Faili meçhulle gelen huzur
Geçen hafta unutulan değerlerimizden sadaka taşını hatırlatmaya çalışmıştım. Bu hafta unutulan başka bir değerimizi, yok edilen başka bir emaneti, “Zimem defteri”ni köşeme taşımaya çalışacağım.
Osmanlıdan gelen hoş bir âdet Zimem defteri. Atalarımızdan bize emanet, bir kültür mirası
Zimem defteri.
Zimem, zimmet kelimesinin çoğulu.
Zimem defteri bakkal, manav gibi mahalle esnafının tuttuğu, veresiye yapılan alış-verişlerin kayıt edildiği borç defterleridir. Borçluların adının ve borcunun miktarının yazılı olduğu defterdir.
Hali vakti yerinde olanlar özellikle bayram önceleri kendi yaşadıkları semtin dışındaki fakir semtleri, hiç tanımadıkları bilmedikleri mahalleleri dolaşmaya çıkarlarmış. Oralardaki bakkal, manav veya başka esnaf dükkânlarına uğrar, dükkânın ıssız bir anını kollar ve dükkân sahibiyle baş başa kalınca sorarlarmış:
– “Zimem defteriniz var mı”?
Esnaf bu defteri çıkarıp açar, varlıklı kişi gücüne göre (esasen gönül zenginliği ölçüsünde) borcun tamamını veya bir kısmını ödemek için şöyle dermiş
– “Lütfen baştan, sondan ve ortadan şu kadar sayfanın borcunu hesapla”.
Esnaf bu kadar sayfanın hesabını yapar, söyler, gelen de kesesini çıkarır, onu ödermiş. Bazen tek bir şahıs tarafından bu borç defteri kapatılır, fakirler borçlarından kurtarılırmış.
Sonrasında “Allah kabul etsin” der, çeker gidermiş.
Özellikle yardımlaşma duygusunun en zirvede olduğu Ramazan ayında “fakirin onurunu incitmeden” sadaka vermeyi düstur edinen mütevazı zenginler bu usulü kullanarak bu vazifeyi icra ederlerdi.
Burada bir başka letafet vardı ki, o da “ne borçlu borcunu kimin ödediğini bilir, ne ödeyen kimin borcunu ödediğini bilirdi.” Böylece ne zenginde gurur, ne fakirde minnet olurdu. Ne hoş zarafet değil mi?
Sırf Allah’ın rızasını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla karşılıksız, riyasız, gösterişsiz, verdiğini unutarak, bu şuurla verebilmenin de bir mazhariyet, Allah’ın (c.c.) bir lütfu olduğunu bilirler ve buna şükrederlermiş.
Osmanlıdan gelen, toplumdaki paylaşım duygusunu geliştirmek amacı güden bir yardımlaşma geleneği idi Zimem defteri. Yaygınlaşan bu sistemde alan el veren eli görmezdi. Bu anlayış ile ihtiyaç sahiplerine ulaşılır, onların mahcup olmaları önlenirdi. Uygulama sonucunda halkın memnuniyeti hat safhadaydı.
Gizli verilen nafile sadakanın, açıktan verilen nafile sadakadan yetmiş kat daha sevap olduğunu bilen toplum, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden yapmaya gayret ederdi. Ecdadımız sağ ile verdiğini, sol elinden bile gizler, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.
Bu uygulama ecdadımızın yardım konusunda ihtiyaç sahibini rencide etmemek adına ne derece hassas olduğunun bir delilidir. Bu sistem veren el ile alan el arasında çok zarif ve onurluca gerçekleştirilen sadaka verme ve yardım etme usulüdür.
Kesin olan bir şey daha var ki; ihtiyaç sahiplerinin eziklik hissetmeden yardım görmesi, yardım edenin bilinmemesi, riyaya girip hayrının boşa gitmemesi gibi hususlar göz önüne alındığında, hem veren, hem de alan mutlu oluyordu. Böylece fakir zengine minnettar kalmıyordu.
Bu şekildeki yardımlaşma usullerinin uygulanması ancak toplumun tüm fertlerinin edep, ahlak ve hakkaniyet ölçülerine uymasıyla mümkün olmuştur. Zimem defterinden borcu silen esnafın bu alacağını ikinci kez tahsil etmeyi düşünmeyecek kadar ahlaklı ve dürüst olmasıyla mümkün olmuştur.
Sınırı olmayan egonun insanları tamamen fethedemediğinin bir göstergesiydi bu uygulama. İnsana insanlığı sevdiren, insan olmanın hazzını ve saadetini yaşatan eşsiz bir kültürdü.
Kendimizi düşünmeyi adet edindiğimiz bu devirde veren eli düşünmek dahi insanın gönlünde, yüreğinde bir heyecan kıpırtısı doğuruyor.
Toplumu ayakta tutan ahlaki ve manevi değerlere büyük önem veren Osmanlı İmparatorluğu bu değerler sayesinde cihan imparatorluğu haline gelmiştir. Kurduğu büyük medeniyeti bu değerler üzerinde yüz yıllarca yaşatabilmiştir. Hâkim olduğu her yerde adaleti, ahlaki değerleri ön planda tutmuş zulüm ve gözyaşını dindirecek önemli projeler geliştirmiş ve uygulamıştır.
Toplumun birbirine bağlanması ve medeniyetin ayakta kalması için büyük hayır müesseseleri, vakıflar, imaretler kurmuşlardır. Bunlarla birlikte toplumun fertlerinin ahlaki ve manevi değerlerle bezeyecek şekilde yetiştirtmek için medreseler, tekkeler, zaviyeler, esnaf loncaları, ahi teşkilatları kurmuşlardır.
Devletin hak ve adaleti üstün tutan anlayışla yönetilmesi ve kurduğu bu müesseselerle ahlaki ve manevi değerlere sahip olarak yetişmiş fertlerden oluşan toplum sayesinde Osmanlı Medeniyeti yıllarca ayakta kalmayı başarabilmiştir.
Örf ve adetlerimizin yaşantısında binlerce yıldır yerleşmiş toplumsal yardımlaşma örneklerini anımsasak bizden bir şey olduğunu çok rahat anlayabiliriz. Yeter ki kendi kültürümüze ve geleneklerimize yabancılaşmayalım.
Bencillik ve dünyevileşmenin en zirve noktasında yaşayan, zenginimiz mütevazılığını kaybettiği, fakirimiz haddini bilmez hale geldiği, ihtiyaçların bilmeyen sınırı, kanaatin yerine tüketimin körüklendiği bu “modern” zamanda bu yardımlaşma kültürü, maalesef sadece bir nostalji olarak anılmaktan öteye gitmemektedir.
Allah’ın bizlere de, karşılıksız, riyasız, gösterişsiz yardım yapmayı nasip etmesi dileğiyle.


