--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Hastalanmışsa ağaç

Süleyman Önsay
Süleyman Önsay

Önceki hutbemizde “terör, cinsel tecavüz, kadına şiddet gibi olumsuzlukların nedeni olarak “Ekonomik ve ahlaki yoksulluğun” gösterilmesine karşı bunların da sebebini teşkil eden esas yoksunluk ve yoksulluk; her şeyin merkezi ve kaynağı durumunda olan kalplerde ki “Tevhîdî İnanç” zaafiyetidır. Yani doğru iliklenmesi gereken ilk düğme iman temelidir. Veya düzeltilmesi gereken ilk ayar inanç ayarıdır. Zira tüm erdemler ve ideal davranışlar varlığını ve kalitesini bu kökten alır” demiştik. Sonra da ilâhî bir tesbiti ve ikazı hatırlatmıştık:

Öyle buyurmadı mı yüce Rabbimiz:

“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti).”

“(O ağaç), Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” (1)

Bu ayet-i celilerde sunulan mesajı anlamamız ve almamıza herhalde şu açıklamalar yeterli olacaktır:

“..ayette Allah Teala, güzel sözü, güzel ağaca benzetmişti. Çünkü güzel sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. 

Müfessirlerin açıklamalarına göre güzel sözden maksat, kelime-i şehadettir. Bu kelime dışta ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur.” (2)

Yine İslam’ın bir bütün olduğunu, İslam İnancı, İslam Hukuku, İslam Ekonomisi, İslam Ahlakı gibi bölümlerinin birbirlerinden ayrı düşünülemeyeceğini ve uygulanamayacağını hatırlatmış ve sözlerimizi  “Evet, son acı örneği Özgecan vahşeti olan tüm sıkıntıların kaynağı ‘Ekonomik ve ahlaki yoksulluk’ değildir. Tek kelimeyle söylersek fert, toplum, devlet ve medeniyet boyutunda İslamsızlıktır” diyerek hutbemizi noktalamıştık.

Sadece bugün için değil yaklaşık yüz yıl öncesinde de, terakki, çıkış, çözüm tartışmalarının yapıldığı o günlerde de Akif merhum dikkatleri bu noktaya çekmiş ve adeta şöyle haykırmıştı:

İstedim sonra, neden böyle Japonlar yüksek?
Nedir esbâb-ı terakkîsi? Yakından görmek.
Bu uzun boylu mesâî, bu uzun boylu sefer,
Bir kanâat verecekmiş bana dünyâda meğer.

O kanâat da şudur:

Sırr-ı terakkînizi siz,

Başka yerlerde taharriye (araştırmaya) heveslenmeyiniz.

Onu kendinde bulur yükselecek bir millet;

Çünkü her noktada taklîd ile sökmez hareket.

Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;

Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;

Çünkü milliyyeti yok san’atın, ilmin; yalnız,

İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:

Bütün edvâr-ı terakkîyi (yükselme merhalelerini) yarıp geçmek için,

Kendi “mâhiyyet-i rûhiyye”niz (ruh yapınız) olsun kılavuz.

Çünkü beyhudedir (boşunadır) ümmîd-i selâmet (esenliğe ulaşma ümidi) onsuz.

Bu feryatlarında Akif merhum ne demek istiyordu? Ve “mâhiyyet-i rûhiyye” miz ne idi?

“Akif merhum bilim ve teknolojide bir zamanlar elde ettiğimiz seviyeyi 

kaybettiğimiz için Batı’dan istifade etmenin kaçınılmaz hale geldiğini tespit ediyor, ancak bu konuda da taklidi değil, bir manada içtihadı teklif ediyor; çünkü ‘mahiyyet-i ruhiyyemiz’in bize kılavuz olmasını istiyor. Mahiyyet-i ruhiyyemiz, Müslümanlığımızdır, dinimizin ilham ettiği ve özümsediğimiz kültür ve medeniyet değerlerimizdir; işte bunlar bir topluma rehberlik ettiği sürece o toplumun, iktibas ettiği müspet bilim ve teknoloji sebebiyle öz benliğini ve değerlerini kaybetme tehlikesi söz konusu olamaz.” (3)

 Akif adeta yırtınmış ama ters anlayış ve politikalar sonucu maalesef  üç kıta üzerinde hüküm süren birlik ve diriliğimiz kaybedilmişti. Koca imparatorluk küçük devletlere; İslam Milleti potasında kaynaşmış değişik etnik köke mensub ümmet te ırkî farklılık esası üzerine elliyi aşkın ulusa bölünmüştü. Bugün bu parçalara baktığımızda, bu devletlerin birçok ilmi, iktisadi, sosyal, teknolojik kazanım ve gelişmeler sonucu insanlarının kullandığı eşya, makine, alet ve edevatın son derece kalite kazandığı gözlemlenmektedir. Ancak bunun tam tersine bunları yapan ve kullanan insanlarında ise,  doğruluk, merhamet, fedakarlık, hak–hukuk, namus gibi “insanî değerlerden” süratle sıyrılma olduğu görülmektedir. Kazanmak, sahip olmak, yemek, içmek, çiftleşmek, zevk almak, iç güdülerini tatmin etmek gibi sadece hayvanî özelliklere mahkum bir yapı ve yaşantının sergilendiği göze çarpmaktadır. 

Bunların çağdaş kurumlara, yüksek eğitim ve öğretim diplomalarına, adeta sınır tanımayan iletişim imkanlarına, yükselen zenginlik rakamlarına sahip olmalarına karşılık birlik, beraberlik, sevgi, güven bakımından her geçen gün değişik konum ve boyutlarda alarm veren bir tablo ortaya çıkmaktadır…

Halbuki bu noktada da Akif doğruyu söylemiş ama iş başındakiler oralı olmamış ve yanlış yapmışlardı. Şöyle seslenmişti:

“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havfı Yezdân’ın (Allah Korkusunun)..

Ne irfânın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdânın.” (4)

Çünkü Peygamber Efendimiz (a.s.) asırlar önce bu ilahi kanunu “Re’sü’l hikmeti mehafetullah” yani “Hikmetin başı Allah korkusudur” buyurarak insanlığın izanına sunmuştu. Bunun ne mana ve önem içerdiğinin en beliğ ifadesi de şu gözler önüne serilen tabloda görülüyordu:

“Nev-i insanın üçten birisini teşkil eden gençler, hevesatları galeyanda, hissiyata mağlûp, cüretkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret imanını kaybetseler ve Cehennem azabını tahattur etmezlerse (hatırlamazlarsa), hayat-ı içtimaiyede, ehl-i namusun malı ve ırzı ve zayıf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. 

Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes’ut hanenin saadetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört beş sene azap çeker, canavar bir hayvan hükmüne geçer. 

Eğer iman-ı âhiret onun imdadına gelse, çabuk aklını başına alır. 

“Gerçi hükümet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat Cehennem gibi bir zindanı bulunan bir Padişah-ı Zülcelâlin melâikeleri beni görüyorlar ve fenalıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedar bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zayıf olacağım” diye, birden, zulmen tecavüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar.”(5)

Hutbemizin başlığını ifade eden Akif merhumun mısraları ile sözlerimizi noktalayalım:

Hastalanmışsa ağaç, gösteriniz bir bilene;
Bir de en çok köke baksın o bakan kimse yine.

Süleyman Önsay Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle