--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Heybeliada da açılsın Ayasofya da

Burak Karen
Burak Karen

Hükümet “Ortodoks din adamı yetiştirecek(?)” Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden açılması için düğmeye bastı. İlgili kurum ve kuruluşlar çalışmalara başladı.
Heybeliada Ruhban Okulu’nun bağlı olduğu Aya Triada Manastırı Vakfı’na, okulun çevresindeki 190 dönümlük koruluk iade edildi.
Güzel yurdumun kendi iç meselesi olan, Patrikhane’nin sürekli uluslararası bir mesele haline getirmeye çalıştığı Heybeliada Ruhban Okulu niçin bu kadar önemseniyor?
Amaç Türkiye de yaşayan 1500-2000 civarındaki Ortodoks Rum vatandaşının din adamı ihtiyacını karşılamak mı, yoksa Milli Mücadele yıllarında bir terör örgütü gibi çalışan okulda Patrikhane’nin ekümenik iddialarını gerçekleştirmeye yönelik elemanlar yetiştirmek mi?
1971 yılında Anayasa Mahkemesi Kararı ile kapatılan Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması isteği, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına olduğu gibi Lozan Antlaşması’nın ruhuna ve uluslararası diğer sözleşmelere de aykırı bir imtiyaz talebi niteliğindedir.
Ruhban Okulu patrikhanenin sembolüdür. Burada asıl olan patrikhanedir. Ruhban Okulu’nun açılması herhangi bir okulun açılması gibi değildir. Bunun, İstanbul içinde Vatikan misali bir devletin kabul edilmesi anlamına geleceği asla unutulmamalıdır.
Patrikhane okulun yabancı bir üniversite üzerinden açılmasında ısrarcı. Patrikhane daha önce Türkiye’de bir üniversiteye bağlı olarak Ruhban Okulu açmayı reddetmişti.
Batı Trakya’da, Ruhban Okulu’na yüklenen fonksiyonu haiz bir İslami okul açılmasını kimsenin gündeme getirdiği yok. Madem mütekabiliyet var, aynısını Batı Trakya’da da yapmak gerekmez mi? Batı Trakya’daki soydaşlarımız, daha kendi müftülerini seçme hakkına dahi müstahak görülmezken, “özel” statüde din eğitimi yapan bir yüksekokul talebi haddi aşmak değil mi?
Eğer patrikhane din adamı sıkıntısı çekmekte ise, Batı Trakya’da hem din adamı hem öğretmen sıkıntısı çekilmektedir. Batı Trakya’da bu sıkıntıları önlemek için eğitim kurumları açmak gerekmektedir. Bu kurumlar, Ruhban Okulu ayarında olabilir mi?
Azınlıkların din özgürlüğünün ve din adamı yetiştirme özgürlüğünün engellendiği savıyla konuyu gündemde tutan ve yabancı devlet adamlarından yardım isteyen Patrikhane Heybeliada ve Ruhban Okulu’nu kendisine bağlı uluslararası teoloji okulu olarak açmak istemektedir. Dolayısıyla talep edilen statü azınlık okulu değil, yabancıların Patrikhanenin bünyesinde teoloji eğitimi aldığı uluslararası üniversitedir.
Ancak bu üniversitenin YÖK’e bağlı olmaması istenmektedir. Türkiye’de bırakın Ortodoks azınlığı çoğunluğa dahi tanınmayan bu imtiyaz Patrikhanenin ekümeniklik iddiasının belkemiğini oluşturmaktadır.
İnsanca yaşamanın yolu bu tür özgürlüklerden geçiyor, azınlıklara verilen hürriyetler Hıristiyan ülkelerinde yaşayan Müslümanların da hürriyetlerinin önünü açar(mı) düşüncesiyle her şeye evet.
Haydi, öyleyse Ayasofya’yı da muzahrafattan temizleyip ibadet mahalli yapalım, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirelim.
24 Kasım 1934 tarihinden beri mahzun mabed olan Ayasofya tekrar camii olarak hizmet versin.
Ayasofya bugün ne kadar mahzunsa, Alem-i İslam da o kadar mahzundur. Ayasofya ne kadar özgürse o kadar özgürdür. Milletimizin kaderi ile Ayasofya’nın kaderi iç içedir.
Ayasofya hürriyet gibidir. Bizim hürriyetimizin, haysiyetimizin sembolü. Ama ne acıdır ki, bu sembol mabet, fethin sahiplerini dilhun edercesine gölgelenmiş durumda. Ayasofya ile birlikte hapsedilen inancımız, kaybolan özümüz, imanımızdır.
Ayasofya, bugün bütün elbiselerinden soyulmuş, ölü bir mezar sükûtu içinde bomboş. Bugünkü haliyle Ayasofya, gerçek manasından sıyrılmış bir taş ve sütun yığını halinde. Oysa Ayasofya, bir mananın, zıt manaya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan abidesidir. (N.Fazıl)
Fethi mübin’in sembolü olan Ayasofya hayata döndürülmelidir. Çünkü müze, ölmüş kültürlerin sergi yeridir.
Eğer “Ayasofya’nın mahzun kaderi” değişmeyecek, Haçlı Seferleri döneminde yağmalanan Peygamberlere ait Mukaddes Emanetlerden sekiz yüzyıldan beri mahrum kaldığı gibi kalmaya devam edecek, 75 yıldan beri ölü antik kültürlerin mirası gibi görülecekse, yazıklar olsun bize…
Cami kimliği askıya alınmış, arafta müphem bir bekleyişte olan Ayasofya mahzun kaderinden kurtarılarak ibadete açılmalı ve Türkiye kendi topraklarında özgür olduğunu dünya âleme haykırmalıdır.
Vakti zamanında “zincirler kırılsın, Ayasofya açılsın” diye haykıran meydanlardan gelenler; eski ulvi ideallerini, küresel düşüncelere feda etmediğini göstermelidir.
Ayasofya açılmalıdır. Hem de öylesine açılmalı ki, halkın özlemleri, hasretleri ve beklentileri, kaybedilen bütün manalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlamalıdır.
Ayasofya’nın açılması, ışığa susamış şerefelerinin hakikatin aydınlığına ve sesine kavuşturulması, umudun uzayan gün ışığı altın mahyalarla donatılması bir zaruret haline gelmiştir.
Melûl ve mahzûn, secdeye kapanan insanlarını bekleyen Ayasofya, biz Müslümanlara kutsal bir emanet olarak verildi. Ayasofya Türk’ün bahtıyla beraber açılmalıdır.
Ne zaman Ayasofya ibadete açılırsa; İstanbul’un tapusu gerçek manada yeniden geri kazanılmış olur. Esaretin son kırıntılarını da temizlemiş oluruz.
Ayasofya’yı kapalı tutmak, Sultan Fatih’in, Ecdadımız Osmanlının ve gönlü Ayasofya’nın açılmasıyla tutuşan yetmiş milyon Türk’ün semaları tutuşturan lanetine hedef olmaktır.
Ayasofya, çok önemli bir dinî, tarihî, kültürel sembol olduğu kadar çok önemli siyasî bir güç/kozdur.
Ayasofya, Hakkın Batıla, Hilal’in Haç’a galibiyetinin simgesidir. Ayasofya, İslam dünyası için manevi bir sancaktır.
Ruhban okuluna gösterdiğiniz hassasiyeti Ayasofya’ya da gösterin ki ellerimiz şişinceye kadar alkışlayalım sizi. Haydi görelim…

Burak Karen Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle