Otomotivde rekor kıran Türkiye’ye Brüksel freni mi?
Otomotivde rekor kıran Türkiye’ye Brüksel freni mi?
Onur Yılmaz
Küresel ticaret sahnesinde dengelerin her gün yeniden kurulduğu, ekonomik savaşların tankla tüfekle değil, mevzuatlarla ve sinsi gümrük duvarlarıyla yapıldığı bir çağdan geçiyoruz.
Özellikle son yıllarda yerli üretim hamleleriyle, savunma sanayisindeki destanlarıyla ve ihracattaki şahlanışıyla kabuğunu kıran Türkiye, Batı dünyasının radarına girmiş durumda.
Anadolu’nun alın teriyle yükselen fabrikalar, organize sanayi bölgelerinden yükselen çark sesleri, Brüksel’deki konforlu odalarında oturan bürokratları fena halde rahatsız ediyor. Bunun en taze ve en çarpıcı örneğini, ekonomimizin amiral gemisi olan otomotiv sektöründe açıkça görmeye başladık.
Bildiğiniz gibi otomotiv sanayimiz, yıllardır bu ülkenin ihracat şampiyonu konumunda bulunuyor.
Binlerce insanımıza istihdam sağlayan, yan sanayisiyle, yan kollarıyla milyonlarca ekmek teknesini besleyen bu devasa sektör, yüksek faiz ve enflasyon kıskacına rağmen üretmeye devam ediyor.
Yüksek faizlerin etkisiyle iç pazarda toplam satışlar yüzde 8, otomobil özelinde ise yüzde 10 oranında net bir daralma yaşıyoruz. İçeride çarklar yavaşlatılmaya çalışılsa da sanayicimiz teslim olmadı ve gözünü dış pazarlara dikti.
Nitekim 2026 yılının ilk 6 aylık döneminde otomotiv ihracatımız, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4 artarak tam 20,8 milyar dolar seviyesine ulaştı. Bu rakam, Türk otomotiv tarihinin en yüksek ilk yarı performansıdır ve 20 milyar dolarlık o psikolojik barajın resmen aşılması demektir.
Biz tam bu başarıları konuşurken, küresel rekabette havlu atmaya başlayan Avrupa Birliği, masanın altından yeni bir sinsi planı devreye sokmaya hazırlanıyor.
Geçtiğimiz günlerde Otomotiv Sanayii Derneği Başkanı Cengiz Eroldu çok kritik bir tehlikeye dikkat çekti. Sektörün içinden gelen bir gazeteci gözüyle bu uyarıları okuduğumuzda, karşımıza çıkan tablo tam bir Brüksel kurnazlığıdır.
Avrupa Birliği, yeni bir Sanayi Hızlandırma Yasası taslağı üzerinde çalışıyor. Taslakta, kamu desteklerinden ve belirli kamu alımlarından yararlanacak yeşil araçlarda üretim sürecinde oluşturulan katma değerin önemli bölümünün AB sınırları içinde gerçekleştirilmesi öngörülüyor.
Ayrıca araçlarda kullanılan bileşenlerin yaklaşık yüzde 70’inin AB’de üretilmiş olması şartı da yer alıyor. İlk bakışta kendi sanayilerini korumaya yönelik teknik bir düzenleme gibi sunulan bu yaklaşım, bana göre Türkiye’nin yıllar içinde oluşturduğu güçlü otomotiv üretim ve tedarik altyapısını zayıflatabilecek, rekabet gücünü sınırlandırabilecek sinsi bir fren niteliği taşıyor.”
Peki, bu ne anlama geliyor?
Yıllardır gümrük birliği anlaşmalarıyla, lojistik avantajımızla ve yüksek kalitemizle Avrupalı dev markaların en güvenilir tedarikçisi haline geldik.
Bugün Avrupa’da yollara çıkan ticari araçların ve otobüslerin çok büyük bir bölümünde Türk işçisinin el emeği, yerli sanayimizin ürettiği bir parça var. Hatta tedarik sanayimiz tek başına Avrupa’ya milyarlarca dolarlık komponent satıyor. Brüksel, bu yüzde 70 şartını getirerek Avrupalı üreticilere açıkça şu mesajı veriyor: “Türkiye’den mal almayı bırakın, üretimi bizim sınırlarımızın içine kaydırın.”
Yani serbest piyasadan, adil rekabetten, küresel ticaretten dem vuran o bildiğimiz Batı, işine gelmediği anda kendi koyduğu kuralları çiğnemekten, yeni duvarlar örmekten çekinmiyor.
Bu durum, tam anlamıyla ekonomik bir ambargo girişimidir.
Kendi otomotiv sanayileri hantallaşan, yüksek enerji maliyetleri ve bürokrasi yüzünden rekabet gücünü kaybeden Avrupa, çareyi Türk otomotivinin ve yan sanayisinin önünü kesmekte buluyor. Yıllarca kapılarında beklettikleri, her fırsatta siyasi baskı aracı olarak kullanmaya çalıştıkları Türkiye’nin, sanayide liderliğe oynamasını hazmedemiyorlar.
Ancak gözden kaçırdıkları çok önemli bir husus var. Türk otomotiv sanayisi, eski zayıf ve kırılgan yapıya sahip değil. Biz sadece parça üreten montajcı bir ülke değiliz; kendi teknolojisini geliştiren, Ar-Ge merkezleriyle dünyaya yön veren, Togg gibi milli markasını yollara çıkarmış ve batarya teknolojisinde merkez olmaya aday bir gücüz. Brüksel’in bu sinsi freni, belki kısa vadede tedarik zincirlerinde bir bocalama oluşturabilir fakat orta ve uzun vadede Türk sanayicisini kamçılamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Bu topraklarda üretim yapan her bir müteşebbis, bu haksızlığa karşı kendi alternatif yollarını bulacak zekaya ve azme sahiptir.
Avrupalı markalar da bu dayatmanın faturasını, artan maliyetlerle eninde sonunda kendi tüketicilerine ödetmek zorunda kalacaktır.
Dolayısıyla bu hamle, kendi ayaklarına kurşun sıkmaktan başka bir şey değildir.
Önümüzdeki süreçte Türk otomotiv sektörü, yönünü sadece Avrupa’ya değil; Asya’ya, Afrika’ya ve Türk Cumhuriyetlerine daha güçlü şekilde çevirmelidir.
Bizi kendi koydukları kurallarla boğmaya çalışanlara verilecek en güzel cevap, yerlilik oranlarımızı daha da yukarı taşımak, kendi göbeğimizi kendimiz kesmektir. Batı’nın bu çifte standartlı tiyatrosu karşısında dik duruşumuzu bozmadan, fabrikalarımızda üretmeye, istihdam sağlamaya ve dünya pazarlarına Türk mührünü vurmaya kararlılıkla devam edeceğiz. Biz ürettikçe onlar korkmaya, onlar korktukça biz daha çok üretmeye devam edeceğiz.