Her Söylenen Sözün Kalbe Girmesine Yol Vermeyiniz
Bu yazı da Bediüzzaman Said Nursi’den bahsedeceğim. Zira yazıma gelen yorumları okudukça bu büyük İslam âlimini çok yanlış ve eksik tanıdığımız gerçeği ile yüzleşiyorum.
Örneğin kitaplarını okuyanlar arasında dahi “ben Bediüzzaman’ın savaş gazisi olduğunu bilmiyordum” veya “Meclis’te törenle karşılandığını ilk defa duydum” gibi sözlere şahit oldum. O halde bu büyük İslam âlimi Bediüzzaman Said Nursi’yi daha çok tanımak ve hayatından bazı kesitleri değerli okuyucularımla paylaşmam gerekiyor.
Bediüzzaman’ın diğer İslam âlimlerinden farklı yönleri vardır. İnsanları müdakkik yani muhakeme yapmaya ve araştırıcı olmaya yönlendirmektedir. Her söylenen sözün kabul edilmemesini mihenge vurulmasını söyler. Hatta kendi sözlerinin dahi akla vicdana danışmadan kabul edilmesini istememektedir.
Bundan 110 yıl önce yazmış olduğu “Münazarat” isimli eserinde bu konuyu şöyle ele almıştır:
“Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür.Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız.Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum.
Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz”.
Hâlbuki o yıllarda ilim sahibi ve itibarlı kişilerin sözleri delil aranmadan kabul edilirdi. Kendisi her ne söylese aynen kabul edecek çok sayıda insan vardı. Fakat bunu istememiş insanların kendisi dâhil sorgulayıcı olmasını istemiştir. Çünkü gelecekte delilsiz hiç kimsenin sözüne itibar edilmeyeceğini anlamıştı.
Gerçekten de günümüzde makamı, rütbesi ve sıfatı her ne olursa olsun; bir iddiada bulunan kişilere “delilin nedir?” diye sorulmaktadır. Eğer akla ve mantığa uygun bir cevap verilmezse sözü söyleyenin makamı çok itibarlı dahi olsa çok da fazla ciddiye alınmamaktadır.
İşte Bediüzzaman Said Nursi her ne kadar 20 Yüzyılda yaşamış olsa dahi bugünün hatta yarının insanına ışık tutmakta ve hitap etmektedir. İman esaslarının zedelendiği ve Kuran’a hadislere açıkça hücum edildiği günümüzde onun eserlerine müracaat etmek zaruridir. Akla, vicdana ve kalbe aykırı gelen hiçbir noktayı onun eserlerinde bulamazsınız. Daima ikna edici olmuş kendisine soru sorulduğunda ciddiyetle cevap vermiştir. Hatta soru soran kişiler itiraz eden bir tavır içine girmiş ise bu durumdan memnun olmuş “sorgulayan” talebeler yetiştirdiği için Allah’a şükretmiştir.
Bu noktada “mihenk olarak ifade edilen husus nedir?” sualine cevap vermek gerekiyor. Maksat Kuran ve hadis-i şerifleri anlamak ve ona göre hayatımızı şekillendirmek ise mihenk denilen bizdeki bu alet; nedir? Bu hususu yine Bediüzzaman’a müracaat ederek anlamaya çalışalım. Bu sayede eserlerinden birkaç kesit vermiş olacağız. Fakat burada kısmen ve özet olarak arz edilecektir. İsteyenler Risale-i Nur eserlerine müracaat ederek daha geniş olarak okuma fırsatı bulabilirler.
Vicdanı, “iyiyi kötüden ayırıp, iyiden lezzet alan ve kötüden de elem hisseden bir duygu” diyekısaca ifade ederler. Fakat burada Risale-i Nur eserlerindeki farklı boyutlarına getirilen değişik açılımları inceleyerek cevap arayacağız.
Vicdan, yaratılışın yani fıtratın bir özelliğidir. Fıtrat ise, asla yalan söylemez. Mesela, en basit hayat mertebesi olan bitkilerdeki tohumların ve çekirdeklerin, fıtratlarındaki büyüme ve gelişme meylinin sevkiyle sümbülleşip meyve vermeleri; bu düsturun ne kadar esaslı olduğu göstermektedir. Hatta cansız ve şuursuz bir avuç su bile, sıfırın altındaki soğuklukta fıtratının yani doğasının gereği olarak “daha fazla yer tutacağım” der ve sert demir sürahi bile onu yalancı çıkaramaz. Cansız unsurların fıtratları bile, yalandan bu kadar uzaksa; elbette, insanın şuurlu bir fıtratı olan vicdanı her türlü yalanlardan, hakikatsizliklerden nihayetsiz derecede uzaktır.Bu sebeptendir ki, insanın vicdani bir şuurla elde ettiği bilgiler, her türlü şüphelerin kirlerinden temizdirler.
Vicdan, kalbe ait duyguların ve hislerin göründüğü, ortaya çıktığı yerdir. Nasıl, kalpten çıkan manaların düşünülmesi, mantık ölçüleriyle tartılması ve yeni fikirlerin üretilmesi akıl ile oluyorsa; birçok zıt duygunun bilinmesi vicdan ile olmaktadır. Örnek verirsek; alçak gönüllü olmak zilletten, zulüm şefkatten ve cimrilik iktisattan farklıdır. Bunu vicdan sayesinde anlayabiliyoruz.Bir anne aslanın, kendisi aç kalıp, yavrusunu doyurmasını akıl ile kavramak mümkün değildir. Fedakârlıkta, şefkatte ve muhabbette ne kadar büyük lezzetlerin gizli olduğunu, ancak vicdan sahibi olanlar bilebilirler.
