--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

İsyan

Burak Karen
Burak Karen

Birbirinden zorlu engeller, ağır hileler ve yıkıcı fitneler eşliğinde Türkiye zorlu günler yaşıyor. Terör, savaş, kaos ve krizlerin tam ortasındayız.

Bölgemizde haritalar yeniden çizilirken Doğan ve şürekâsının fitnesine kapılan, siyasetteki tecrübesiyle ters orantılı gel-gitleri malum olan “zat” uzun zamandır öfke sarmallarıyla dişlerini sıkarak beklemekten bunalıp, sabırsızlık yapıp, öç almaya kalkıştı.

Ülkemin milli dayanışmaya ihtiyacı olduğu bir zaman diliminde Türkiye’nin dönüşümünü engellemek isteyen Erdoğan düşmanlarına umut olup yüreklerini kabarttı.  

Terörle mücadele konusunda son derece hassas bir dönemde Dolmabahçe’den söz edip Erdoğan’ı yalanlamaya çalışarak neyi hedefledi acaba “bilge adam!”?

Halkın ekseriyetine savaş açmış olan medya maymunlarından kendisine destekçiler oluşturup “Kral çıplak demedim daha”, “Çınarın gölgesinde güneş görmemiş nice hakikat var” diyerek “dava arkadaşına” aba altından sopa gösterip hakkı mı haykırıyordu “ulu bilge!”?

Zaman zaman aykırı çıkışları, kendine has tavırlarıyla biçimsiz polemiklere giren arif insanın oradaki sözleri rüşvet-i kelâm kabilinden değil de samimiyse Erdoğan ile Davutoğlu’nun arasını açmak, AK Parti’yi köşeye sıkıştırmak, parti içinde fitne çıkarmak için fırsat kollayan Doğan ve şürekâsının seçilmesi ve medya patronuna övgüler dizilmesindeki amaç neydi?   

Kimine çocuk, kimine troliçe, kimine kiralık kalem, kimine vicdansız diyerek insanları küçümseyen, medyada İslami kimliğiyle yer alan bir hanım yazara, çirkin yakıştırmalarda bulunacak kadar “yüksek seviyeli” eleştiriler yapan “ulu çınar” bu kelamıyla farklı olduğunu mu göstermeye çalışıyordu?

Deniz Feneri dava sürecinde, Mavi Marmara meselesinde, Gezi kışkırtmasında, 17/25 Aralık darbe teşebbüsünde ve Paralel Yapı ile mücadele sürecinde bu tür manevraları hep yapan “cesur yürek” Erdoğan takıntısıyla ne hallere düştüğünü görmüyor muydu?

Herkesin dava, ideal, ilkeler ve yüce değerler adına gözlemler yapıp, sonuçlar çıkartıp bazı sorgulamaları ertelediği bir dönemde konuşulması, tartışılması gereken konular bunlar olmamalıydı. Fitne zamanında bazen susmak, konuşmaktan daha hayırlıdır.

Kardeşlik yolunda buluşanlar için tartışma zemini medya, özellikle de bunlar olmamalıydı. Kardeşler arasındaki meseleler aile meclisinde yapılıp orada kalmalıydı.  

Sevgiyle, dayanışma ve sabırla, çile çekip, bedeller ödeyerek bugünlere gelenler arasında bir üslup ve dil sorunu olmamalıydı.

Duygularıyla ya da başka tuhaf güdülerle davranma hastalığına bulaşmadan akılla hareket etmek doğru olandı.

Dostluk, arkadaşlık, ahlak, dava, sadakat, vefa “şeytani kibre” mağlup oldu. 

Üstad Necip Fazıl “yola beraber çıktıklarını yolda bulduklarınla değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem de dostlarını” derken bugün yaşayanları ve yaşananları mı görüp bu güzel sözü söylemişti acaba? 

Ünlü hatip, kendi oluşturduğu anafordan kurtulmak için çırpınırken AK Parti’deki “kripto sazanlar” da hemen oltaya takıldı. Sadullah Ergin, Hüseyin Çelik ve Suat Kılıç ihanet odaklarının dilini kullanarak Erdoğan karşıtı cephede birleşti.

AK Parti yolculuğunda ara yollara sapanlar, üzgünler, yıpranmışlar ve hatta AK Parti’ye karşı konuşlananlar seviyesiz ithamlarla bilge adam üzerinden yaylım ateşine başladılar.

Siyasi ferasetiyle milleti ve milletin değerlerini merkeze alan, onlara aracısız yaklaşabilen bir lider olduğu için hedefe konulan Erdoğan Abdülhamid Han’a karşı kurulan şer ittifakıyla karşı karşıyaydı. 

Yeni anayasa, başkanlık, terörle mücadele gibi konuların gündeme geldiği bir ortamda politik spekülasyonlarla, biçimsiz polemiklere girerek ortamı flulaştıranları görüp set oluşturup, önlem alabiliyoruz.

Hazımsızlık, karşıtlık karşıdan gelirken zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren ihanet ve alttan oyma parti içinden, kendi tarafımızdan da gelmekte. 

Ankara’da oturup, seçim bölgesine lütfen ve turistik ziyaretler düzenleyen, kendi kişisel kariyerlerini ülkenin kader çizgisinin önünde tutan vekiller mi dersiniz… 

Paralel Yapıyla mücadelede safını cemaatten yana kullanıp kişisel mevduatını paralel bankaya yatırıp destek için o bankada çaya giden yürekleri coşkun, gönülleri sevdalı başkanlar mı dersiniz… 

Başkanı olduğu belediyenin parasını ısrarla paralel bankada tutan, o bankanın post cihazlarını belediyede kullanılmasına ses çıkarmayan başkanlar mı dersiniz…

Erdoğan ismi, resmi gölgesinde makam sahibi olup yakınlarını başkanı olduğu belediyede makam sahibi yapan başkanlar mı dersiniz hepsi mevcut. 

Safları terk edenlerin hazımsızlığına karşı konula bilinir. Fakat ihanet, art niyet içten gelince oturup düşünmek lazım diye düşünüyorum.

Değişimin muhatabı ya da öznesi olarak hem tarih karşısında hem de savunduğumuz değerler karşısında nefis muhasebesi yapmalı fakat vatan, millet, kamu yararını kişisel beklentilerimizin önünde tutarak geleceğimizi güçlü kılabiliriz.

Bu zorlu parkurda herkes üzerine düşeni yapmazsa tıkanmalar olur, hız azalır, yön değiştirilebilir.

Mesela Abant platformu altında terör örgütüne destek yayını yapan Gülen’in emrindeki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kamu yararına dernek statüsü bakanlar kurulu tarafından niye hala iptal edilmiyor bilemiyorum.

 

Burak Karen Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle