Bayram sohbeti
Hiç düşündünüz mü siyaset neden yapılır, siyasetçi kimdir diye? Siyaset, siyasetçinin her gün ülkenin sorunları karşısında ne yapması, nasıl yapması gerektiğini gösteren bir kırmızı kitap mıdır?
Siyaset, bir mühendislik becerisi, taahhütle iş bitirme ya da çıkar kollama ustalığı mıdır?
Ya da siyaset, neyi nasıl yapacağını yüksek sesle seslendiren, bugüne kadar yapılan ne varsa hepsini yerden yere vurup, yapılanı görmezlikten gelme kurnazlığı mıdır?
Yoksa siyaset, tüm bunlar değil de bir ülkedeki halkın geleceğine yönelik bir perspektif, bir ufuk çizip orayı göstermek, geleceğin senaryosunu yazıp, bu senaryoyu adım adım hayata geçirmek midir?
Belki de siyaset amaçları, hedefleri nedenleri ile ortaya koyup, nasılları kimlerin yapacağını, işi o doğru ellere havale etme becerisi midir?
Peki, siyasetçi kimdir?
İşin sırrı da bu sihirli cümlede saklı zaten. Kırk yıl önce yaşadığımız bir olay üzerinden bu sorunun cevabını birlikte bulmaya çalışalım.
1970’li yıllarda ülkemizde tezgâhlanan “kardeş kavgası” artık had safhaya gelmiş, ülke gençliği sağ ve sol olarak ikiye ayrılmış, hatta sağda ve solda çeşitli fraksiyonlar birbirleriyle kıyasıya ve acımasızca mücadeleye girmişlerdi. İnsanlar düşüncelerine göre renklere ayrılmış, okullar, sokaklar parsellenmiş bu ayrılık mahalle ve sokaktan yer yer evlerin içlerine kadar girdirilmiş can güvenliği, gelecek ve istikbal hayalleri yok edilmeye çalışılıyordu.
Solcular “faşizm”, sağcılar ise “Komünizm” safsatasıyla eylemler yapıyor, birbirlerine kurşun sıkıyorlardı. Önyargılarından, ön kabullerinden, zihinlerindeki şartlanmışlıklardan gözü kararan gençlik Siyonist mihrakların ve yerli işbirlikçilerinin oyununa alet oluyorlardı.
Yaşanılan bu sisli ortamda iktidarlar da devlet adına ağır hatalar, affedilmez yanlışlar, utanç verici hukuksuzlukları fütursuzca yaparak bugüne kadar süregelen kangrenli meselelerin tortulaşmasına ortam hazırlıyordu.
Bir tarafta da anarşik ortamdan gerek kendilerini ve gerekse gençleri kurtarmak, maddi ve manevî yönden üstün meziyetli bir gençlik yetişmesine yardımcı olmak ve bu yönde çalışmalar yapmak için gayret gösteren “MTTB”li mukaddesatçı bir gençlik vardı.
Milli ve manevi değerlerine bağlı, tarihin bilincinde, ilme ve projeye önem veren, kültürlü, ufuk sahibi gençlerle durgunlaşmış medeniyetini yeniden diriltmek, ülkenin çıkmaz sokakta sürüklendiği felaketlerden kurtulması için kafa yoran bir gençlik.
Tarihinden aldığı misyonu yarına taşırken daha yaşanabilir bir dünya için, çağın medeniyet ve kültür algılayışının üzerine çıkarak, irfan sahibi nesillerin yetişmesini sağlamak ve medeniyetinin asıl varlığını ortaya koymayı gaye edinen bu gençler arasında ağabeyim ve ben de vardım.
1975’te kurulan 1. Milliyetçi Cephe Hükümeti iktidardı ve Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı da Erzurum Milletvekili Korkut Özal’dı. Yine aynı dönemde Lütfü Doğan da Erzurum Senatörü idi.
Ülkedeki kardeş kavgasından kendilerini ve gençleri uzak tutmak, oynanmakta olan oyunu geniş halk kitlelerine anlatarak yaklaşan felaketlerin önüne geçmeyi amaç edinen MTTB’li bu gençlik “Milli Görüş” çatısı altında “Tozu dumana karışmış Türkiye’de” yaşamaya ve yaşatmaya özen gösterirken maddi ve bedeni büyük fedakârlıklar yapıyorlardı.
Geleceğini kendisi, toplumu ve dünya insanlığı için en iyi şekilde inşa edebilmek idealiyle kavrulan Erzurumlu MTTB’liler biriktirdikleri harçlıklarıyla “teksir makinesi” almış ve bu yolda kullanıyorlardı.
Ağabeyimin de içlerinde olduğu lider tayfa “Büyük Türkiye” idealiyle büyük gayretlerle bakanlık koltuğuna oturttukları Korkut Özal’a teksir makinesinin tonerini almakta zorlandıklarını Lütfü Doğan Hocayla kendilerinin toner almalarını istirham ettiklerinde aldıkları cevap Türk siyasi tarihine altın harflerle girecek cinstendi.
- Bana mı sorup da teksir makinesi aldınız?
Dava adamı olarak taltif ettikleri, koltuk sahibi olması için canları pahasına elektrik direklerinde cambazlık yaptıkları, kendilerine idol olarak gördükleri siyasetçiden duydukları bu söz salondaki herkesin tepesine inen bir balyoz olmuştu.
Boğazlar düğümlenmiş, kelimelerin üzeri kanla örtülmüş, nefes alamayan kelimeler harap olmuş, yorgun, bitap düşmüştü.
Dava adamı diye meydanlarda kükreyen aslanlar(!) davası uğruna her türlü fedakârlığı yapan gerçek aslanlar karşısında nokta noktaya dönmüştü. Cefayı, eziyeti çekenler inandığı doğrular için fedakârlık yaparken bu kitle üzerinden makam ve servet sahibi olanlar gerçek yüzlerini gösterip pintiliklerini sergiliyordu.
Bu diyalog o gün orada bulunan gençlerin çoğunu siyaset dışına itti ve hizmeti başka kulvarlarda aramalarına sebep oldu. Beynimize işleyen ise “siyasetçiye güvenilmez” acı gerçeği ile tedbirli olma tavsiyesi oldu.
Sonrası Korkut Özal, Türkiye’nin en büyük zenginlerinden biri oldu ve saygın bir işadamı unvanıyla bütün kapılar önüne açılır oldu. O dönemin gençlerine ise ağabeyim ve bende bunlara dâhiliz hayat mücadelesi ve anılarla edilen tebessümler kaldı.
Sizce siyaset nedir, siyasetçi kimdir? Etrafınıza lütfen bir bakın, kıçı o koltuklara değip de memleketinde ikamet eden, Ankara’ya göçmeyen bir siyasi var mı? Kurban Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyor huzur dolu yarınlar diliyorum efendim...


