• İSTANBUL
  • İMSAK
    00:00
    GÜNEŞ
    00:00
    ÖĞLE
    00:00
    İKİNDİ
    00:00
    AKŞAM
    00:00
    YATSI
    00:00
  • 0.0
  • 0.0
  • 0.0
Halit Kanak
Halit Kanak
TÜM YAZILARI

17 Aralık Şeb-i Arûs gününde gönül sûltânları Mevlânâ, Tebrizli Şems ve Sûltân Veled

17 Aralık 2022
A


Halit Kanak İletişim:

Mevlânâ Celaleddin Rûmi’nin (kaddasallahû sırrıhû) babası, mânâ âleminde Peygamber Efendimiz Sallallahu aleyhi vesellem tarafından kendisine Sûltân’ül Ulemâ unvânı verilerek taltif edilen; nesebi bir taraftan İmâm Serahsi’ye dayanırken, diğer taraftan Belh Hükümdârı İbrâhim Edhem’e uzanan Sûltân Veled; yine akrabası olan Harzemşahları terkederek Konya’ya hicret ettiğinde, kendisini Konya’nın dışında karşılayan cihan padişahı Selçuklu Sûltân’ı Alâaddin Keykubat atından indi yürüyerek huzura geldi. Sonra hürmetle eğilerek mânâ padişahı Sûltân’ül Ulemâ’nın dizinden öptü ve büyük bir âdâbla Sûltân Veled’in elini uzatmasını bekledi. Ancak Sûltân Veled eli yerine asasını uzattı..

Alaeddin Keykubat yine de böyle bir âlimi memleketinde misafir edeceği için çok mutluydu. Kendi ordusu kadar bir ordu saflarına katılsa bu kadar sevinmezdi. Çünkü, Sûltân Veled çok büyük bir mânevî komutandı ve gölgesi yeterdi.

Nihayet bunun semeresini, Ahlat meselesi yüzünden Erzincan’da yaptıkları savaşta Harzemşahlara karşı gâlip gelerek görmüş, bu galibiyeti Harzemşahlara kırgın ayrılan Sûltân Veled’e sahip çıkmasına bağlamıştı..  

Sûltân Veled’in hicreti de kolay olmamıştı. Mâiyetiyle Belh’ten çıkan kâfile Merv, Nişabûr, Bağdat, Şâm-ı Şerif, Halep, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri’ ve Karaman’a uğramış nihâi olarak Konya’ya teşrif etmişlerdi. Son durakları Konya’da Sûltân Veled, medresede onlarca talebe yetiştirirken, oğlu Celaleddin’i de ihmâl etmedi. 

Zâten Belh’ten ilk ayrıldıklarında uğradıkları büyük âlim ve tasavvuf ehli Feridûddin-i Attar Hazretleri henüz yedi yaşındaki Celaleddin’i görünce, ”Hayret ki hayret. Koca okyanus bir ırmağın peşine takılmış akıyor” sözünü ifade ederek, Celaleddin’in ilerideki mânevî derecelerine işaret etmişti.

Nihayetinde öyle oldu. Babasının, Celaleddin için “Benden daha büyük mertebelere ulaşacak” diyerek emanet ettiği Halife’si Seyyid Burhaneddin de dokuz yıl boyunca üzerine titredi. Seyyid Burhaneddin büyük ilim deryâsı diye övdüğü Celaleddin’i Konya’da bırakarak geldiği Kayseri’de vefât ettiğinde, bütün zâhiri ilmini miras olarak bıraktığı Celaleddin artık, ismi bütün dünyayı kuşatan Mevlânâ olmuştu.

Ancak onun, sonraki yüzyıllarda, dervişlere ve divan şairlerine rehberlik ettiği “Hamdım, piştim, yandım” sözüyle durumunu özetlediği hayatına bütün mânevî mirasını bırakarak son şekli veren, Gönül Sûltân’ı Şems-i Tebrizî olmuştu..

Bütün İslâm Coğrafyasında Şems-i Tebrîz-i diye bilinen Mevlânâ Şemseddin çocukluğundan itibaren mânevî haller geçirerek büyümüştü. Henüz çocuk çağındayken bile bâzen Resûlullah'ın Sallallahu aleyhi ve sellem aşkından 40 gün yemek aklına gelmezdi.

Kendisi; Şeyh Ebû Bekir Seleyaf Tebrîz-i'nin talebesi iken, daha sonra Baba Kemâl Cundî'nin müridi olmuştu. Bir gün Şeyhi Baba Kemâl, hiç konuşmayan Şemseddin'e şöyle söyler; "Oğlum Şemseddin, oğlum Fahreddin'in açığa vurduğu sırlardan ve hakikatlerden yana bir keşif sana açılmaz mı? Neden anlatmıyorsun hep susuyorsun?" 

Bekledi yine cevap alamayınca, sanki Mevlânâ Celaleddin Hazretlerini işaret ederek devamla, "Allah-ü Teâlâ celle celâlühü sana öyle günlük bir arkadaş vere ki; evvellerin ve âhirlerin maarifini ve hakikatlarını senin adına izhâr ede. Sendeki hikmet ırmakları onun kalbine, kalbinden de diline aka, ses ve harf kıyâfetine gire, o kıyafetin rütbesi de senin adına ola."

İşte bu duânın bereketiyle Şemseddin Tebriz’den kalktı derviş kıyafetiyle yollara düştü. Her gittiği yerde kervansaraylarda ve hanlarda kalıyordu. Bir gün yolu 1244 yılında Konya'ya düştü Şekerrizler Han'a vardı yerleşti.

Bir sabah, Mevlânâ Hazretleri yine katırına binmiş Medrese'ye ders vermeye giderken aniden Şemseddin Hazretleri bineğinin yularından tuttu ve Mevlânâ Celaleddin Hazretlerine öyle bir nâzâr etti ki Mevlânâ bu derin bakıştan ürktü. "Derviş ne istiyorsun" diye seslendi.

Aynı bakışla Şems Hazretleri "bir suâlim var" dedi ve ekledi: "Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa mı büyük, yoksa Beyâzıt-ı Bestâmi mi (k.s.) büyük."

Mevlânâ Hazretleri diyor ki; "O sözün haşmetinden yedi gök parçalanıp birbirinden ayrıldı ve yeryüzüne döküldü gibi geldi bana." 

Sonra cevap veriyor; "Bu nasıl söz derviş, birisi 18 bin Âleme gönderilmiş Rahmet Peygamberi, diğeri onun ümmetinden bir ümmet."

Ardından ikinci soru; "Peki o halde Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi vesellem; Yâ Rabbi Şânın ne yücedir dediği halde, Beyâzıt kaddasallahû sırruhu, Yâ Rabbi şânım ne yücedir demiştir. Bunu nasıl izah edersin." Mevlânâ Hazretleri, "Büyük bir ateş, içimden beynime sıçradı" diyor ve cevap veriyor.

“Peygamber Efendimiz Sallallahu aleyhi vesellem her gün 70 mânevî dereceye erişirdi. Eriştiği her derecede Allah-û Teâlâ’nın Âzâmetini farklı görür, bu âzâmet karşısında Yâ Rabbi Şân’ın ne yücedir diye buyururdu. Beyâzıt-ı Bestâmi kaddasallahu sırruhu Hazretleri ise bütün ömrü boyunca ancak o derecelerden bir dereceye erişebildi, Allah-û Teâlâ’da fâni oldu ve o hâl üzerinde iken ne dediğini bilmedi." Bu cevap karşısında Şemseddin Hazretleri bir nârâ atarak hızla uzaklaştı.. 

Ancak birkaç gün sonra bu sefer de Mevlânâ Hazretlerini bir havuzun başında geldi buldu. Mevlânâ derin bakışlardan etkilenmiş olarak, "yine ne istiyorsun derviş" dedi. Şemseddin Hâzretleri gayet sâkin bir şekilde Mevlânâ'nın önünde duran kitapları göstererek, "bu dedikodu kitaplarını mı okuyorsun" diyerek bir anda kitapları tuttu havuzun içine attı.

Mevlânâ telaşla "Dur ne yapıyorsun onların içinde babam Sûltân Veled'in bizzat yazdığı eşi bulunmaz kitaplar vardı" dedi, biraz da sesini yükselterek. Bunun üzerine Şems Hâzretleri sakince elini suya daldırdı kitapları tek tek çıkardı. Mevlânâ kitapların hiç birine su değmediğini görünce "Bu nasıl oldu" diyebildi.

Şems Hazretleri; "Bu ayrı bir zevk ve hâldir senin bundan haberin yoktur" dedi.

İşte o günden sonra ayrılmaz oldular. Hatta öyle an geldi üç ay ekmek-suyla oruç tuttular. Fakat kem gözler üzerlerinde, kıskançlık ve fesat peşlerindeydi. Mevlânâ, bu Şemseddin yüzünden medreseyi bırakmıştı, halka gözükmüyor, halkın hasreti büyüyordu. Şemseddin Hazretleri bunu anlayınca aniden ortadan kayboldu. İşte Mevlânâ Hazretleri böyle bir ortamda oğlunu gönderip Şâm-ı Şerif’ten onu getirtmişti.

Ancak öyle zaman geldi ki bütün dağarcığındaki mânevî halleri Mevlânâ'ya aktaran Tebrizli Şems, ikinci kez ortadan kayboldu ve bir daha ortaya çıkmadı. Mevlânâ onun yokluğunu kuyumcu Şeyh Selahaddin'le doldurmak istediyse de onun vefâtı üzerine Çelebi Hüsâmeddin'le mânevî deryalara dalmaya başladı. Fakat Şems'den aldıklarını dışarıya boşaltması gerekiyordu.

Şeyh Baba Kemâl'in Şems'e söylediği, "Sendeki hikmet ırmakları onun kalbine, kalbinden de diline aka, ses ve harf kıyâfetine gire" kerâmeti zuhûr etmesi gerekiyordu. İşte tam bu sırada Mesnevî kitabının yazılmasına vesile olan Çelebi Hüsâmeddin, Mevlânâ'dan şu istekte bulundu: "Gâzeliyat sırları çok oldu. Sinâyi'nin İlâhî Nâmesi veya Feridüddin'in Mantık'ut - Tayr'ı gibi bir şeyler yazılsa iyi olur, dostlara hatıra kalır."

Bu söz üzerine Mevlânâ Hazretleri sarığının içinden bir kâğıt çıkartıp Çelebi'ye uzattı. Kâğıtta;

"Dinle neyden ki, hikâyet etmede

Ayrılıklardan şikâyet etmede" 

diye başlayan 18 beyt'lik bir nâzım yazı çıktı. Bu Mesnevî'nin başlangıcı oldu. Bundan sonra dur durak bilmeden her gün tan yeri ağarıncaya kadar Mevlânâ söyledi, Çelebi Hüsâmeddin yazdı. Bu hâl, Mesnevî tamamlanana kadar yıllarca böyle devam etti.

Mesnevî bir taraftan yazılırken, diğer taraftan da Mesnevîhanlar gönül ehli insanların toplandığı meclislerde bunu okumaya devam ettiler.

Yeryüzü; öldükten birkaç ay sonra unutulan nice krallar, imparatorlar, cumhurbaşkanları ile dolu iken, Mevlânâ Hazretlerinin 749 yıldır unutulmadan bütün dünyada hâlâ gündemde olmasının en büyük sebebi Allah'a (c.c.) yakîn ve dost olmasındandır.

