Siyaset niçin yapılır
Seçim, ülke gündemine iyiden iyiye oturmuş vaziyette. Zengin işadamlarından teşkilat mensuplarına, köşe yazarlarından eski politikacılara, üst düzey bürokratlardan sade vatandaşa, iktidarından muhalefetine herkesi bir seçim telaşı almış vaziyette.
Anketler, yorumlar, senaryolar birbirini kovalıyor. Bütün bunların yine eskiden olduğu gibi, bir taraftan zemin hazırlamak, bir taraftan yönlendirmeye matuf olduğu da herkesin malumudur.
Seçim sath-ı mailine girerken, adaylar gelinlik kız gibi süslenip püslenerek ortalıkta arz-ı endam edip, genellikle delegelerden oluşan bir muazzez topluluğa nezaket ziyaretlerinde bulunmaya, halkın arasına karışmaya başladılar.
Kendilerini bir ideal uğruna olmazı “misyon” edinip bir taraftan seçmene hoş görünmek, diğer taraftan “geleceği kurtarmayı” amaç edinmiş bir yığın yiğit, aday adayı olarak boy göstermeye başladı.
Her zemin ve zamanda siyasal rant ve çıkara endekslenen, ilkel bir kısa devre siyaseti güden, kimlik değiştiren ve araziye uyan, kim olursa olsun, hiç bir zaman itimat ve emniyetimizi kazanamamış olan bazı tipler yine ekranlara çıkmaya, meydanları doldurmaya, halka vaatler sırlamaya başladı.
Politik kimliğin kendileri için vehim mi, serap mı, hayal mi, yoksa bir ideal mi olduğu belli olmayan bir grup siyasi taşeron bu yarışta “ben de varım” dedi.
Toplum bir yandan siyaseti ve siyasetçiyi kötülerken bir yandan da fırsat bulan herkes hemen siyasete atılmak istiyor. Meğer ne kadar “hizmet sevdalısı”(!) varmış. Elbette yüreği halka hizmetle dopdolu siyasetçilerimizin telaşını anlıyor ve onları ayırıyoruz.
Fakat son kullanım tarihi çoktan geçmiş siyasi mevtaları adaylık başvurusunda görünce siyasetin ülkemizde farkına varılmayan dehşetli bir hastalık olduğu kanaatine varıyorum.
Geçen gün gazeteleri karıştırıyorum. Doğuda bir büyükşehir belediye başkanlığı için o ilin cemaat ehli eski bir vekili müracaat etmiş. Yanında da başka bir vekil eskisi. O da bir genel müdürlük peşinde garibim ne yapsın. İnsanın gülmesi mi yoksa ağlaması mı gerekiyor karar veremiyorum.
Vekilken bu ülkeye kattığınız değer ne oldu ki şimdi de belediye başkanlığına soyunuyorsunuz. Siyasî kimlik sizde bir alışkanlık ve hatta bağımlılık hâline mi geldi?
Siyasete, oturdukları koltuğa değer katamayanların oturdukları koltuktan değer aldığı gerçeği ortada iken bu hırs, bu arzu niye?
Siyasetinizin ekseni yok. Aslında kendinizin de ekseni yok. Dün dündür bugün bugündür anlayışı ile dün vekâlette tökezledik, bugün başkanlığı deneyelim mi diyorsunuz? Bunun “hedonist” ahlak anlayışı olduğunu, sonucunun da şeytanın maskarası olmak olduğunu bilmiyor musunuz?
Yoksa şöhreti, makam araçlarına binmeyi, topluma tepeden bakmayı, güçlü olmayı, önümde kapıların açılmasını, gittiğim toplantılarda protokolde oturmayı seviyorum, vazgeçemiyorum dediğiniz için mi adaysınız?
Yoksa siyaset gönlünüzde kutsal bir yer mi işgal etti? Bir sevda, bir tutku, bir arzu ya da bir din mi?
Yoksa siyaset, sizin yaşamınızın anlamı mı oldu? Siyaseti yaşamınızdan çıkarsanız, geride kalan boşlukta kaybolacağınızdan mı şüpheleniyorsunuz?
Yoksa siyaset, toplumu yönetmenin bir aracı değil de, yaşamınızın ana damarı mı oldu?
Ya da siyaset, sizin için bir geçim kapısı ya da meslek dalı mı? Yoksa önderiniz Makyavelli midir?
Ya da siyaseti “vizyon” için yapıp havasına mı tav oluyorsunuz. Görenler önünüzde düğme iliklesinler, “vekilim” desinler, “başkanım” desinler, “efendim” desinler de siz de mayışıp kalın.
Türkiye’de siyaset uyanıkların, kısa yoldan köşe dönmek isteyenlerin tercih ettiği bir meslek diye algılanır oldu. Halk nezdinde siyaset “içinde zarar ihtimali bulunmayan bir ticaret şekli” olarak görülüyor. Maalesef, siyasetin toplumdaki algısı köşe dönmecilik, rant ve menfaat elde etme, kısa zamanda zengin olma vs. ile birlikte telaffuz ediliyor.
Sizin yönünüz, meyliniz, kıbleniz hangisi bilemiyorum, fakat aşkınızın bunlardan biri olduğu kesin. Hele de cemaat ehli bir insanın, akademik kariyeri olan bir Prof.un, yaşı kemale ermiş bir Müslümanın aynı eksen etrafında dolaşması daha da vahim olanı.
Bakın Bediüzzaman bu konuyu nasıl değerlendiriyor: “Hubb-u cah (makam, mevki ve şöhret sevgisi) siyasetçiyi öylesine sarar ki, dünya/iktidar o kadar tatlı gelir ki, artık dinî meseleler değil, iktidar, güç, ekonomi ön plana çıkar. Siyaset bağımlısı olur, tarafgirliğin pençesine düşer ve her şeyi siyaset gözüyle değerlendirmeye başlar. Bütün meselelerini siyasete, iktidara, güce endeksleyenin de dünyaya meyli artmaz mı? Siyasetin veya çarpık sistemin canavar kanunlarını uygulamaya kalkarken zulme sebebiyet verilmez mi? Din, iktidar uğruna rüşvet verilmez mi?”
Şehrin “insani değişim ve dönüşüm”ünü ateşleyen, halkın hislerine, duygularına, beklentilerine cevap veren, dünü iyi okuyan, bugünü eylemleriyle, ortaya koyduğu enerjiyle şekillendiren ve yarın için entelektüel manada düşünce ve proje üretebilen ustalar ise sessizliği yeğleyerek siyasi olgunluk örneği sergiliyorlar.
Gelecek beraberinde neyi getirecek bekleyip göreceğiz. Fakat siyasi doyumsuzlukları hiç tükenmeyen, hırsları akıllarının ve vicdanlarının önüne geçmiş tipler “şehrül emin” koltuğuna oturtulursa o şehir için vah ola, vahlar ola. Hayırlısı Allah’tan…
Anketler, yorumlar, senaryolar birbirini kovalıyor. Bütün bunların yine eskiden olduğu gibi, bir taraftan zemin hazırlamak, bir taraftan yönlendirmeye matuf olduğu da herkesin malumudur.
Seçim sath-ı mailine girerken, adaylar gelinlik kız gibi süslenip püslenerek ortalıkta arz-ı endam edip, genellikle delegelerden oluşan bir muazzez topluluğa nezaket ziyaretlerinde bulunmaya, halkın arasına karışmaya başladılar.
Kendilerini bir ideal uğruna olmazı “misyon” edinip bir taraftan seçmene hoş görünmek, diğer taraftan “geleceği kurtarmayı” amaç edinmiş bir yığın yiğit, aday adayı olarak boy göstermeye başladı.
Her zemin ve zamanda siyasal rant ve çıkara endekslenen, ilkel bir kısa devre siyaseti güden, kimlik değiştiren ve araziye uyan, kim olursa olsun, hiç bir zaman itimat ve emniyetimizi kazanamamış olan bazı tipler yine ekranlara çıkmaya, meydanları doldurmaya, halka vaatler sırlamaya başladı.
Politik kimliğin kendileri için vehim mi, serap mı, hayal mi, yoksa bir ideal mi olduğu belli olmayan bir grup siyasi taşeron bu yarışta “ben de varım” dedi.
Toplum bir yandan siyaseti ve siyasetçiyi kötülerken bir yandan da fırsat bulan herkes hemen siyasete atılmak istiyor. Meğer ne kadar “hizmet sevdalısı”(!) varmış. Elbette yüreği halka hizmetle dopdolu siyasetçilerimizin telaşını anlıyor ve onları ayırıyoruz.
Fakat son kullanım tarihi çoktan geçmiş siyasi mevtaları adaylık başvurusunda görünce siyasetin ülkemizde farkına varılmayan dehşetli bir hastalık olduğu kanaatine varıyorum.
