadığı bu şapka devriminin amacı ne idi? Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için başımıza Yahudilerin, Hristiyanların ve bir de Amerikalı kovboyların taktığı bir başlığı giymenin anlamı neydi?

Bu sorunun cevabı aslında çok basittir. Fakat hala cevaplamaya kimse cesaret edememektedir. O halde bir yaramıza daha merhem olması ve hastalığımızı teşhis için biz söyleyelim.

Şapka devriminin amacı otoriter bir yönetim kurmaktır. Hürriyete alışmış ve Batılı sömürgecilere “dur” diyebilen bir toplumu hizaya getirmek için böyle yöntemlere ihtiyaç vardı. Eğer şapka giymeyi Müslüman bir topluma kabul ettirebilirseniz bundan sonra her usulü ve icraatı kolayca yaptırabilir; hürriyet ve özgürlük için canını kolayca feda edebilen bir toplumun dizginlerini ele geçirebilirdiniz.

İslam âlimleri, 1300 yıldan beri başına gayrimüslimlerin giydiği bir başlık takmayı caiz görmemiştir. Hatta İstiklal Mahkemelerinin acımasız hâkimleri dahi gerek Osmanlı gerekse Cumhuriyet döneminde şapka takılmasını ağır bir dille eleştirmiş bunu yapanları alaya almışlardı.

Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi diğerlerinden farklı olarak “isteyerek takmadıktan sonra şapka giymekle kâfir olunmaz” şeklinde fetva vererek bir kolaylık getirmiştir. Çünkü şapka kanunu millete zorla dayatılmış ve bu uğurda birçok insan idam edilmiştir. Böyle bir fetva verilmeseydi ülkemizde yaşamak mümkün olamazdı.

Demek ki; şapka kanunu ve sonrasında gelen “gardırop devrimleri” esas olarak “halk için halka rağmen” görüşündeki jakobenlerin bir usulü ve icraatı idi. Gerekirse binlerce insan idam edilebilir, memleket zindanları doldurularak özgürlüğünden taviz vermeyen dindar bir toplum hizaya getirilebilirdi.

Kış günü “şapkayı nereden bulup da giyeceğiz” diyerek itiraz edenler olmuş hiç olmaz ise “kanunun ertelenmesini” isteyenler çıkmıştı. Bazı şehirlerde ise halk ayaklanmış “Erzurum gibi soğuk bir yerde kafayı üşütmek için mi bunlar yapılıyor?” diye meydanlarında toplanıp yöneticileri protesto etmeye başlamıştı.

Zorla dayatılan bu kanuna karşı ülkenin her yerinde protestolar artıyor işler kontrolden çıkmaya başlıyordu. Fakat ülke yöneticileri kararlıydı ve derhal sert önlemler almaya başlamışlardı. Öyle ki Erzurum, Rize ve daha nice büyük şehirde çok seri çalışıp hatta yargılamadan dahi idam kararı verebilen “istiklal mahkemeleri” devreye sokulmuştu.

İşte bu acımasız mahkemeleri dahi yetersiz gören bazı yöneticiler çok daha acımasız bir yönteme başvurdular. Savaşlarda şehit düşmüş birisinin dul karısını asarak “terör estirmek” gerektiğine karar vermişlerdi. Şal satarak geçimini sağlayan ve çocuklarını kurtarmak telaşına düşmüş “Şalcı Şöhret Ana’yı” idam etmek kararı almışlardı.

Amaç çok açıktı. Protestolar çok sert bir şekilde bastırılacaktı. Hatta Türk milletinde bu konularda dokunulmazlığı olan kadınlar dahi feda edilecekti.

Dünya tarihinde dahi siyasi nedenlerle idam edilen kadın çok azdı. Bu konuda Fransa’da Jeanne d'Arc, (Jan Dark) Yüz Yıl Savaşları boyunca İngiltere'ye karşı ülkesini savunmuş bir kadın olup ateşte yakılarak idam edilmişti. Fakat daha sonra iadeyi itibar görerek “Fransız Kahramanı” olmuştu.

Gemi ile Paris yakınlarındaki Rouen’e birkaç kez gitmiş bu bölgede engizisyon cezası verilerek öldürüldüğü için kendisi adına bir anıt dikilen bu kadını düşünerek “Acaba bu kadın gibi Erzurumlu Şalcı şöhret Ana’nın iade-i itibarı yapılabilir mi?” diye sormuşumdur.

Fakat bunun 2018 Türkiye’sinde dahi mümkün olmadığını biliyorum. Çünkü bizim “devrim yobazlarımız” kadını bir meta olarak görmüş kölelik devrindeki gibi insanların her türlü arzusunu tatmin için bir araç olarak görmüşlerdir. Onlara göre siyasi nedenlerle idam edilmiş bir kadın dahi olsa asla itibarı iade edilmez.

Aksi takdirde bugüne kadar yapmış oldukları propagandalar gün yüzüne çıkıp içyüzleri belli olacaktır. Onlar kadını sömürmek için vardır ve “cennet anaların ayakları altındadır” diyen Şanlı Peygamber’e (asm) muhalefet etmeyi marifet sayarlar.

İşte kadına şiddet; Erzurumlu Şalcı şöhret Ana örneğinde zirveye çıkmış ve çeşitli şekilde devam ederek bugüne kadar devam etmiştir. Ülkemizin bir dönem “first leydi’si” olan Fikrîye Hanım’ın intihar süsü verilen ölümü, eşinden boşanan Latife Hanım’a karşı atılan acımasız iftiralar; hep bu yıllarda artarak gelişen kadına şiddetin bir sonucudur.

Şimdi kadın derneklerine bir soru sorarak gerçekten de “kadına şiddetin” önlenmesini istiyorlar ise haksızca idam edilen ve öldürülen hatta itibarı zirü zeber edilen Cumhuriyetimizin meşhur kadınları için ne yaptıklarını soralım. Siyasi nedenlerle ortadan kaldırılıp “bak gerekirse kadını bile ipe gönderecek kadar acımasızım” diyen bir anlayışı sorgulamayı hiç düşünüyorlar mı?

Bunu yaparken mevcut insan haklarına aykırı kanunlara karşı gelmelerine gerek yoktur. Kimseye hakaret etmeden sırf kadına şiddet uygulamalarının ilk örneklerini tarihi kayıtları inceleyen bilimsel çalışmalar ile ortaya koysalar yeter. Bunun için mahkemelerin tozlu raflarını karıştırmak yeterlidir.

Eğer kadına karşı şiddet konusunda samimi iseler; erkeklerde erkekçe davranıp yapılan zulüm ve haksızlıkları dile getirmelidir. Hapse girerim, makamım elimden alınır, gerici-yobaz yaftası yerim; diye korkuları var ise o takdirde kadın hakları veya kadına şiddet konusunda ne olur, konuşmasınlar. Zira samimiyetsiz oldukları apaçık ortaya çıkacaktır, vesselam…

Vehbi Kara Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle