Oyun aynı piyonlar farklı
Filistin’de bir insanlık dramı yaşanırken çaresizlik girdabında tarihin seyrine dalıyorum. Yahudilerin Filistin ve Kudüs bölgesine yerleştirilmesinin bir tesadüf olmadığını düşünüyorum.
Müslümanları, parçaları asla birleşmeyecek şekilde gruplara bölüp yönetenler, bir zamanlar hâkimiyetimizde olan İslam coğrafyasında günde yüzlerce Müslümanın öldürüldüğü bir fitne sistemi kurdular.
Günümüzde yaşadıklarımızı gözümün önüne getirdiğimde Abdülhamid Han zamanında yaşananlarla pek çok ortak nokta, benzerlikler görüyorum.
Yahudilerin Ortadoğu bölgesine yerleştirilmesini en çok isteyenlerin başında Batı geliyor. Peki, Batı bunu neden istedi? Yahudilerin bu bölgeye yerleştirilmesini reddeden ve Yahudilerin “Bize bu toprakları sat” teklifine “Ben bir karış toprak bile olsa satmam. Zira bu vatan bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu toprakları savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanları ile verimli kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan ev-vel, biz onu tekrar kanlarımız ile sularız” sözüyle cevap veren II. Abdülhamid nasıl bir oyunla tahttan indirildi?
Osmanlı’yı yıkan, Abdülhamid’i deviren kalkışma “Gezi” gibi Taksim’de başlamıştı. Topçu Kışlası’ndaki ayaklanma tarihi değiştirmişti.
31 Mart Vakası diye tarihe geçen bu olay, İngilizler, Almanlar, Selanik ve Avrupa Mason localarının ortak planıdır. İttihat ve Terakki içindeki yerli Masonlar tarafından hadise ateşlenmiş, birkaç paralı çapulcu tarafından da meydana çıkarılmıştı.
“Din elden gidiyor” naraları ile ortalığı velveleye veren gruplara, safdil ve sağını solundan ayıramayan bazı dindar insanlar da katılmış, böylece olaylar büyük boyutlara ulaşmıştır.
“Eşitlik, ilericilik ve kardeşlik” gibi yaldızlı sloganların arkasına sığınarak ve Avrupa’daki Siyonistlerin ajanı gibi çalışarak Osmanlı’nın içten yıkılışını kolaylaştıran ve İsrail’in kuruluşuna zemin hazırlayan Jön Türklerin, İttihat ve Terakkicilerin elebaşlarının hemen hemen tamamı Yahudi asıllıdır. Bunların büyük kısmı, Yahudi cemaatine bağlı, İbranice eğitim veren bu “Alliance Israelite Universelle” okullarında ders almışlardır.
Osmanlı’yı parçalamak için İttihatçıları kullanan Mason güçleri, hedeflerine 31 Mart olayını tertipleyerek ve sorumlusu olarak da Sultan Abdülhamid Han’ı gösterip, halka şikâyet ederek ulaştılar. Sultanı tahttan indirdiler ve Osmanlı’nın sağlam düğümünü bir küçük oyun ile çözdüler.
Gaye, ne Kanun-u Esasi’nin tekrar yürürlüğe girmesi, ne Meşrutiyet’in ilanı, ne de Meclis-i Meb’usan’ın açılmasıydı. Bunlar birer vasıta idi ve bu vasıtalardan istifade ile Sultan Hamid devrilecek, padişahın İslam âlemindeki hilâfet politikası yok edilecek, Devlet-i Aliyye yağma edilecekti.
Aradan geçen 100 yıl boyunca imparatorluğu vatan hainleri ile yıkanlar, maşaları içimizden hiç eksilmedi.
Türkiye geçtiğimiz aylarda benzer badireler yaşadı. Darbelerle mücadele etmek, demokrasi ve insan hakları çizgisini daha yukarı çekmek veya mütedeyyinlerle rejim yanlılarının arasını bulmak gibi masum iddialarla suret-i haktan görünen bir cemaatin uluslararası şer güçlerle işbirliğiyle işlediği günahlar benzer değil mi?
Cemaat, Erdoğan nefretini merkeze alıp, sistematik yalan, kurgu ve abartma ekseninde neo-ulusalcı bir sürreel dille devleti ele geçirme hevesinin önünde engel olarak gördüğü kişi ve kurumları acımasızca hedef alıp yüzlerce, binlerce masum insanın hayatıyla oynamadı mı?
Bunun da ötesinde yargı, emniyet, bilgi teknolojileri gibi önemli kurumlara sinsice sızıp, gayesine ulaşmak için her yolu mubah gören bu anlayışın irtikâp ettiği maddi ve manevi cinayetler benzer değil mi?
Yıllardır katile katil, mazluma mazlum diyemeyen “tedbir dünyası” zincirlerinden kurtulunca, karşımıza Mısır’daki Selefilerin Türkiye versiyonu tekfirci bir yapı olarak ortaya çıkmadı mı?
Bu siyasi bir kavgada kontrolsüz bir şekilde zuhur eden, normalde aynı aktörlerin içine düşmekten hicap edecekleri geçici bir maraz da değil.
Dün İttihad ve Terakki’nin yaptığı bu yanlışı bugün kendine cemaat diyen, düşünür diyen bir kısım bedbaht yapmakta ve maalesef bunu aydın kisvesiyle yapmaktadır.
Dün hedef Osmanlı ve Sultan Abdülhamid Han’dı. Gayr-i Müslim ve Türk olmayan unsurlarla, sözde okumuş aydın kimseler, millet ve devlet düşmanlarının kurdukları tuzakların farkına varan ve karşı tedbirler alan sultan II. Abdülhamid Han’ı tahttan indirmek ve bu suretle gayelerine ulaşmak için yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli gizli cemiyetler kurdular. Çıkardıkları gazetelerle Osmanlı Devleti’nin ve sultan Abdülhamid Han’ın aleyhinde neşriyat yaptılar.
Bugün hedef Türkiye ve Başbakan Erdoğan değil mi? Başbakan Erdoğan’ı iktidardan indirmek için ellerindeki yazılı ve görsel medya aracılığıyla sinkaf kusmuyorlar mı?
Ayakları üzerinde duran, bölgesinde söz sahibi olan, ekonomisi büyüyen kısaca kabuğundan sıyrılan Osmanlı’nın yeniden doğuşunu engellemek için önce içeride örgütlendiler. Sonra yurtdışındaki şer güçlerle ortak oldular. Amerika’da, Avrupa’da ortak kararlar aldılar. Ülkede barış ve istikrar yerine kan ve buhran yani istikrarsızlık oluşturulmak isteniyordu ve bu doğrultuda oyunlar sahneye koydular.
Dün Osmanlı’yı parçalayıp İsrail’i kuranlar, bugün Türkiye’yi dilimlere ayırıp İsrail’e yeni kapılar açmanın peşindeler.
Fark ise, Başbakan Erdoğan’ın “inlerine gireceğim” kararlılığıdır. Bu oyundaki vezirleri de var, piyonları da ortaya çıkarmak için gösterdiği kararlılık, dik duruştur.