İnsandaki herbir cihazın önemli bir görevi olduğu gibi; vicdanın da, belki en önemli bir görevi, imanın yerleştiği bir yer olmasıdır.Cenab-ı Hak, imanın nuruyla vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırmıştır. Böylece insan, bütün kâinatla bir dostluk bağı kurmuş olur.
Vicdan, acizliği ve fakirliğiyle daima Allah’ı arar.Çünkü insanın sınırsız kabiliyetleriyle orantılı olarak, sınırsız arzuları ve meyilleri vardır. Kendi başına karşılayamadığı bu isteklerini temin edecek bir Allah’ı yaratılışı itibarı ile arıyor. Hayatta kalabilmek için, kendisine hücum eden binlerce musibetlere ve zahmetlere karşı da, kendisine yardım edecek nihayetsiz derecede kudretli bir Kadir-i Rahimi bulmak istemektedir. İşte, bu iki pencereden vicdan daima Cenab-ı Hakka bakar. Akıl, Cenab-ı Hakkı unutsa, hatta inkâr etse bile, vicdan daima O’nu görür, O’nu düşünür ve O’na yönelir.
İnsan çok defa, düşündüğü ince ve derin hakikatleri diliyle ifade etmekten aciz kalmaktadır. Aynen öyle de, vicdanın kabul ettiği bir kısım ince hakikatler vardır ki, akıl onları göremez.İmanın esaslarının tartışılmasız, en kesin delilleri vicdanın içinde gizlidir. Vicdanın yardım ve dayanak noktalarının pencereleriyle Allah’ı araması, tevhidin delili olduğu gibi; her insanın ebedi yaşamaya olan şiddetli meyli ahiretin delilidir. Hatta her insan vicdanen bilir ki, yaşadığı seneler adedince bedenler değiştirdiği halde, ruhunun bekasına tesir edememiştir.Öldükten sonra da, ruhu bozulmadan devam edecektir. Bu ise onun için ahiretin yaratılacağına bir delil teşkil etmektedir.
En vicdansız insanlar bile Peygamber Efendimiz (asm) için “çok akıllı ve güzel ahlâklı idi” demek zorunda kalmışlardır. Yani, vicdan sahibi hiçbir kimse Onun peygamberliğini inkâr edememişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in, bin dört yüz yıldan beri insanların vicdanlarına tesir etmesi, onların ruhlarını tatmin ve teslim etmesi, Allah’ın sözleri olduğunun başka bir delilidir.
Hayatın saadeti ve lezzeti, vicdanda gizlidir. Çünkü beden ruhla lezzet aldığı gibi, ruh da vicdan ile lezzet almaktadır. Cenab-ı Hak, Cennet hayatındaki ebedi saadetin küçük bir örneğini hidayeti vermesiyle, vicdanın içine yerleştirmiştir.
Vicdan, hislerin ve duyguların mazharı olduğundan, kâinatın her tarafına yayılmış binlerce istek ve arzularla donatılmıştır. İnsan vicdanıyla kesin olarak bilir ki, bütün bu isteklerini karşılayan, kendisini görüp sessiz feryatlarını işiten ve merhametiyle cevap veren Cenab-ı Haktır. Böylece, yardımına koşturulan sayısız varlıklara minnet duymaktan ve onlara manevi bir dilenci olmaktan kurtulur. Belki, Allah’ın bütün eşyayı kendisine hizmet ettirdiği aziz bir misafiri makamını kazanır.
Helal dairesindeki nimetler ve lezzetler, dünya hayatının saadeti ve mutluluğu için yeterlidir. Fakat buna rağmen haram lezzetler aranıyorsa; mutlaka vicdanın sesine kulak verilmiyor demektir. Çünkü bozulmamış hiçbir vicdanı susturmadan, rahatça günahları işleyebilmek mümkün değildir.
Günahlar, kalp ve vicdanın manevi hastalıklarıdır. Herbir günah kalbe ve vicdana işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, iman nurunu çıkarıncaya kadar katılaştırmaktadır. Haram kılınan işler insanı öyle bir dereceye getiriyor ki, vicdanında kemal sıfatlardan hiçbiri kalmayacak bir derecede tefessüh ettiriyor. Sosyal hayat için tam bir zehir hükmüne geçiyor.
Böyle bir alçalmaya maruz kalmamak için, günahlara sevk eden meyilleri kırmak gereklidir. Bunun en etkili yöntemi, vicdanlara tesir eden kutsiyetin temin edilmesidir. Yani, Kelam-ı Ezeli olan Kur’an’ın emrinin hatırlanmasıyla imanın ve inancın heyecana gelmesi ve yüksek hislerin harekete geçmesinin sağlanmasıdır. Vicdanın derinliklerinden gelen ruh haletiyle, nefis ve hevesin meyillerinin etkisiz hale getirilmesidir.Eğer, günaha girilmiş ise, zaman geçirilmeden istiğfar ve tövbe ile imha edilmesi gerekmektedir.
İşte Bediüzzaman’ın eserleri yani Risale-i Nur Külliyatı, umumi vicdanı tedavi etmektedir. Bu nedenle bu zatı tanımak gereklidir. Onu tanımanın en kolay yolu ise eserlerini okumakla mümkündür. Yukarıda vicdan ile ilgili olarak yazılmış hususlar onun bu eserlerinden istifade edilerek derlenmiştir. Okursanız faydasını görürsünüz, vesselam…