Zâten; Sûltân Veled Anadolu'ya gelmek için yola çıktığında, Nişabur şehrinde görüştükleri büyük Allah (c.c.) dostu Ferüdüddin-i Attar (k.s.), Celâleddin'e bir kitabını hediye etti ve babasına "Bu çocuğa iyi bak. Çok geçmeyecek, dünyadaki âşıkların gönüllerine ateş salacak" demişti. Öyle de oldu.

Sûltân Veled'in Konya'ya gelmesi ve Selçuklu Sultânı tarafından şehir dışında karşılanması büyük hikmetler içermektedir. Çünkü, ondan zûhur eden oğlu Mevlânâ Celaleddin Hazretleri çocukları ve halifeleri eliyle Anadolu'yu hâkimiyeti altına alan İlhanlıların, Müslüman olmaları ve Osmanlı Devleti kurulana kadar oyalandırılması Allah'ın takdiri ve lûtfudur.

Yağmalamak maksadıyla Konya'yı muhasara eden il-Hân Keykhatu'nun gece rüyâsına giren Mevlânâ Hazretleri ona hitâben, "Ey Türk, Türk şehri Konya'yı muhasaradan vazgeç" demesi üzerine çekip gitmesi; Mevlânâ Hazretlerinin, müridi IV. Kılıçarslan'a bir gün "Sen Tatarlardan korkuyorsan Allah'ı tanımıyorsun demektir, ben ise onları yüz tane imân sancağı ile istikbâl ediyorum" diyerek yakında İlhanlıların Müslüman olacağını söylemesi, nitekim bir müddet sonra Müslüman olmaya başlamışları, hatta İlhanlı Sultânı Gazan Mahmud Hân’ın, Mevlânâ'nın bu sözünü giydiği hırkaya altın telle yazdırması bu sebeptendir.

Baycu Noyan ise 1256'da girdiği Konya'da yağma ve katliam yapmadan, Mevlânâ Hazretlerinin bağlısı IV. Kılıçarslan'ı tahta çıkarıp çekilmiştir. Oğlu ve torunu İlhanlı Devleti komutanlarını bir bir Müslümanlığa adım attırmışlar, hatta Sultân Veled ünlü komutanlardan İrencin Noyan'a o kadar tesir etmiştir ki, İrencin Noyan Müslüman olmadan önce mevlevî olmuştur.

Zâten gerek İlhanlı Hükümdârı Abakan'ın oğlu müstakbel hükümdar Argun (Hülagü'nün torunu), gerekse Altınordu Hâkânı Berke Hân Selçuklu Prensesleriyle evlenmişlerdi.

Sultân II. Mes'ud da, 1227’de ölen Cengiz Hân'ın torununun torunu oluyordu. 

Yâni Cengiz'in oğlu Cuci'nin oğlu olan Berke Hân'ın kızı Urbay Hanım, II. Mes'ud'un annesiydi. Urbay Hanım'ın anası, yâni Berke Hân'ın hanımı da Alaaddin Keykubat'ın kızı idi.

Ve gün geldi vakit tamam oldu Mevlânâ "düğün gecesine" yâni Rabbine kavuştu. Büyük Âlim Şeyh Kemâl Cundî'nin kerâmeti bir kez daha ortaya çıktı yüzyıllar boyunca Mevlânâ Hazretleri her anılışı Şems-i Tebrîz-i'yle birlikte oldu. Rabbim şefaatlerine nâil eylesin..

Haberle ilgili yorum yapmak için tıklayın.

Yorumlar

Şaban Erbaş Çırpı Menteşe

Selam Halit hocam, bir tarihçi olarak, Celaleddin’e dair böyle bi makalede, Celaleddin Moğollar ilişkisini/irtibatını da değinmeniz gerekmez miydi.

Kırk kapıdan ırak

bir yeni….. adlı gazete var, yazarı bugünkü yazısında tam tersi mevzulardan bahsetmiş. Okumanızı tavsiye ederim…
x

WhatsApp İhbar Hattı

+90 (553) 313 94 23