Mevlânâ olabilmek, Yunus kalabilmek
Tarihte iz bırakan olayları ve kahramanlarını irdelerken günümüz meseleleriyle ve şahsiyetleriyle mukayese etme hem geçmişi daha iyi anlama hem de bugüne daha iyi sahip olma imkânını bize sunar.
İnsandaki kalıcılık isteği, insanın ruhuna yerleştirilmiş bulunan “ebedilik” isteğinin tezahürü olup genelde her insanda bu arzu hâkimdir. Fakat bazı insanlarda bu arzu baskın olup gerçeğin dışına taşmakta, tarihten önemli simalara benzeme arzusuyla “taklit” leri oluşabilmektedir.
Ülkemizde yaşanan son olayların üstadı zati şahane de yabancı bir basın kuruluşuna verdiği demeçlerde kendisine roller biçip misyon yüklemiş. “Dünyaya beni bağlayacak hiçbir şeyim yok” derken Mevlânâ , “hiçbir mal varlığım olmadı” derken Yunus gibi konuşmuş. Fakat ortadaki gerçekler tersi durumun alametleri.
Yunuslar, Mevlânâlar dünya işlerine, maddeye dalan insanları uyandırarak, onları kendi iç varlıklarına döndürerek, ebedî güzellikleri, solmayan rengi, pörsümeyen yeniyi kendi iç dünyalarında bulmalarına yardımcı oldular, yol gösterdiler, ışık tuttular.
Yunuslar, Mevlânâlar insanoğlunun günlük işlere dalınca, kolayca unutuverdiği ebedî hakikatleri hatırlattılar, gündemde tuttular.
Mevlânâlar, Yunuslar, bu millete, asırlarca ulvî kıymetleri aşıladılar. İnsanda ulvî bir ruh dünyası, bir iç âlemi olduğunu telkin ettiler. Bunu yaşayarak gösterdiler insanlara.
Onlar insanın sadece etten, kemikten ibaret olmadığını, içlerinde ulvî bir ruh taşıdıklarını, bunun Allah’ın ışığı olduğunu, bunu unutanların özünü yitirip, derecelerinin düşeceğini, bu şekilde haktan, gerçekten, güzellikten uzaklaşacaklarını, insanların kendi içlerinde taşıdıkları bu yüceler yücesi gerçeğin farkında ve bilincinde olmaları gereğini haykırdılar.
Yunus da Mevlânâ da yüzlerce yıldır, nice kuşaklara iyinin, güzelin, doğrunun yollarını gösterdi. İnsanlar arasında dünyevî sebeplerle ortaya çıkan dargınlıkların, küskünlüklerin ortadan kalkması ve kardeşlik ve barış ikliminin gelmesi için ışık saçtılar.
Mevlâna ve Yunus, dinler ve mezhepler arası düşmanlıkları önlemek ve farklı inançlardan insanların barış içinde yaşamalarını sağlamak için kendi dönemleri için olduğu gibi bugün de geçerli olan analizlerde, önerilerde ve öğütlerde bulundular.
Mevlânâ’da Yunus da, hayatları boyunca bütün hizmetlerini din ve Allah yolunda yaparak insanların gaflet ve delaletten kurtulmalarını sağlamak için çırpındılar. Onlar, bütün sözlerini yürekten söyledi, eserlerini yaşayarak verdi.
Yunus da, Mevlâna da sevginin büyüsünü yaşayarak anlatmış, bölücülüğü ve kavgayı yermiş, aksine hep birliği ve birlikteliği övmüştür.
Yunus’ta Mevlânâ’da, hayata düşmanlık ve kavga için değil, hem Yaradan’a hem de birbirimize karşı dostluk, kardeşlik ve sevgi için geldiğimizi ve asıl görevimizin gönüller yapmak, dostluklar kurmak ve sevgi bağları oluşturmak olduğunu anlattı.
Gönül kırmamak, hiçbir canlıyı incitmemek, gönül almak, büyüklük taslamamak hoşgörülü olmak, Mevlana ve Yunus’un yaşam felsefesiydi.
Bu değerli iki insan, gönüllere gerçek sevgiyi aşılamaya çalışan sadece birer nakkaş değil, aynı zamanda karanlık dünyamıza ışık tutan birer güneştirler. Asırlar sonra bile tıpkı birer güneş gibi yanmakta ve isteyenlere ateşlerinden bir parça vermektedirler.
Mevlânâ’nın Yunus’un açtığı iman yolu, aşk yolu, altın bir nehir gibi, yedi yüz yılın ötesinden bugüne kadar geliyor. Eserleri yüzlerce yıldır insanlara, gözleri ve gönülleri aydınlatan bir nur şelâlesi gibi akmakta, sevmeyi, varoluşun anlamını, hayatın ve ölümün manasını öğretmektedir.
Onlar Mehmet Akif merhumun mısralarıyla “Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapmamış, hele hak namına haksızlığa ölse tapmamıştı. Yumuşak başlı idi ama uysal koyun değildi. Hakkı tutup kaldıran, zalimin hasmı, mazlumun aşığı idi.”
Onların günümüzde yaşayan “müsveddeleri” ise devlet gücünü kullanarak devlete ve hükümete siyasi operasyon yapıp, politika belirlemeye, hükümete siyasi ayar vermeye, siyaset alanını tanzim etmeye soyunan bir yapının liderliğine soyunan vatan, millet menfaati gözetmeyen mahlukatlar.
Onların “muadilleri” gönül dili diyerek incinmekten, kırılmaktan, hassasiyetten dem vurup beddualar eşliğinde Müslüman kardeşini Firavunlukla, Karunlukla, Yezitlikle suçlayabiliyor.
Onların “taklitleri” dünya serveti, saltanatı peşinde koşarken, sanayiden ticarete, bankacılıktan borsaya, petrolden ananas ticareti yapmayı da ihmal etmiyor.
Muadilleri tecessüs hastalığına duçar olup ümmeti bölüp, vatan evlatlarını ayrıştırarak birbirine düşürdü, ümmetin birliğine fitne soktu.
Asası ve hırkasıyla hakkı haykıran Mevlânâ ve Yunus’a nispet yapan taklitleri emrindeki sekreterler, aşçılar, uşaklar, şoförler, korumalar, kameramanlar, temizlikçiler ve müritlerle saraylarında yaşayıp çan sesine gönlünü kaptırıp ezan sesine kulak tıkadılar.
Ortaya çıkan net sonuç “taklitlerinden sakınılması” gerçeğidir. Hoşgörü, kardeşlik, hizmet deyip vatana, millete “kazık” atanları iyi tanıyıp, gerçek yüzlerini her yerde herkese anlatmak insanlık görevidir.
Son söz: “Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur.”


