Fırtınalı denizde ateist kalmaz
Denizcilik mesleği, insanın gerçek hayatı tanıması için bulunmaz fırsatlar sunar. Çünkü deniz veya okyanus ortasında Allah ile baş başa kalırsınız. Eğer bir de fırtınanın içine düşmüş iseniz dünyayı daha gerçekçi olarak değerlendirme imkânınız olur. Zira denizcinin imdadına yetişecek; Allah’tan başka hiçbir güç yoktur.
Fırtınalı bir denizde bütün denizciler büyük bir iman ile Allah’a yalvarıp dua etmeye başlarlar. Çünkü dünyanın dörtte üçünü kaplayan bu su kütlesine ancak Allah’ın kudreti karşılık verebilir. Bu nedenle ne kadar dinden uzak bir hayat yaşamış olsa bile denizciler içinde özellikle fırtına zamanlarında hiçbir ateiste rastlayamazsınız.
Denizcilerin ağzından “Allah” kelamından başka bir söz çıkmadığı bu anlarda; selametle sahile ulaşmak umudu ile dualar dolaşmaya başlar. Kur’an-ı Kerim’de bu durum mealen şu şekilde anlatılmaktadır.
“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdükleri ve bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar. Her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a halis kılarak: ‘And olsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fâni dünya hayatının menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.” (Yunus Suresi 22-23)
Allah’ın kudret ve azametini, celalli tecellilerini bizzat müşahede ettikten sonra tekrar gaflete dalıp verdiği sözleri unutmak insanlara özgü bir durumdur. Bu çok ilginç ve anlaşılması güç olan halin üzerinde bir parça durmak gerekir. Çünkü defalarca benim de başıma gelen böylesi fırtınalar sonrasında gaflete dalıp gittiğimiz çok vaki olmuştur. Ne çabuk Allah’ı unuttuğumuz; sorgulanması gereken bir insanlık halidir.
Bediüzzaman Said Nursi; “Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar, Arş’ın sahibi Allah’tan sana gönderilmiş mektuplardır” diyerek farkına varamadığımız güzellikleri görmek için önümüze bir fırsat kapısı açıldığını, ifade etmektedir. Bu zat, her hadisenin Allah’ın kudreti ile olduğunu; hatta bir yaprağın dahi tesadüfen kıpırdayamayacağını akıl ve duygularımıza hitap ederek, anlatmaya çalışmıştır.
Unutmamak gerekir ki; kâinatta cereyan eden her şey güzeldir. Hadiseler bazen ya bizzat güzel olur ya da sonuçları itibariyle güzel olur. Önemli olan bakış açısıdır. Manayı harfi ile yani Allah’ı gösteren bir bakış açısı ile bakıldığı vakit güzellikleri görebilmek mümkündür.
Manayı harfi yönü ile bakmak demek “ne güzel” demek değil “ne güzel yaratılmış” demektir. İşte bu şekilde görmek gerçekçidir ve Allah’ın güzel isimlerini fark etmemize yarayan önemli bir bakış açısıdır. Diğer bir bakış açısı ki insanlar genellikle burada boğulurlar; Allah yerine kendi ismi ile bakmaya çalışırlar.
Bundan başka Allah’ı tanımayan inançsız kişiler yani ateistler; çeşitli sebepleri öne sürerek Rabbimizi bize unutturmaya çalışırlar. Hâlbuki her şeyin dizgini; Kayyum olan ve her şeyi ayakta tutan Cenab-ı Hakk’ın elindedir. Bize düşen, akıl ve duygularımızı kullanarak O’nun varlığını anlayarak hissetmemiz, tefekkür etmemizdir.
İşte fırtına içine düştüğünüzde sebeplerin sadece birer perde olduğunu bizzat görebilirsiniz. Zira denizlere ve rüzgâra kumanda eden bir Kudretin varlığı apaçık ortadadır. Fırtına içine düşmemek için çok mükemmel hava ve deniz analizleri yapsanız bile bazen şartlar hiç umulmadık bir biçimde aleyhinize dönebilir. Bu nedenle olsa gerek; hava analizlerini yapan kurumlar, analizlerin sadece bir tavsiye olduğunu ve yüzde yüz bu şekilde gerçekleşeceğini söylemezler. Daima tedbirli olmak gerektiğini hatırlatırlar.
Fırtınanın tam olarak ne zaman başlayacağı ve denizcileri nerede yakalayacağı her zaman belli olmaz. İki gün sonra beklenen ve nasılsa o bölgeden geçip kurtulabildiğinizi düşündüğünüz güçlü rüzgarlar; aniden karşınıza çıkabilir. Uydu resimleri ve basınç haritaları çok gelişmiş olsa dahi denizin hali çok değişkendir.
Ayrıca gemi kaptanının sefere devam etme konusunda geniş yetkileri olmakla birlikte her fırtınada kaçıp demire yatması iyi karşılanmaz. Bazen gemi ve yük sahipleri tarafından devamlı şekilde rüzgârdan kaçan kaptanın korkak, kötü ve tecrübesiz kaptan olduğu dahi düşünülebilir.
Bu nedenle liman ve demir yerlerinde uzun süre fırtınanın geçmesini bekleyen kaptanların gemi veya mal sahibini zarara uğratma riski de vardır. Bu nedenle Bofors skalasına göre 8 şiddeti üzerindeki fırtınalar hariç yola devam etmek durumunda kalabilirler.
Fakat tecrübeli bir kaptan; asla denizle kavga etmez. Onunla uyuşmak ve ortak bir noktada buluşmak çarelerini arar. Armatör veya bir başkası kendisini eleştirdi diye de önemsemez. Çünkü insanlar kaptanın fırtına ile nasıl boğuştuğu ile ilgilenmez; gemisini limana sağ salim ulaştırmasına bakar.
Deniz ortasında ise her zaman demirlenecek uygun bir yer bulmak mümkün değildir. Keşke bütün denizler Akdeniz ve Adalar Denizi gibi olsa. Muhakkak bir ada bulup saçak altına, yani rüzgârın etkilemediği bir yere demirlemek mümkündür. Fakat okyanuslarda böylesine uygun adalar bulmak; çoğu zaman mümkün değildir.
Böyle durumlara birkaç defa ben de düştüm. Sadece bir tanesini anlatmakla yetineyim:
Yıllarca önce Güney Kore’den bir gemi satın alınmış gemiyi Türkiye’ye getirme görevi de bana verilmişti. Gemimiz 5 bin ton yükleme kapasitesine sahip oldukça küçük bir gemi idi. Bu gemiyi Pasifik ve Hint Okyanusundan geçirerek getirmek oldukça zorlu bir görevdi.
Sadece birkaç İngilizce kelime bilen başkaca bir türlü anlaşamadığımız Koreli kaptandan gemiyi teslim aldığımda oldukça endişeliydim. Çünkü gemideki cihazlar ve Çin haritaları, farklı dilden olması bir tarafa Batıdakilerden biraz farklıydı. Singapur limanına kadar mevcut haritalar ile yetinmek zorunda kalmıştım.
Singapur’a bir şekilde geldikten sonra yakıt, yedek parça, su, kumanya ve seyir ihtiyaç malzemelerimizin ikmalini yaptık. Fakat ciddi bir şekilde yardımcı makine arızalarımız vardı ve teknik müdürümüz mevcut hali ile seyir yapmamı istiyordu. Gemimiz 45 gün sürecek olan bu yolculuk için tam yük ile yüklenmişti. Armatörümüz oldukça iyi bir taşıma ücreti alıyordu. Hatta geminin değerinin dörtte üçü kadar bir navlun sözleşmesine imza atmıştım. O yıllarda çok değerli olan “otomotiv sacı” taşıyorduk.
Singapur’dan sonra Malakka Boğazına girdik ve birkaç gün sonra yine Yaz Musonlarının etkili olduğu Hint Okyanusuna açıldık. Hindistan’ı geçtikten sonra uydu telefonundan gemi sahibi aramıştı. Fırtınaların daha az etkili olduğu kuzey rotası yerine daha kısa olan deniz rotası ile seyre devam etmemi istiyordu.
Ne kadar ısrar ettiysem de bir türlü armatörü ikna edememiştim. Kavga etmekle bir yere varamayınca denizci olduğunu iddia eden fakat ikinci kaptanlıktan öte hiçbir süvarilik tecrübesi olmayan gemi sahibinin sözlerine uymak zorunda kalmıştım.
Benim düşüncem yüksek basınç nedeni ile fırtınaların daha az hissedildiği Pakistan ve Umman kıyılarına yakın bir bölgeden seyir yapmaktı. Singapur’dan bu bölgenin deniz durumunu inceleyip güzel analizler yapan İngilizlerin “Admiralty” deniz kitaplarını almıştım. Ayrıca büyük daire seyri yaparak bir miktar yolumu kısaltmıştım lakin gemi sahibi “Nuh diyor, peygamber demiyordu”. Çaresiz bir şekilde dediğini yapmak zorunda kaldım. Fakat başıma gelecek fırtınaların ne derece tehlikeli durumlara düşüreceğini hayal edememiştim.
Umman Denizine yaklaştıkça fırtına artmaya başlamıştı. Öyle ki; Güneybatıdan esen Lodos rüzgarı küçücük gemimizi fındık kabuğu gibi hırpalamaya başlamıştı. Her geçen gün daha da artan bir şekilde dalgaları ve rüzgarın şiddetini görebiliyorduk. Fırtınada gemi sürati de düşmüş yardımcı makineler yüksek hararet yapmaya başlamıştı. Haritada Sokotra Adasını gözüme kestirmiş ne yapıp edip bu adanın kuzeyine sığınmak için dua etmeye başlamıştım.
Denizde doğru dürüst bir tane bile gemi yoktu. Batsak yardımımıza koşacak kimse bulunmuyordu. İşte bu anlar yukarıda mealini verdiğim Yunus Suresindeki denizcilerin durumu ile birebir aynı idi. Herkesin ağzından “Allah” kelimesi eksik olmuyordu.
Gemimiz ile birlikte bütün denizciler, fırtınada bir hayli hırpalanmıştı. Sokotra adasına ulaştığımızda ise kimsenin ayakta duracak mecali kalmamıştı. Adanın kuzeyindeki oldukça korunaklı bir demir yerine çapamızı bıraktığımız andaki mutluluğumu hâlâ unutamam.
İki gün demirde kaldık. Ancak toparlanmış ve makine arızalarımızı giderebilmiştik. Fakat Yaz Musonları en az üç ay devam ediyordu. Suyumuz ve dizel yakıtımız azalmıştı. Burada daha fazla kalamazdık. Armatörümüz ise bana dayattığı bu rota yüzünden binbir pişman olmuştu. Denizde hırpalandığım gibi bu sefer ben gemi sahibini hırpalamaya başladım. Lakin bu kötü durumdan bir çıkış yolu da bulmam gerekiyordu.
Denizle kavga edilmeyeceğini yıllar boyu süren tecrübelerimden dolayı gayet iyi anlamıştım. Çünkü bu kavgadan galip çıkan daima deniz olurdu. Hele hele böylesine küçük bir geminin daha fazla denizden dayak yemesi bir facia ile sonuçlanabilirdi.
Şöyle bir çare düşündüm. Sokotra adasını rüzgar altında bırakıp lodos dalgalarını ve rüzgarlarını kesecek bir rota ile yol almayı düşündüm. Her ne kadar Babülmendep Boğazından yani Kızıldeniz’den uzaklaşacak olsam da; yüksek basıncın etkili olduğu Arabistan sahillerinden yararlanarak bu dehşetli fırtınadan kurtulabilirdim. Fırtınadan başka diğer büyük sorunumuz olan yakıt ve su ikmalimizi de Aden limanından temin edebilirdik.
Vira bismillah! diyerek demir aldık. Kuzeydoğu yani Poyraz rotasına dönerek yol almaya başladık. Sokotra adası ilk gün oldukça faydalı olmuş saçak altında kaldığımız için bir hayli yol alabilmiştik. Her ne kadar deniz şiddetine devam etse dahi süratimiz artmaya başlamıştı.
Ertesi gün süratimizle beraber deniz de şiddetini azaltmaya başladı. Arabistan sahillerine yaklaştıkça rotamı düzeltme imkânı da bulmuştum. Umman sahillerine vardığımda ise fırtına oldukça güç kaybetmişti. Nitekim suyumuzun çok azaldığı bir noktada Aden limanına varmıştık.
Şu hususu belirteyim ki; yanlış anlaşılmasın. Sudan kastım içme suyu değil; makinenin soğutma suyu idi. Çünkü mevcut su tanklarımız arızalar nedeni ile yardımcı makineler için yeterli değildi.
Nihayet Aden limanında su ikmalimizi yaptık ve zaman kaybetmeden yakıt için Kızıldeniz’e doğru yola koyulduk. Cidde limanına vardığımızda ise yakıtımızı alacaktık. Nihayet Süveyş Kanalını geçerek İzmir, Dil İskelesi ve Karadeniz Ereğli’sine varıp yükümüzü boşalttık. Gemimiz planlandığı şekilde tersaneye girecekti. Nitekim tersaneye gemiyi soktuktan sonra görevimi bitirmiş sağ salim bu gemiyi yurdumuza getirmiştim. Onarım süresince tersanede kalmayıp gemiden ayrılmıştım.
Onarımlar tamamlanınca beni yeniden göreve çağırdılar. Karadeniz ve Akdeniz limanlarına giderek geminin tersaneden sonra ilk seferini de yapmış Paris memorandumuna göre liman kontrollerini de başarı ile bitirmiştik. Bu gemi şirketin ilk gemisi olarak oldukça iyi para kazandırmıştı. Gemi sahibi çok kısa zamanda ikinci üçüncü derken sekizinci gemiye de sahip olmuştu. Allah bütün gemi sahiplerine bol bereket versin…
İşte denizcilik böylesine zorlu ve bununla birlikte kazanç kapısı yüksek bir meslektir. Biz kaptanlar ise paradan daha çok canı kendisine emanet edilmiş denizcileri emniyetle sahile ulaştırmaya çaba sarf ederiz. Gemi sahibinin zengin olup para kazanması bizim için ikinci derecede önemlidir.
Geriye ise fırtınaların üzerimizde bıraktığı tesirler kalır. Bunun iyi ve güzel taraflarını dile getirmeye çalışıyorum zira her insanın yüreği bu kadar zorluğu kaldıramayabilir. Zira fındıkkabuğu gibi bir gemi içinde okyanus dalgaları üzerinde savrulmak; her babayiğidin harcı değildir.
Fakat dikkatlice düşünüldüğünde böylesi durumlar; Allah’ın kudret ve azametini hissedebilmek biz denizciler için bir fırsattır. Eğer fırtına içine düşmüş iseniz Allah’tan başka sığınacak başka bir yeriniz yoktur. Zira hiçbir güç sizi fırtınanın içinden çekip kurtaramaz. İyi bir kaptanın yapacağı yegâne şey; geminin durumuna uygun bir rota çizip fırtınanın etkisinden en az şekilde etkilenmesini sağlamaktır.
Denizciler, bazen günlerce fırtınanın etkisinde kalır. Hatta karaya çıktığında yürümekte dahi zorlandığı zamanlar olur. Bütün bu olumsuzluklara rağmen işin bir de güzel tarafı vardır. Ayette de geçtiği üzere fırtınalar; insanın çok aciz ve daima Allah’ın yardımına ihtiyaç duyduğunu idrak etmeye bir güzel vesiledir.
Denizcilerin yaşadıkları fırtınalardan bazen kat kat fazlasına tutulan diğer meslek sahibi insanlara da rastlayabiliriz. Bazen bir kaza veya kötü niyetli bir insanla karşılaştığımız durumlarda, başımıza aynı fırtına gibi dayanılması çok acı veren, şiddetli ve zor anlar gelebilir. Ayağınızın altında sağlam bir şekilde durduğunuzu zannettiğiniz toprak birden kaymış ve kendinizi parçalanmaya doğru giden bir aracın içinde bulabilirsiniz.
Bazen de güvendiğiniz dağlara kar yağabilir. Hiç ummadığınız bir zamanda en güvendiğiniz insanlar sizi sırtınızdan bıçaklayabilirler. Bu durum neredeyse dünyanın her yerinde ve her insan için geçerlidir.
İşte böyle zamanlarda denizcilerin yaptığı gibi Allah’a sığınmak en akıllıca yoldur. Zira sebeplerin yaratıcısı da Allah’tır. Eğer, sabır göstererek O’na sığındığımız takdirde imtihan edilmek üzere gönderildiğimiz dünya sınavından başarı ile geçme imkânına sahip oluruz.
Bu imtihan ise en nihayetinde “Allah’a inanıp inanmamak” ile ilgilidir. Allah’ın bir olduğunu, Hazreti Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü (a.s.m) olduğuna inananlar, sonsuz bir saadeti kazanabilir. Yok, eğer bunu söyleyememiş ise her ne yapsa da “Allah korusun!” ebedi felaket kapıları önüne açılacaktır.
Dünyanın oyun ve oyalanmaya benzeyen fuzuli işlerini bir tarafa bırakıp bu imtihan yönü ile ilgilenmek aklı başında olan her insan için çok önemlidir. Zira bir şekilde ölüm gerçeği ile karşı karşıya kalacak olan insan için sonraki hayatta akıbetinin ne olduğunu bilmek kadar ciddi; hiçbir konu olamaz.
Ne mutlu o insana ki, hayat sınavının o en önemli sorusuna; imanıyla cevap vererek sonsuz bir mutluluğa erişmiştir. Ve de ne yazıktır o insan ki; hayattaki fırtınaların gerçek yüzünü görmeden inançsız bir yaşam sürerek gözlerini kapamıştır. Rabbimizden, bütün okuyucularımla beraber; gökler, yeryüzü ve dağların çekinip korktuğu o büyük sınavdan başarı ile geçmesini niyaz ediyorum, vesselam…


