İstanbul Sözleşmesi
Geçen haftaki yazımızın akisleri yoğun oldu. Okurlarımızdan ilgi gördü. Pek çok site iktibas etti. Yine çok sayıda duyarlı insanımız mesaj ve telefon yağmuruna tuttu, teşekkür etti. Görülüyor ki artık bu sözleşmenin nasıl bir facia olduğuna dair sağduyu sahibi kamuoyunda bir uzlaşma oluşmuş durumdadır.
En son Macaristan da bu sözleşmeye imza atmayı reddetti.
Artık hükümetimizden bu kanayan yaraya el atmasını bekliyoruz.
CANLILIK NASIL ORTAYA ÇIKTI?
Son zamanlarda paniğe kapılan Darwinciler dergilerde özel sayılar yayınlıyor, bilhassa çocuklara yönelik yeni kitaplar çıkarıyor. Renkli resimlerle, inandırıcı söylemlerle hazırlıyorlar. Kim alır hesabı yapmadan evrim safsatasını yaygınlaştırmaya gayret ediyorlar. Belli ki amaçları zayıflayan evrim iddialarını tekrar parlatmak.
Şimdi elimde Evrimin Muhteşem Hikâyesi adıyla son çıkan evrim kitabı var. Büyük boy, renkli resimlerle süslenmiş, çocuklara yönelik bu evrimci yayında kâinatın oluşumu şöyle izah edilmiş:
“Başlangıçta Dünya, yıldızlar ve gezegenler yoktu.
Sadece boşluk vardı.
14,3 milyar yıl önce birden sıcaklık yükseldi ve dev bir patlama gerçekleşti.
Patlama öyle büyük ve şiddetliydi ki, sonsuz evrenin başlamasına neden oldu. Patlamadan kalan şeylerden Dünya, gezegenler ve geceleri başını kaldırıp gökyüzüne baktığında gördüğün yıldızlar ortaya çıktı.”
Görüldüğü gibi boşlukta nasıl olduysa patlama olmuş ve arkasında yoktan Dünya ve dev galaksiler ortaya çıkmış. Ne kadar saçma ve dayanıksız iddia!
Hâlbuki evrendeki fiziksel sabitlerin, parametrelerin değerleri, hâlihazırdaki ölçülerinden çok az sapma bile gösterse; galaksiler, gezegenler oluşamaz ve sonuçta yaşam mümkün olmazdı. O kadar ince ve hassas denge söz konusudur.
Aynı evrimci kitapta, dünyada canlılığın nasıl ortaya çıktığı şu sözlerle anlatılmış:
“Dünya yüzeyinde sıcak sularda, bundan 3,89 milyar yıl önce anlaşılması zor bir olay meydana geldi. Ana maddeler (demir, oksijen, karbon, altın ve gümüş gibi) yavaş yavaş birbirine karışmaya başladılar ve hücre adını verdiğimiz yapıları oluşturdular. İlk yaşam!”
Ne kadar kolay değil mi? Hâlbuki hücre öyle karmaşık ve muhteşem bir canlıdır ki hiç de kendiliğinden, rastgele tesadüflerle olacak değil. Ancak evrimci böyle uydurma, inandırıcılığı olmayan iddialara kolaylıkla sığınır, üstelik bunu bilimsellik adına yapar.
Kitaptan devam edelim ve hayvanların meydana çıkışlarını öğrenelim:
“Hücreler o kadar küçüktür ki görmek mümkün değildir. 1 milyar yıldan uzun bir süre boyunca yeryüzündeki tek yaşam formu hücrelerdi.
Hücreler birleşerek organizmaları meydana getirmeye başladılar. Bazı organizmalar su kıyılarına yapışıp mantarlara ve bitkilere; bazıları da su içinde yüzen, birbirini yiyerek yaşayan hayvanlara dönüştüler.
Dünya’da yaşam çeşitlenmeye başladı. Hayvanlar ve bitkiler gelişti.
Kuruyan topraklar üzerinde ilk ortaya çıkan bitkiler oldu.
Balıkların bazıları da hem güvende olmak hem de yiyecek bulabilmek için sığ sularda yaşamaya başladı. Bu balıklar burada nefes almayı da öğrendiler. Yavaş yavaş yüzgeçleri kol ve bacak haline dönüştü ve balıklar amfibi (hem karada hem suda yaşayan hayvanlar) haline geldiler.
Bu amfibilerin bazıları gelişmeye devam ettiler ve sürüngen oldular. Büyümeye devam ettiler ve bugüne kadar yeryüzünde yaşamış en iri canlılar oldular: Dinozorlar.”
Böyle devam ediyor evrim masalı. Yoktan tek hücreli canlıya, oradan da tonlarca ağırlıktaki dinozorlara geçilmiş.
Hâlihazırda 6,5 milyonu karada ve 2,2 milyonu denizlerde yaşayan milyonlarca farklı canlı türünün bu şekilde oluşmasına nasıl inanabiliriz? Hele mikroorganizmaları hesaba katarsak tür sayısının 1 trilyonu bulabileceği ifade edilmektedir. Böyle dayanıksız garip iddiaları savunmak bilimsellik oluyor, Yaratıcı olduğuna inanmak bilim dışılık!
Bilimsellikten ve inandırıcılıktan uzak hatta masaldan bile saçma ve tuhaf.







