--°--:--
  • İMSAK--:--
  • GÜNEŞ--:--
  • ÖĞLE--:--
  • İKİNDİ--:--
  • AKŞAM--:--
  • YATSI--:--
  • --,--
  • --,--
  • --,--
Son Dakika
Köşe Yazısı

Dert yanmak değil, çare olmak

Burak Karen
Burak Karen

Taksim Gezi Parkı’nda ağaçların sökülmesi bahane edilerek başlatılan ve ülke geneline yayılan olayların sebep ve sonuç ilişkilerini incelersek basit bir çevre protestosu olmadığını görürüz. Taksim Platformu çevreci değil, ideolojiktir.
Taksim Gezi Parkı’nda başlayan Hükümet ve Erdoğan karşıtı tepkileri, kaos ortamına dönüştürmek isteyen militarist-ulusalcı derin sol örgütler, bölücüler, beşinci kol gruplar ve bunları perde arkasından yöneten faiz lobisi; hükümetin zemin hazırladığı olayları fırsat bilerek meydanlara inmiştir.
Karanlık güçler yine düğmeye basmıştır. Bürokratik oligarşi ile onun işbirliği yaptığı uluslararası küresel çeteler ülkemizi iç savaşa, toplumsal çatışmalara sürükleyecek büyük oyunların peşindedir. Maksatlı yayınların bilinçli olarak, Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmaya yönelik, küresel hesaplarla ilgisi vardır.
İç savaş tahrikçisi, derin karanlık yapılar günümüzün en tehlikeli silahlarından biri olan sosyal medyayı da kullanarak, toplumu tahrik etmeye devam ediyorlar. Psikolojik savaş operasyonları her türlü karanlık yol ve yöntemlerle devam ediyor.
Aslında test edilen demokrasi değil, sokaklarımızdır.
28 Şubat sürecinde yer alan tekelci burjuvazi, tekelci medya, askeri vesayetin gerilemesinden dolayı güç kaybetse de yine arka planda sınıfsal çıkarları için büyük oyunda yer almaktadır.
Haçlı-Siyonist ittifakı da eylemleri fırsat bilip kaşıdıkça kaşıyorlar. Türkiye’de bu eylemler nedeniyle çıkacak bir siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın ekmeklerine yağ süreceğini biliyorlar.
Tekelci medya, açıkça 28 Şubat sürecinde yaptıklarını yapmaktadır. Milli irade, demokrasi düşmanı garnizon demokratları yine işbaşında, yine küresel merkezlerin, derin organizasyonların tetikçiliğini yapmaktalar.
Her ne kadar şiddeti düştüyse de masum görünen olaylar maalesef ülke ekonomimizi oldukça sarsmış görünüyor. Dövizin artması, faizlerin yükselişe geçmesi, yurtdışına para çıkışlarının hızlanması, borsanın süratle düşmesi bu masum denen olayların bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Otoriterliğe başkaldıran, demokrasinin kökleşmesine sivil ve demokrat bir Türkiye için yapılan her türlü demokratik gösteriye evet. Ancak, demokrasiyi rafa kaldıracak ülkeyi kaosa sürükleyecek her türlü yıkıcı, bölücü, demokrasi dışı arayışlara da, gösterilere de “hayır” diyoruz.
Rant ve sömürü ekonomisinin “toplardamarı” olan faizi geçmişte “dünya gerçeği” olarak değerlendiren Erdoğan’ın, Taksim Gezi Parkı’nda başlayan olayların ardından faiz lobisinden şikâyetçi olması ilginç bir gerçeği daha ortaya çıkarıyordu.
Bütçeden, faiz ödemeleri adı altında ayrılan kaynağın kimlere aktarıldığı sorgulamayacağım.
11 yıldır tek başına iktidarda olan AK Parti Hükümeti’nin, ekonomide pembe tablolar çizmesine rağmen denk bütçe çalışması yapmak bir yana adını bile ağzına almamasına da değinmeyeceğim.
Ekonomiyi borsa-faiz-döviz üzerinden, yani para üzerinden değerlendirmeyelim. Kredi notumuzun arttığı günlerde karşılıksız çek-senet miktarı 2008 kriz seviyesine ulaşmışsa, kendimizi sorgulamamız gerekmiyor mu?
Milli gelir üç kat arttı dediğimiz yıllarda, reel ücretler bırakın artmayı azalıyorsa, sorgulamamız gerekmiyor mu?
Faiz lobisinden dert yanan Başbakan, lobinin “gizli baronlar”ının kimlerden oluştuğu açıklasın da öğrenelim. Faiz lobisinin gizli baronları, yurtdışından gelip dövizle yüklü miktarda parasını faize yatırıp hiçbir maddi üretim yapmadan ülke ekonomisine herhangi bir katkı sağlamadan paradan para kazanıyor.
Devlete borç vererek paradan para kazanan bu kesimlerin devlet sırrı gibi korunması bir tezat teşkil etmiyor mu? Hem mustarip olacaksın hem de kimler olduğunu açıklamayacaksın.
Yıllar yılı ekonominin kanını emen bu sülükler, AK Parti döneminde, paradan para kazanma politikasıyla çok tatlı kazançlar sağlamadılar mı? O halde şimdi dert yanmak niye?
Paradan para kazanma yolunu seçen bu sülükler, yalnızca faizden değil, sahip oldukları büyük miktarda sermayeyi kullanarak, herhangi bir finansal türevin değerini aşağı yukarı dalgalandırarak oluşturdukları “keriz silkeleme” operasyonlarıyla önemli miktarda paralar kazanıyorlar. Gelişmiş ülkelerde bu tip spekülatif hareketler dikkatle izlenip ve sorumluları cezalandırılırken bizdeki uygulama kerizce değil mi?
Bütün bunların dışında uygulama noktasına müdahale etmek mümkün iken çaresizleri oynamak garip değil mi?
Lobinin gizli baronlarına ait bankalarda vuku bulan kanunsuz uygulamalara dur demek işin başlangıç noktası değil mi? Ekmeği peşinde koşan yüzbinlerin kanını emerek keyif çatan tuzu kurulara bu ülkede kanunların herkese uygulandığını öğretmek hükümetin görevi değil mi?
Bu bankalarda fazla mesai verilmiyor, kanuni izinler kullandırılmıyor, öğlen yemek izni yok. Sabah dokuz akşam dokuz sadece emek hırsızlığı var.
SGK’nın müfettişi bankaya gidiyor, hakkı yiyilen, mağdur edilen banka çalışanının durumunu tespit ediyor ve sadece “mahkemeye verirseniz bizim raporlarımızı da istetin” diye tavsiyede bulunuyor. Komedi değil mi?
Aynı müfettiş caddenin diğer ucundaki esnafa gidip kafasına göre o eksik bu eksik diye bilmem kaç asgari ücret ceza yazabiliyor. Banka baronlarının dokunulmazlığına kim dur diyecek?
Hz. Ömer adaleti ne zaman yerini bulacak? Fakir fukaranın hakkını yiyen bu “mutlu azınlığa” kim yeter diyecek? Top sizde Sayın Başbakan, halk adına gol vuruşunu mu yapacaksınız, yoksa yüz yıldır milletin sırtından geçinen bu sülüklere siz de sırtınızı mı döneceksiniz bekleyip göreceğiz.
 

Burak Karen Diğer Yazıları

Hepsini Görüntüle