• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI

Vefât yıldönümünde Cengiz Dağcı’yı anarken (22 Eylül 2011)

23 Eylül 2023
A


Halit Kanak İletişim:

1958 yılında kaleme aldığı ve hayatında hiç gelmediği Türkiye’nin Türkçe’siyle yazdığı “Onlar da İnsandı” adlı romanını 1970’li yılların başlarında ortaokulumuzun kütüphanesinde karton kitap teslim formunu  doldurarak aldığımda bir solukta okumuştum. 

Cengiz Dağcı çok akıcı bir üslupla yazdığı bu kitabında Kırım’ın Komünist Bolşevikler tarafından nasıl işgâl edildiğini, köylülerin ellerinden nasıl zorla topraklarının alındığını, kolhozları vs. bir bir anlatmıştı.

Kendisi yalnızca Kırım Tatar Türk’lerinin değil, bütün Türk Dünyası Edebiyatının en büyük romancılarından biri olan Cengiz Dağcı, İsmail Gaspıralı’nın vefâtından 4 yıl, 5 ay, 13 gün sonra 9 Mart 1919 yılında Yalta’nın doğusunda Karadeniz sahilindeki Gurzuf kasabasında doğmuştur. 

Dağcı gözlerini açtığında 1. Dünya Savaşı henüz yeni bitmiş, neredeyse bütün Türk Dünyası esaret altına alınmıştı. Rusya’da komünist bolşevikler iktidarı ele geçireli 1,5 yıl gibi kısa bir süre  olmuş, Türk Elleri komünizm bataklığına doğru sürüklenmeye başlamıştı. Cengiz Dağcı da komünistler tarafından Milli Meclisi dağıtılıp işgal edilmiş Kırım’da, ailesi ile birlikte yaşam mücadelesi vermeye çalışmaktaydı. 

Babası iskeleye inen sokağın başında işlettiği berber dükkanını bırakarak Gurzuf’tan kendi köyü olan Kızıltaş’a taşınmış, Cengiz Dağcı da çocukluğunu burada geçirmişti. Önce kendi evleri yapılana kadar Osman amcasının dere kenarındaki iki katlı evinde oturdular, sonra da Mustafa amcasının bağı ile evi arasına kendileri için 1925’te inşa ettikleri eve taşındılar. 

Az ilerilerinde geniş bahçeli, yüksek duvarlı iki katlı bir de hastane vardı. Ancak kolhoz sistemi uygulanmaya başlamadan bir yıl önce hastaneyi kapatarak kapısına kilit vurdular. Hastane kapatılınca kendisi doktor olan ve kütüphanesinden faydalandığı Mustafa amcasının kızı Dr. Zemine Dağcı çok ağlamıştı. 

Evlerinin önünde bir de yeraltı ambarı vardı. Turpu, pancarı, havucu, patatesi kırağının ve ayazın etkilemeyeceği şeklinde saklarlardı. Üzümler ise tavan arasında muhafaza edilirdi. Ayrıca hayvanlarının barınacağı ahırları vardı.

Küçük Cengiz’in çok sevdiği şeylerin başında  ahşap balkonlarında vakit geçirmek geliyordu. Cengiz Dağcı balkondan Tübya kırlarına dek uzayan yeşil bağları, eteğinde Değirmendere köyünü barındıran Ayı Dağı’nı ve çok etkisinde kaldığı denizi seyrederdi. Denizle âdeta bütünleşmişti. Yaz boyu neredeyse denize gitmediği gün olmazdı. Denize olan sevgisinden dolayı annesi, “Sen menim değil, denizin balasısın” derdi.

Zaten babasının köyü Kızıltaş ile Gurzuf neredeyse iç içe yaşarlardı. Bütün Kızıltaş köyü ihtiyaçlarını; çarşısı, pazarı ve her gün bir vapurun yanaştığı iskelesi olan Gurzuf’tan karşılardı. Ayrıca orta okulu olan bir yerdi Gurzuf.  

Kızıltaş köyü’nün arazileri köyün doğusu ve batısında yarı yarıya iki kısımdı. Değirmenköy ve Aluşta’nın yer aldığı doğu tarafında tütün tarlaları; batıdaysa Nikita ve Yaka tarafında bağlar mevcuttu. Kızıltaş’lılar toz kondurmazlardı bağlarına. Bu bağlarla ilgili Cengiz Dağcı daha sonra şunları söyleyecektir; “İtalya’nın ve Güney Fransa’nın bağlarını gördüm. Hiç birisi Kızıltaş’ın cennet bağlarıyla kıyas edilemezdi.”

Sonra Sovyet rejimi Kızıltaş’ın ismini Rusça’ya çevirerek kullanmaya başladı. Yeni şekli Rusça Krasnokamensk oldu. Krosna = Kızıl, kamen = taş manasına gelen tabelayı Yalta-Akmescit yolu üzerinde köyün girişine diktikleri direğe çaktılar. Fakat bu ismi ne Cengiz Dağcı’ya ne de Kırım Türklerine unutturamadıkları gibi, Türkçe söylemekten de vazgeçiremediler. Tıpkı Sivastopol’un Akyar, Simferopol’un Akmescit, Yevpatoriya’nın Gözleve, Feodosiya’nın Kefe olduğunu unutturamadıkları gibi.

Gün geldi Sovyet rejimi Türk bölgelerinde baskılarını artırdı. Cengiz Dağcı, bu baskılardan dolayı  1929 yılında Kızıltaş Köyündeki sürgünlere şahit oldu. Kısa bir müddet sonra işgalci devlet Sovyetler, kolhoz sistemini kurmak için her şeyi devletleştirdiğinden ailesinin sahip olduğu, bağ bahçe ne varsa her şeylerine el koydular. Yetmedi babası Emir Hüseyin de tutuklanmaktan nasibini aldı. Üç ay tutuklu kalan Emir Hüseyin Kızıltaş’ta daha fazla kalamazdı ailesini aldı Akmescit’e gitti. 

Zâten 4’ü kız 8 çocuğun en büyüğü olan Cengiz, ilkokulu bitirmek üzereydi ve okuması gerekiyordu. Cengiz, 1932 yılında Akmescit’te önce Onikinci Nümune Mektebine kaydettirildi. Ardından Onüçüncü Tam Ortaokula devam etti. Ortaokuldaki edebiyat öğretmeni Akimova’nın yönlendirmesi ile 1936 yılında Gençlik Mecmuası’nda “Kış” ve “Kartanay ve Eçkisi” (İhtiyar Kadın ve Keçisi) isimli şiirleri yayınlandı. Cengiz Dağcı Akmescit’i ve okulunu sevmesine rağmen her yaz ayında teyzeleri, halaları, aile dostları ve arkadaşlarıyla vakit geçirmek için mutlaka Gurzuf’a giderdi.

Tarihe özellikle Kırım tarihine oldukça merakı vardı. Bunun için Akmescit Pedagoji Enstitüsü Tarih Bölümüne yazıldı. Bu arada Altın Orda devleti hakkında geniş bilgi edinmeye çalıştı. Bahçesaray merkezli Kırım Hanlığını hemen her yerde araştırdı. Hatta 1939 yılında “Söyleyin Duvarlar” adını verdiği Bahçesaray ile ilgili güzel bir şiir yazdı. Bu şiir Şâmil Alaaddin’in Sovyet rejimine ters düşen kısımlarını çıkarmasıyla Edebiyat Mecmuası’nda yayınlandı. 

Yine aynı yıl Edebiyat Mecmuası’nda yayınlanan bir başka şiiri “Sevdiğim Yalta” olmuştu. En küçük amcası Seyit Ömer’den meşhûr romancı Ömer Seyfettin’in hikâyelerini dinleyince o anda ruhunda bir şeylerin depreştiğini hissetti ve kitap yazmaya karar verdi. Bu karar Cengiz Dağcı’nın kaleminden birbirinden güzel 25’ten fazla kitabın ortaya çıkmasına vesile oldu.

Fakat bu arada Birinci Dünya Savaşı sırasında haksız toprak kazanmak uğruna Osmanlı Devleti dâhil pek çok ülkeye saldırarak âh alan emperyalist devletlerin, paylaşımı yeterli bulmayarak kendi aralarında başlattıkları II. Dünya savaşı Cengiz Dağcı’nın hayatını değiştirdi. 

Okuduğu enstitü de başarıyla yol alırken okulundan kopartılarak 22 Aralık 1940 tarihinde askere alındı ve 6 aylık askerî eğitim sonrası cepheye sürüldü. Artık savaşın içerisindeydi. Fakat bu durum fazla sürmedi. 1941 Ağustos’un sonlarına doğru Almanlara esir düştü. Böylece çileli yıllar başlamış oldu. 

Almanların işgâli altında bulunan Ukrayna’da İnhul Nehri kıyısındaki Kirovograd esir kampına götürüldü. Burada iki ay kaldıktan sonra da 31 Temmuz 1941 yılında Almanların eline geçen Uman şehrindeki esir kampına sevkedildi. Susuzluk, açlık, yorgunluk, soğuk ve Alman askerlerinin kurşunları pek çok esirin ölmesine sebep olur. Kalanlar Uman kampına girmeden öce iki gün boyunca dizi aşan suyla dolu derin bir çukurda bekletilirler.

Cengiz Dağcı, Uman esir kampında da açlık, aşırı soğuk, bit salgını, hastalık ve ölümle mücadele eder. Esirler; milletlerine, memleketlerine göre ayrıldıklarında Cengiz Dağcı kendisini Türkistan Birliğinin içinde bulur. Kendisi gibi Rus saflarında savaşırken Almanlar tarafından esir edilmiş Özbek, Kırgız askerlerden oluşan Türkistan Birliğidir bu. O cepheden o cepheye Türkleri koştururlar. Kırılan kırılır, kalanlar yaşam mücadelesine devam ederler. Onlardan birisi de Cengiz Dağcı’dır.

1944 yılına gelindiğinde birliği, Fransa’nın İspanya sınırına yakın bölgesindeki Albi Kasabasına taşınmıştır. Cengiz Dağcı’nın buradan ayrılıp Kırım’a dönmek için yaptığı müracaat kabûl edilir. Oldukça sıkıntılı bir yolculuktan sonra Varşova’ya kadar gelmeyi başarır. İzinli olarak memleketlerine gitmek isteyen insanların tıka basa doldurduğu büyük bir binaya getirirler kendisini. 

Makedon, Gürcü, Ermeni hepsi iç içedir. Sevkıyatlar başlar fakat Cengiz Dağcı’ya sıra gelmez. Sonradan yaptıkları duyuruda Ukrayna’da savaş şiddetli devam ettiği için yolun kapalı olduğu söylenir. Yolun açılması beklenecektir. Çaresizce beklemeye başlar. Bu arada kaldıkları yerin yakınında küçük bir lokanta vardır. Bir ara oraya uğrar.

Küçük lokantanın bir köşesinde bir hanımefendinin masaya koyduğu birkaç Rusça kitap üzerinden Rus dilini öğrenmek üzere ders çalıştığını görür. Yanından geçerken birden durur, 1925 yılında 30 yaşında intihar eden ünü şair Sergey Yese’nin bıçakla çizdiği kolundan akan kanla dostu Mayakovski’ye yazdığı;

Elveda dostum,

Elveda!...

Elveda sevgili dostum,

Elveda!...

Sen kökleri içimde uzanan…

Ayrılık yazılmış alnımıza;

İleride yine karşılaşırız, inan…

Elveda dostum,

El sıkışmadan!...

Sessizce…

Ne keder, ne tasa gerek:

Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada…

Ama yaşamak da,

Yeni bir şey olmasa gerek…” adlı şiirini Rusça olarak bir nefeste okur. 

Hanımefendi Cengiz Dağcı’ya “Ooo, Siz Rus’sunuz” diye seslenince Cengiz Dağcı’dan “Hayır ben Kırım Tatar Türk’üyüm” diye cevap alır ve tanışırlar. Bu hanımefendi sonradan evlenecekleri Regina Barbara Kleszko’dan başkası değildir. Lokantayı ise müstakbel kayınvalidesi işletmektedir.

Kırım yolu açılmayınca, bu tanışmadan bir süre sonra Dağcı Berlin’e döner ve Yaş Türkistan Gazetesinde çalışmaya başlar. O Berlin’e döndükten sonra Varşova’da Almanlara karşı protesto eylemleri başgösterir bu gösteriler 1 Ağustos 1944’te ayaklanmaya dönünce Almanlar buna çok sert bir şekilde karşılık verir ve Varşova’yı, neredeyse taş taş üstünde bırakmayacak şekilde bombalar. Varşova halkını da özellikle sanayi bölgesinde başgösteren işçi açığını gidermek için işçi olarak Berlin’e sürer. Sürülenler arasında Regina Hanım ve annesi de vardır. 

Regina Hanım Berlin’e geldikleri daha ilk günden itibaren Cengiz Dağcı’yı aramaya başlar. Zorla çalıştırıldığı işten fırsat buldukça Berlin’in cadde ve sokaklarında rastladığı her Asya’lıya Cengiz Dağcı’yı sorar. Bu aramalar kolay olmaz, çünkü Polonya sürgünleri için belli olmaları için göğüslerinde “P” harfi taşıma mecburiyeti vardır. Regina bu konuyu da çözer. P harfini elbisesine kolayca söküp takması için iğneyle tutturmuştur. Böylece istediği yere kolayca girer çıkar. Günler sonra rastladığı bir Türk’ün yönlendirmesiyle Yaş Türkistan Gazetesine Dağcı’yı sormak için gider. 

Gazete binasından içeri girer Cengiz Dağcı’yı sorduğu görevli beklemesini söyler. Cengiz’in adresinin verileceğini zannederek heyecandan yerinde duramaz. İki dakika sonra adres beklerken birden karşısında Cengiz Dağcı’nın kendisini bulur. Kısa bir şaşkınlıktan sonra hasret giderirler. O sıralar cephede Almanlar zor günler geçirmektedir. Rus’lar Berlin’e doğru yaklaşırken, yüzlerce Amerika ve İngiliz uçağı 1945 Şubat’ının başında Berlin’i bombardımana tutar.

O gece Regina ve annesi, “Cengiz, Ruslar yaklaşıyor. Sen Berlin’den çıkmalısın.” derler. Cengiz’de onsuz hiçbir yere gitmeyeceğini söyleyince ertesi gün, annesini Berlin’de bırakan Regina ile Dağcı Berlin’den ayrılır Dresden’e geçerler. Birkaç gün sonra da yaklaşan tehlikeden uzaklaşmak için Viyana’ya doğru hareket ederler. Dresden’den ayrıldıklarından hemen sonra 13 Şubat’ta Dresden de bombalanır. 

Hem de ne bombalama. Amerikan ve İngiliz uçakları hiçbir askerî tesisi olmayan Dresden’e savaşın bitmesine ramak kala 10 bin ton bomba atarak on binlerce sivilin ölmesini sağlarlar. Üstelik beyaz fosfor ve yangın bombaları da vardır. Yangın bombaları 1.800 santigrat dereceye çıktığı için oluşan sıcaklık havadaki oksijeni emmekte, oksijensiz kalan insanlar boğularak ölmektedir. Fosfor bombalarının dumanını yutanların ise elbiseleri pürüzsüz olmalarına rağmen iç organları yanmaktadır. Berlin ve Dresden’in bombalanması emrini  veren dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill Temmuz 1945'te müthiş eserini görmek üzere harabeye dönmüş Berlin'i ziyaret eder. Yıkıntılar arasında kırık iskemle üzerinde ağızında kocaman purosu ve mareşal elbisesiyle otururken gazetelere düşen fotoğrafı barış güvercini diye tanıtılan Churchill’i ele vermiştir.

Dağcı ve Regina da can havliyle tehlikeden kaçış başlamıştır artık. Viyana’da da durmazlar İnsburg’a gitmek için trenle yola çıkarlar. Bindikleri tren girdikleri tünel çıkışında Amerikan uçaklarının saldırısına uğrar. Saldırıda ölenlerin arasında başka vagonlarda seyahat eden 12 Kırım Türk’ü daha vardır. Regina’yı sonradan buluşmak üzere İnsburg’a gönderen Dağcı, vefât edenlerin defin işleriyle bizzat ilgilenir. Sonra da Regina ile buluşmak üzere İnsburg’a gider. 

İnsburg’tan nereye kaçacaklarını bilemezler. İsviçre sınırına yakın olduklarını anlayınca da yola koyulurlar. 25 kilometre kadar yaya olarak yol katedince Amerikalılara yakalanırlar. İsviçre’ye gitme istekleri reddedilir ve Amerika askerleri eşliğinde İnsburg’a geri götürülerek mülteci kampına yerleştirilirler. 

Ardından kaldıkları kamptaki insanları ikiye ayırırlar. Rusya’ya gitmek isteyenleri bir kampta topladıktan sonra, aralarında Dağcı ve Regina’nın da bulunduğu başka yerlere gitmek isteyenleri de farklı bir kampa alırlar. Bu yeni kamplarında Dağcı’yı hayrete düşüren ise tam 400 civarında Kırım Türk’ünün orada olmasıdır. 

Rusya’ya gitmekten korktukları için Cengiz Dağcı’nın bulunduğu kampı tercih etmişlerdi. Sürekli olarak “Biz Türk’üz, Rus değiliz” diyorlardı. Amerikalılar da şaşırmışlardı bu kadar Türk burada ne arıyor diye. İsviçre’deki Türk Büyükelçiliğine bildirirler. Büyükelçimiz Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur ve olaya kayıtsız kalmaz. Derhal bir görevli gönderir. İsviçre Konsolosluğundan gelen görevli tek tek tesbitini yaptıktan sonra hepsi birden Türkiye’ye kabûl edilirler. 

Cengiz Dağcı ise Regina’yı tek başına bırakmamak için Polonyalılar tarafında kalmıştı. Kendisine neden Polonyalılar tarafında kaldığı sorulunca devreye Regina girer; “Biz nişanlıyız evleneceğiz onun için bizimle beraber” der. Bir görevli, “O halde Avusturya’daki diğer kampa Landeck kampına götürüleceksiniz aileler orada kalıyor” diye yeni adreslerini söyler. Hemen sonrada ver elini Landeck mülteci kampı. 

Kampa geldiklerinin ertesi gün evlilik konusu sorulur kendilerine. Bunun üzerine Regina, “Cengiz, ben kilisede evlenmek istiyorum.” der. Dağcı’nın cevabı, “Sen kilisede evlenmek istiyorsun, ama ben Müslümanım. Ben dinimi değiştirmem” şeklinde olur. Bunun üzerine Landeck kampındaki rahip; Hristiyan bir bayanla, Müslüman bir erkeğin kilisede evlenip evlenemeyeceğini  Vatikan’a bir mektup yazarak sorar. Ve Vatikan’dan olumlu haber gelince 18 Haziran 1945 yılında evlilik gerçekleşir.

Kızları Arzu dünyaya gelince İtalya’ya Barlette Kampına oradan da İskoçya’nın Edinburg şehri ne giderek şehrin hemen yanıbaşında bulunan eski askerî barakalara yerleşirler. Doğu Avrupalı mültecilerle beraber, dünyanın en büyük havuzlarına sahip Harland and Wolff şirketinin Belfast’taki tesislerinde Titanic’ten sonra inşa edilen S.S. Andes isimli gemi ile Londra’ya 120 km. mesafede bulunan Southamton Limanına ulaşırlar. 

1947’nin Ocak ayında Londra’ya geçtiklerinde ise Cengiz Dağcı ailesi için çalışması gerektiğini anlar ve hiç düşünmeden bir lokantada işe başlar. Bulaşık yıkar, garsonluk yapar. Üç yıl sonra da Fulham Road’ta taşındığı evin alt katına eşiyle birlikte Anabella isimli bir lokanta açarak çalıştırmaya başlar.

İlerleyen yıllarda hem oturduğu evi, hem de çalıştırdığı lokantayı satın alır. 1974 yılına geldiğinde bu evi ve lokantayı ünlü İngiliz aktörü Daly’ye satar ve ölünceye kadar oturduğu Wimbledon yakınlarında Southfield’de Heythorp sokağı 104 numaralı kırmızı tuğlalı bahçeli iki katlı evi satın alır. Bütün anılarını “Yansılar” adıyla burada yazar.

YANSILAR KİTABINDA KENDİ KALEMİNDEN…

Cengiz Dağcı, 13 Ocak 1998 tarihinde vefât eden hanımı Regina ile Kırım üzerine yaptığı söyleşisinden bir kesit “Yansılar” kitabına şöyle yansır;

“Yansılar’dan söz etmiyorum Regina’ya. Söz etmeye gerek duymuyorum. Ama Regina biliyor. Bu akşam da Yansılar’a gömülü otururken: ‘Cengiz, sen ölünce senin ruhun hemen Kızıltaş’a dönecek’ diyor Regina. Başımı Yansılar’dan kaldırmaksızın, ‘Bedenimin dönmesini yeğlerdim’, diyorum. ‘Bilinmez, bedenin de döner belki Kızıltaş’a günün birinde’, diyor Regina. Ve içim ısınıyor. Hoş bir sıcaklık kaplıyor bedenimi. Bir ara kendi mezarımı Kızıltaş’ta görür gibi oluyorum. Oysa biliyorum, Kızıltaş’ta mezarlık yok. Benim bildiğim Kızıltaş’ın Aşağı ve Yukarı mezarlıkları Rus’larca yerle bir edildi; mezar taşları, türbeler kırılıp yol ve yapı inşalarında kullanıldı; iz kalmadı Kızıltaş mezarlıklarından. Ama ölü bedenimin mezarlıklara gömülmesi şart değil; beni Memişin Bayırı’na gömebilirler; Gelinkaya’nın dibine gömebilirler; Soğuksu bayırlarına, Ayı Dağı’yla Yayla arasından esen şiddetli rüzgârlara açık Tübya kırlarına gömebilirler beni. Nereye gömülürsem gömüleyim, farketmez. Yeter ki ölü bedenim Kızıltaş’a gömülsün.”

Cengiz Dağcı’nın bu yazısı aynı zamanda bir vasiyettir. Ve bu vasiyet, 22 Eylül 2011 tarihinde hayata gözlerini yuman Cengiz Dağcı için Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlık döneminde Dışişleri Bakanına verdiği talimatla gerçekleşir. 

65 yıl boyunca Türkçe yazan ve iyi derecede İngilizce, Rusça, Almanca ve Lehçe bilen Cengiz Dağcı, 22 Eylül 2011 Perşembe günü saat 12.30 sularında Sauthfields’te Heythorp sokağı 104 numaralı evinde hayata gözlerini yumunca, 69 yıldır görmediği Yalta’ya bağlı Kızıltaş köyüne, yukarıda belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyeti Devletin’in bir vefâsı olarak vefâtından sonra kavuşur. Cengiz Dağcı’nın naaşı 2 Ekim 2011 Pazar günü Kızıltaş köyüne getirilir ve burada defnedilir. Mekânı cennet olsun…

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Göktuğ

Ruhu şad olsun. Gençlik yıllarımda bende bir romanını okumuştum. 200 yıldır tüm müslümanların yaşadığı acıların son bulmasını diliyorum. Allah bize akıl, idrak, Osmanlı gib bir devlet ve ümmet bilinci nasip etsin.

Sadig Garayev

Allah rahmet eylesin Ruhu şad Mekanı cennet olsun inşallah
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23