• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Hüseyin Öztürk
Hüseyin Öztürk
TÜM YAZILARI
18 Ağustos 2020

Yirmi bir yıl önce 17 Ağustos ve Türkiye

“İnsanın neresi acıyorsa canı oradadır” derler. Acı yürekteyse dinmez. Yaşamayı acıyla öğrenir. Unutmuş gibi dursa da unutmaz. Kor şeklinde durur.

Acı dildeyse, dilden yüreğe yol bulamadıysa, dilde kalır ve istediği tadı bulunca acıyı unutur. Çünkü yaşamayanlar için dildeki acıyı tarif etmek kolaydır. Çünkü heybesinde yükü yoktur, doldur boşalt hamallığı yapar.

Ölüm yaşamanın ümididir. İnsan öleceğini bildiği ve inandığı için umutlarıyla yaşar ve canlı tutar. 

Yaşamak ve umut arasında öyle girift bir bilmece ve cevaplandırılmaz sorular vardır ki, sorular soruyu, cevaplar cevabı kovalar. Hayatlar soru cevap arasında mekik dokur.

Şimdi gelin de yirmi bir yıl önceki 17 Ağustos 1999 depremini ve o günkü Türkiye’yi yaşamayanlara anlatın. Anlatsanız da anlaşılmaz. Ancak yaşayanlar anlar.

İzmit, Yalova, Sakarya, İstanbul ve Marmara’nın tamamı depremle sarsıldığında, kıyamet kopmuştu. O gün için kıyamet buydu.

Ölmeyen her can için bulunduğu mekân mahşer yeriydi ve kurtuluş umuduyla imdat diye haykırıyordu.

Ve o tarihlerde ülke ve millet olarak başka bir deprem yaşıyorduk.

Laiklik ve İrtica depremi! Vesayet rejimi denilen bir dikta grubu, devlet ile millet arasındaki uçurumun boyutunu her geçen gün büyütüyor, milletin inanç değerlerine karşı maddi-manevi depremler meydana getiriyordu.

Bu hakikatin en acı tarafını ve hatta depremden daha kötü tarafını, 17 Ağustos büyük depreminin akabinde daha büyük yaşanır olduğu görüldü.

Biz millet olarak yüzyıllardır birbirimizin yarasını saran bir toplumuz.

17 Ağustos gecesinin ilk saatlerinde deprem bölgesine yardım sever insanlarımız tüm güçleriyle gittiler ve yardıma koştular.

Lakin depremi bile aratacak öyle acı şeyler yaşandı ki, birçok depremzede; “Keşke ben de depremde ölseydim de bugünleri görmeseydim” diye ayağında terliğiyle, üzerinde atletiyle isyan ediyordu.

Yukarıda dedim ya “yaşamayan anlamaz” diye. “Niye isyan ediyordu” diye sorabilirler. Söyleyelim.

Hayırsever vakıflarımız, derneklerimiz, işadamlarımız her türlü yiyecek-içecek- giyecek ve özellikle çocuklar için bez-mama gibi ihtiyaç maddelerini hazırlamış, kamyonlarına doldurmuş, bölgeye varmış ve dağıtmak istiyordu.

İhtiyaç sahibi insanlarımız ve özellikle kadınlarımız bu yardımları alabilmek için gözyaşlarıyla ve yalvarırcasına bekliyorlar. Ama dağıtılmıyordu?

Yine “niye” diye sorulacak? O günkü dikta emrindeki yönetim, bu yardımları yapacak vakıfları ve kişileri soruşturuyor, kendilerince bir yafta vurarak yardımları engelliyorlardı.

Ezcümle:

Acıyı daha büyütmemek için nice unutulmaz ihanetleri hatırlatmak istemiyorum ama şunu da söyleyelim ki, bugünlere küfredenlerin kulağına küpe olsun.

Bütün dünyadan gelen deprem yardımları, devlet memurlarına maaş olarak dağıtılmıştı. Rabbim ülkemizi, milletimizi depremlerden koruduğu gibi vesayet rejimlerinden de korusun.

Depremde vefat edenler ruhu için el-Fatiha.

 

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Can

Bahceli de o zamanlarda hükümette idi ve yabanci kurtarma timleri kabul etmemisti milli degerler diye. Kimbilir kac düz vatandasin hayatina mal oldu ama bunlar tabii ki sirf teferruat dimi.
  • Yanıtla

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23

Bip İhbar Hattı

Yaay İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23