• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI

Tarihin en kısa ve en net zaferi “Mohaç” (29 Ağustos 1526)

02 Eylül 2023
A


Halit Kanak İletişim:

 

Kânûnî Sûltân Süleyman sarayında güzel bir abdest aldıktan sonra yanında Sadrâzâm Dâmâd İbrâhim Paşa olduğu halde, Eyyüp Sûltân Hazretleri olarak bilinen Hazreti Hâlid bin Zeyd’in (radıyallahu anhum) kabrini ziyaret etti. Muzafferiyet için uzun duâların ardından dönüşte Babası Yavuz’un, Ebû Vefâ Hazretlerinin ve dedesi II. Bâyezıd’ın kabirlerine uğradı.

Önemli ve uzun bir sefere çıkıyordu. Bu, tahta geçtikten sonra üçüncü sefere çıkışıydı. İlk iki seferinde Belgrad ve Rodos’u fethetmişti. Şimdi ise hedefinde Macaristan vardı. Çünkü Belgrad’ı elinden kaptıran Macar olmayan Macaristan Kralı II. Layoş, henüz Çaldıran’ı unutmayan İran’la ittifak görüşmelerine başlamıştı. Ayrıca Türkiye’ye bağlı Eflak ve Boğdan Prenslerini kandırarak, muhtemel bir savaşta gâlip gelirlerse kendilerine tâbi olmaları için anlaşma yapmışlardı.

23 Nisan 1526’da İstanbul’dan yola çıkıldı. Her tarafı bataklığa çeviren ve haftalarca sürecek yoğun yağmurun altında 26 günde Filibe’ye, 36 günde Sofya’ya ulaşıldı. Belgrad’a varıldığında ise takvimler 9 Temmuz’u gösteriyordu. 800 küçük gemi ve kayıktan oluşan ince donanmada Tuna üzerinden Belgrad önlerine gelmişti.

İlk hedef Belgrad’ın 56 km. kuzeybatısında bulunan Petervaradin olmuştu. 14 Temmuz’da başlayan kuşatma 13 gün sürdü. 27 Temmuz 1526’da Sadrâzâm İbrahim Paşa kaleyi düşürdü. 8 Ağustos’ta Ujlak kalesi fethedildi. Aynı gün, Drava Nehrinin güney kıyısında bulunan Osiyek teslim oldu. 

Vakit kaybedilmeden ordunun geçeceği büyük bir köprü Drava Nehri üzerinde bizzat Kânûni’nin nezâretinde yapılmaya başlandı. 19 Ağustos’ta biten köprüden son asker 21 Ağustos’ta geçişini yaptı. Bundan sonra uçsuz bucaksız Macar Ovası Türk Ordusuna açıktı. Sadece engel teşkil etmeyen küçük Kapos Çay’ı geçilecekti. 

Kânûnî Kızılelma’sına bir adım daha yaklaşmak için ordusunun başında yürüyüşe geçmeden önce âni bir kararla, Drava Nehri üzerinde yaptırdığı bu köprüyü hiçbir iz kalmayacak şekilde yıktırdı. Bu, dönüşü olmayan mutlak zafer mânâsına geliyordu ve bu hareket Türk Askeri üzerinde doping etkisi yaptı.

Ordunun İstanbul’dan hareketinden itibâren Papa’nın öncülüğünde yardım kuvvetleri bölük bölük ana orduyla buluşmak üzere Macaristan’a akmaya başlamıştı. Toplanan ordu 200 bini geçince yeterli sayıya ulaşıldığı düşünülerek Kânûnî Sûltân Süleyman’ı karşılamaya geçildi. Bu ordunun 162 bini muharip güçtü. 

Zâten Macar Ordusu haçlıların en güçlü kara ordusuydu. Bu orduya başta Papalık’tan olmak üzere Lehistan’dan, Hırvat, Slovak, Çek ve Solovenya’dan gelen birlikler de dâhil olmuştu. İşte bu ordu, Budapeşte-Mohaç arasındaki yaklaşık 200 km’lik yolu kendi topraklarında ve dümdüz ovada 38 günde aldı.

100 bin kişilik Türk Ordusu ise 1.500 km’lik İstanbul-Mohaç arasındaki yolu yağan yağmurlara, nehirlerde köprüler kurarken ve yol üzerinde fethedilen kalelerdeki zaman kayıplarına rağmen 128 günde almıştı. 28 Ağustos 1526 günü akşam üzeri Tuna Nehri’nin batı yakası takip edilerek Karasu denilen tarafı tamamen bataklık olan Mohaç Ovasına ulaşıldı. Düşman güçlerin hareketi an be an takip edildiği için çok yakında oldukları biliniyordu. Onun için Kânûnî daha fazla ileriye gitmedi. 

Sabah namazı kılınmış, yapılan duâların ardından Kânûnî askerine hitâben yaptığı konuşma bitmişti ki düşman kuvvetleri de gözüktü. Türk Hâkân’ı önce zırhını giydi, sonra ordusunu savaş düzenine soktu. Buna göre, merkezde kendisi olacaktı. Sağ kanatta Anadolu Sipahileri, başlarında Anadolu Beylerbeyi Behram Paşa ile birlikte bulunacaktı. Sol kanatta ise Dâmâd İbrahim Paşa Rumeli Sipahilerine kumanda edecekti.

Öncü kuvvetlerin başında Bali Bey akıncılarıyla birlikte yer alacaktı. Artcılığı ise yine akıncıları ile birlikte Hüsrev Bey üstlenmişti… Bundan sonrasının ne olacağını kimse bilmiyordu. Her iki tarafın askerleri heyecanla hücum emri bekliyor, fakat beklenen emir bir türlü gelmiyordu. 

Kânûnî; bir taraftan ilk saldırının düşmandan gelmesini bekliyor, bir taraftan da kurmaylarıyla birlikte düşman saflarını süzüyor, düşmanın neler yapabileceğini anlamaya çalışıyordu. Bir müddet sonra âni bir hareketle kendisinin sol, düşmanın sağ kanadına denk gelen Rumeli Sipahileri’nin bulunduğu tarafa gitti ve onlara yapmaları gerekenleri bir bir anlattı. Sonra gönüllere dokunan oldukça hissiyatlı bir konuşma yaptı. 

Ardından savaş düzeni aldırdığı ordunun ön safında yer alan Akıncı Bey’i Bali Bey’i çağırdı. Kendisinden işaret aldığı anda düşmanın üzerine giderek ön vuruşmaları başlatmasını ve düşmanı Sadrâzâm İbrahim Paşa’nın komuta ettiği sol cenahın üzerine çekmesini söyledi. Ömrü gâzâ meydanlarında geçmiş Bali Bey ne yapması gerektiğini oldukça iyi anlamıştı. Akıncı Gâzilerle özdeşleşmiş atları çok hareketli, bu işe oldukça uygundu.

Zâten karşılıklı bekleyişle oldukça vakit kaybedilmişti. Akşam olmadan bu işin bitmesi gerekiyordu. Takvimler 29 Ağustos 1526’yı gösteriyordu. İkindi vakti henüz geçmişti ki, o gün itibariyle 31 yaşını 4 ay, 2 gün doldurmuş olan Türk Hâkân’ı daha fazla beklemedi. İşâretini verdi. Mehterin ürpertici sesi ovanın sessizliğini bozduğu an akıncılar yerlerinden fırladılar ve merkezdeki Macar atlı birliklerinin üzerlerine tekbirlerle daldılar.

Kısa bir vuruşmadan sonra Bali Bey’den aldıkları emir gereği akıncılar saldırıyı gevşettiler ve hafifçe İbrâhim Paşa’nın olduğu tarafa doğru geri çekilmeye başladılar. Bu durumu gören düşman ordusu olanca gücüyle hücuma geçti. Bundan sonra İbrâhim Paşa Kânûni’den aldığı taktik gereği birliklerini ikiye ayırarak ortada geniş bir koridor oluşturdu. Gözü dönmüş bir şekilde bu koridora giren düşman askerleri bir anda geride eli tetikte bekleyen Türk Topçusuyla karşı karşıya geldi. 

İşte o dakikada aynı anda patlayan 300 sahra topunun gülleleri ortalığı cehenneme çevirdi. Kısa bir süre sonrada topların susmasıyla birlikte Türk Ordusu kıskaca alınmış düşmanın üzerine olanca güçleriyle tekbirler eşliğinde yüklendiler. Manzara korkunçtu. Top atışlarından dolayı ortalığı dolduran düşman cesetlerine her dakika binlercesi ekleniyordu. Bu vuruşma, yerini kargaşaya, ardından düşmanın panik halinde kaçmasına bırakmıştı. 

Tam bu sırada haçlı ordularının yok olmakta olduğunu acıyla seyreden Avrupa’nın en iyi silahşörü seçilmiş 33 kişilik asilzâde topluluğu bulundukları yerden hızla çıkarak ortadan kaldırmaya yemin ettikleri Sûltân Süleyman’ın bulunduğu yere intihar saldırısı düzenlediler. Bu işin önünü alamayacaklardı yoksa. 

Yeniçerilerle vuruşarak Kânûni’nin yanına kadar sokulmak istedilerse de yeniçerilerin kılıç darbeleriyle 30’u öldürüldüler. 3 tanesi ise bütün engellemelere rağmen Kânûni’nin yanına sokulmayı başardı.

3 asilzâde şövalye hedeflerini görür görmez aynı anda oklarını fırlatıp akabinde saldırıya geçtiler. Üç ok birden Sûltân Süleyman’a isabet ettiyse de zırhını delemedi. Boğaz boğaza geldiklerinde ise babası Yavuz tarafından çok iyi eğitilen Kânûnî kazanan taraf oldu üç şövalyeyi tek başına etkisiz hâle getirmeyi başardı.

Diğer taraftan Hüsrev Bey kaçan düşmana akıncılarıyla birlikte son darbeyi vururken, Bayram Paşa da düşman birliklerinin diğer kanadını çoktan bozguna uğratmıştı. Düşmanın kaçması için yalnızca bataklık olan Karasu tarafı açık bırakıldığı için düşman şuursuzca o tarafa doğru kaçmaya başladı. Kaçanların bir kısmı Anadolu ve Rumeli Sipahileri ile akıncıların kılıcından kurtulamazken, kalanlar atlarıyla birlikte bataklıkta boğulup gidiyordu. 

Boğulanlar arasında bütün kumandanlarıyla birlikte Kral II. Layoş da bulunuyordu. Ayrıca 7 piskopos da aynı âkıbete uğramaktan kurtulamadı. Tek bir düşman askeri sağ olarak kalmayıncaya kadar vuruşma emri alan Türk Ordusu, karşılarında savaşacak düşman askeri kalmadığını görünce durdu. Sıra birlik komutanlarınca sayım yapılmasına geldi. Toplamda sadece 150 şehidin olduğu görüldü. Yaralıların sayısı da 3 bin 500’ü geçmiyordu. Bütün bu olup bitenler 2 saat içerisinde gerçekleşmişti.

Neredeyse bütün dünya devletlerinin askeri okullarında yüzyıllardan beri ders olarak okutulan dünyanın en kısa ve en net zaferi Mohaç Meydan Muharebesi’nin üzerinden iki gün geçmişti ki 1 Eylül’de bu Muzaffer Türk Ordusu Mohaç Sahrasında muazzam bir geçit töreni yaparak başkomutanları Sûltân Süleyman’ı selamladılar.

Tahtında vakarla oturan Türk Hâkânı’na geçit töreninden önce başta Sadrâzam İbrahim Paşa olmak üzere bütün vezirler, Beylerbeyleri, Sancakbeyleri protokol sırasına göre gelerek, elini öpüp tebriklerini sunmuşlardı.

Sûltân Süleyman törenin ardından ayağa kalktı. Mohaç Ovasının ufuklarında sanki Budapeşte’yi arıyormuş gibi gözlerini dolaştırdı sonra hazırolda bekleyen ordusuna üç gün sonra hareket etmek üzere istirahat verdi.

3 Eylül 1526 günü topluca kılınan sabah namazından sonra harekete geçildi. Türk Hâkânı’nın hedefinde Budapeşte vardı.

Meşhur Akıncı Beyi Bali Bey aldığı emir üzerine iki gün önce gâzi akıncılarıyla önden giderek yol açıyordu. 200 km’lik yol katedilerek 8 günde Budapeşte’ye gelindi.

Tuna’nın ikiye ayırdığı Buda ve Peşte iki kıyıda bulunuyordu. Kânûni muzaffer ordusuyla birlikte 11 Eylül 1526’da hazine ve değerli eşyalarla dolu Krallık Sarayı’nın bulunduğu Buda’ya hiçbir mukavemetle karşılaşmadan girdi. Doğruca kraliyet sarayına gitti.

Kânûni’nin özel elçisi Behram Çavuş’u 5 yıl önce şehid ederek kestiği kulaklarını gözdağı vermek için İstanbul’a gönderen Macar olmayan ancak Macar Tahtını zorla işgâl eden haçlı ordusunun başkomutanı kral II. Layoş Mohaç’ta ölenler arasında olduğu için karısı Kraliçe Maria sarayı çoktan terkederek ağabeyi İspanya Kralı Charles-Quint’in talimatıyla diğer ağabeyi Ferdinant’ın yanına sığınmıştı.

Kânûni Sultân Süleyman Layoş’un Sarayını gezdi burada kalmaya karar verdi. Ertesi gün şehrin her iki yakasından gelen ve şehrin anahtarlarını getiren asilzâdelerden oluşan heyeti huzura kabûl etti.

Bu arada Peşte’ye geçmek için Tuna üzerinde köprü kurulmaya başlanmıştı ki Kurban Bayramı geldi çattı. Kânûni, Kurban Bayramının 1. günü olan 17 Eylül’de bayram tebriklerini kabûl edip Bayramı Buda’da geçirdikten sonra, yaptırdığı seyyar köprüden Peşte’ye geçti ve burada 3 gün kaldı. 

Türk Hâkân’ı, toplamda 13 gün kaldığı Budapeşte’den ayrılmadan önce Macaristan’ın statüsünü divân toplantısında ele aldı ve Yemen, Cezayir, Eflak, Boğdan, Kırım gibi Macaristan Krallığı’nı da Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası haline getirmeye karar verdi. Buraya yönetici olarak bir kral atanması gerekiyordu. Acele etmedi.

Dönüş yolunda Belgrad’a gelinmişti ki 16 Ekim’de beklenen fermanı imzalayarak atamayı gerçekleştirdi. Macar halkının talebi doğrultusunda gerçek bir Macar olan Transilvanya Genel Valisi Zapolya Macar Kral’ı olmuştu. Zapolya, önce Macaristan’ın kuzeydoğusunda bulunan Tokay Şehrinde Macar Asiller Meclisi tarafından selamlandı, ataması yapılan Zapolya kral olarak Budapeşte’de göreve başladı. Böylece 160 yıllık Osmanlı idaresi başlamış oldu. Evdadımıza rahmet olsun…

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Salim karabulut

Ruhları şad mekanları cennet olsun inşallah

Doğrusu...

@Terzi vedat: Yine kesip biçmişsiniz!...II. Mehmed Hân (İstanbul'u fetihten sonra Fâtih Sultân Mehmed Hân) o Şâhi ve diğer toplarını Ali Müslihiddin, Saruca Sekban ve Macar Urban gibi topçu ustalarına döktürmüştür.
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23