Geçen gün gazeteleri karıştırıyorum. Doğuda bir büyükşehir belediye başkanlığı için o ilin cemaat ehli eski bir vekili müracaat etmiş. Yanında da başka bir vekil eskisi. O da bir genel müdürlük peşinde garibim ne yapsın. İnsanın gülmesi mi yoksa ağlaması mı gerekiyor karar veremiyorum.
Vekilken bu ülkeye kattığınız değer ne oldu ki şimdi de belediye başkanlığına soyunuyorsunuz. Siyasî kimlik sizde bir alışkanlık ve hatta bağımlılık hâline mi geldi?
Siyasete, oturdukları koltuğa değer katamayanların oturdukları koltuktan değer aldığı gerçeği ortada iken bu hırs, bu arzu niye?
Siyasetinizin ekseni yok. Aslında kendinizin de ekseni yok. Dün dündür bugün bugündür anlayışı ile dün vekâlette tökezledik, bugün başkanlığı deneyelim mi diyorsunuz? Bunun “hedonist” ahlak anlayışı olduğunu, sonucunun da şeytanın maskarası olmak olduğunu bilmiyor musunuz?
Yoksa şöhreti, makam araçlarına binmeyi, topluma tepeden bakmayı, güçlü olmayı, önümde kapıların açılmasını, gittiğim toplantılarda protokolde oturmayı seviyorum, vazgeçemiyorum dediğiniz için mi adaysınız?
Yoksa siyaset gönlünüzde kutsal bir yer mi işgal etti? Bir sevda, bir tutku, bir arzu ya da bir din mi?
Yoksa siyaset, sizin yaşamınızın anlamı mı oldu? Siyaseti yaşamınızdan çıkarsanız, geride kalan boşlukta kaybolacağınızdan mı şüpheleniyorsunuz?
Yoksa siyaset, toplumu yönetmenin bir aracı değil de, yaşamınızın ana damarı mı oldu?
Ya da siyaset, sizin için bir geçim kapısı ya da meslek dalı mı? Yoksa önderiniz Makyavelli midir?
Ya da siyaseti “vizyon” için yapıp havasına mı tav oluyorsunuz. Görenler önünüzde düğme iliklesinler, “vekilim” desinler, “başkanım” desinler, “efendim” desinler de siz de mayışıp kalın.
Türkiye’de siyaset uyanıkların, kısa yoldan köşe dönmek isteyenlerin tercih ettiği bir meslek diye algılanır oldu. Halk nezdinde siyaset “içinde zarar ihtimali bulunmayan bir ticaret şekli” olarak görülüyor. Maalesef, siyasetin toplumdaki algısı köşe dönmecilik, rant ve menfaat elde etme, kısa zamanda zengin olma vs. ile birlikte telaffuz ediliyor.
Sizin yönünüz, meyliniz, kıbleniz hangisi bilemiyorum, fakat aşkınızın bunlardan biri olduğu kesin. Hele de cemaat ehli bir insanın, akademik kariyeri olan bir Prof.un, yaşı kemale ermiş bir Müslümanın aynı eksen etrafında dolaşması daha da vahim olanı.
Bakın Bediüzzaman bu konuyu nasıl değerlendiriyor: “Hubb-u cah (makam, mevki ve şöhret sevgisi) siyasetçiyi öylesine sarar ki, dünya/iktidar o kadar tatlı gelir ki, artık dinî meseleler değil, iktidar, güç, ekonomi ön plana çıkar. Siyaset bağımlısı olur, tarafgirliğin pençesine düşer ve her şeyi siyaset gözüyle değerlendirmeye başlar. Bütün meselelerini siyasete, iktidara, güce endeksleyenin de dünyaya meyli artmaz mı? Siyasetin veya çarpık sistemin canavar kanunlarını uygulamaya kalkarken zulme sebebiyet verilmez mi? Din, iktidar uğruna rüşvet verilmez mi?”
Şehrin “insani değişim ve dönüşüm”ünü ateşleyen, halkın hislerine, duygularına, beklentilerine cevap veren, dünü iyi okuyan, bugünü eylemleriyle, ortaya koyduğu enerjiyle şekillendiren ve yarın için entelektüel manada düşünce ve proje üretebilen ustalar ise sessizliği yeğleyerek siyasi olgunluk örneği sergiliyorlar.
Gelecek beraberinde neyi getirecek bekleyip göreceğiz. Fakat siyasi doyumsuzlukları hiç tükenmeyen, hırsları akıllarının ve vicdanlarının önüne geçmiş tipler “şehrül emin” koltuğuna oturtulursa o şehir için vah ola, vahlar ola. Hayırlısı Allah’tan…


